29 Aralık 2009 Salı

Mücadele

Bugün yolda yürürken dev bir fare resmi ile burun buruna geldim, yok öyle sevimli bir fare değil, bildiğiniz lağım faresi. Altında da kocaman bir yazı: "düşmanınızı tanıyın." Bir "haşere ile mücadele" şirketinin aracının üzerindeymiş. O ana kadar bir farenin benim düşmanım olduğunu hiç düşünmediğimi farkettim. Fare neden benim düşmanım olsun ki? Evet, yaşam alanımı bir fare ile paylaşmak istemeyebilirim ya da bir karafatma ile, yine de onlarla "mücadele etmek" ayrı bir konu.
Eğer herşey enerji ile başlıyorsa, mücadele etmek bir düşman var etmek demek... Siz birşeye karşı durmazsanız, o şey neden sizin karşınızda olsun ki?

Ben haşerelerle mücadele etmeyi uzun süre önce bıraktım. Bana bu dersi Ataşehir'deki sevgili evim vermişti. Orada yaşayan sevgili böcekler evin içinde yuvalanmıyor, ancak sürekli bizi ziyarete geliyorlardı. Yuvaları orada olmadığı için köklerini kurutmak da mümkün olmadı... En sonunda onlarla yaşamayı KABUL etmek zorunda kaldık...

Sonra İzmir'e taşındık... Yaşayanlar bilirler, buranın dev uçan karafatmaları meşhurdur mesela, ama bizim evimize gelmiyorlar, çünkü onlara karşı durmuyoruz... Köydeki evimizde ise envai çeşit örümcek ile birlikte yaşıyoruz... Savaşmıyoruz, sevişmiyoruz da... Sadece birbirimizi KABUL ediyoruz...

15 Aralık 2009 Salı

Çiftçilik ya da kontrol manyaklığı

İnsanlar kendilerini akışa bıraktıklarında karşılarına onlara en iyi gelecek fırsatlar çıkabiliyor. Son yağmurlar bana bunu düşündürdü. Ne alakası mı var? Şöyle: Biz yıllar süren profesyonel kariyerimizi bırakıp çiftçiliğe başladık 3 yıl önce.

İnsanlar, hele şehir insanları, hele plaza insanları herşeyi kontrol edebileceklerine inanır. Pek çok suçlanmanın ardında da bu inanç vardır.

- Yeterince iyi olsaydım,
- Bunları öngörebilseydim,
- Proaktif olabilseydim

bunlar olmazdı... Çağımız stresinin kökeninde yatan budur bence.

Oysa çok değişkenli bir dünyada yaşıyoruz. Herşeyi öngöremez, kontrol edemezsiniz. Bu bir illuzyon.

Annelik bile beni bu kontrol manyaklığından kurtarmaya yetmedi.

- Acaba üstünü daha kalın giydirseydim,
- Bugün okula göndermeseydim,
- Bir mandalina yedirebilseydim,
- Zamanında yatması için daha fazla ısrar etseydim

böyle olmaz mıydı?

Sürekli bu sorular dolanıyor aklımda..

Ancak insanın herşeyi kontrol edemeyeceğini öğrenebileceği en iyi yer DOĞA.

Doğa'ya ancak kısmen hükmedebilirsiniz, o da paralar dökerek. Kuraklık varsa su bulabilirsiniz, sel varsa set yapabilirsiniz, böcekleri ilaçlayabilirsiniz. Ama karşılığı çok fazla olabilir, hem maddi hem de manevi olarak.

Doğa bize teslimiyeti ve tevekkülü öğretir. Biz plaza kaçkınları, ona hükmetmek için tedbirler almaya çalışıp duruyoruz. Bu sene sulama, seneye budama, elimizden geldiği kadar. Oysa doğa bize hiç bilmediğimiz birşeyi öğretmeye çalışıyor: TESLİMİYETi ve KABULü.

Bunları öğrenmeye hazır mıyız? Bilemiyorum, ancak iyi bildiğim şey, bunları öğrenmek için en uygun yerde olduğumuz...

Ben akışa teslimim.
Ben herşeyi kontrol edemeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben evrenin bana sunduklarını kabule hazırım.

9 Aralık 2009 Çarşamba

güven mevzuu

Neler gördük bu hayatta? Annesine güvenmeyen çocuklar, çocuğuna güvenmeyen anneler... Kitaplar, filmler, hayatlar dolusu...

Ne zaman başladı bu güvensizlik?
Daha dün kucağında süt içerken koşulsuz bir güven yok muydu aranızda?
Hangi anda koptu o bağ? Hangi anda kaybettiniz?
Yalan mı girdi aranıza, gerçekler mi?

Sahiplenme girdi...

sıfatlar

Sıfat derken, TDK'ya göre "Bir adı, nitelik, nicelik, yer, sıra vb. bakımından niteleyen, belirten kelime, ön ad" anlamını kastediyorum. Hatta benim bahsedeceğim sıfatlar kim olduğumuzla ilgili kendimize/ diğerlerine yapıştırdığımız sıfatlar: Zengin, güzel, yaşlı, problemli, vb...

Yüzyıllardır insanın kendine sorduğu soru var ya, en temel soru: "Ben kimim?" İşte bu soru ile doğrudan ilişkili sıfatlar. Dışardan nasıl göründüğünüzle, nasıl görünmek istediğinizle ilişkili olsa da, temelinde kim olmadığınızla ilişkili...

Kendimize/ başkalarına yakıştırdığımız herbir sıfat pek çok korkumuzu açığa vuruyor aslında. Ben kendim için yazmaya çalışayım:
- Yaşlı => yaşlanma, güçten düşme, yokolma
- Güzel => Beğenilme, sevilme, ait olma
- Başarılı => Güç, başarısızlık
- Kuvvetli, metanetli => Güç
- Zengin => har vurup harman savuran => muhtaç olma, israf

Ama özünde yani özümüzde, biz bu sıfatların hiçbiri değiliz. En klişe hali ile çıplak geldik, çıplak gideceğiz. Kendimizi/ başkalarını tanımlamakta kullandığımız tüm bu sıfatların da üzerimize giydiğimiz giysilerden hiçbir farkı yok.

Peki ben kimim o zaman?

Ben sevgiyim...

Ve birgün yüreğimde bunu hatırlamayı umudediyorum...

4 Aralık 2009 Cuma

sabitfikir


Bu aralar hep dilimde, herkese yaftayı yapıştırıveriyorum "sabitfikirli" diye... Eşimde, annemde, hatta ölmüş babamda... Oğluma bile diyorum: "Taktın mı takıyorsun, Deniz."
En sevdiğim alışveriş sitesinin adı bile sabitfikir (idefix).

Demek ki var bende birşeyler...

İçime sordum, "ben hangi konularda sabitfikirliyim?" diye, cevap geldi: "bildiğin konularda"

Evet, bildiğim konularda inatçılık ötesi sabitfikirliyimdir. Ama bilgi bile kesin değil ki aslında... Zaman içinde herşey değişiyor, bilgi de değişiyor... Dün doğru olan bilgi bugün değişmiş olabilir. Buna hiç pay bırakmıyorum sanırım. Dünden geçtim, 10 sene önceki bilgimle konuştuğum oluyor bazen... eeee, kızım, 10 yılda hiç mi birşey değişmedi. Karşındakine de bir pay ver. Onun da yaşadıkları, bildikleri, algıları var. Aynısını babam bana yapardı, çok kızardım. Tabii orada bir "kızının büyüdüğünü kabullenmeme" vardı. Demek ki, bu işin içinde bir de kendini yaşlı/ deneyimli/ üstün görme var. (Güçsüzlük korkusu)

Ben herşeyi bildiğimi iddia eden biri değilim. Ancak bildiğim şeylerde son derece iddialıyımdır. Bildiğimi iyi bilirim.

İşte işin özü bu cümlede yatıyor.

  • Ben bildiğimi de bilemeyeceğimi kabul ediyorum.
  • Benim bildiğim şeyleri başkalarının da bilebileceğini kabul ediyorum.
Daha bu 2. cümleyi yazarken egomdan itiraz cümleleri yükseliyor: "Ama bilmediğini bilmeyen o kadar çok insan var ki, hepsini dinlemek zaman kaybından başka birşey değil." Nasıl bir direnç anlatamam size... Bir duvar. Öğrenilmiş acizlik bu olsa gerek.

  • Ben insanları dinlemeye zaman ayırıyorum.
  • Ben herkesten öğrenebileceğim birşey olabileceğini kabul ediyorum.
  • Ben herkesle birim.
  • Ben kulaklarımı ve kalbimi insanlara açıyorum.
  • Ben varım ve dinleyerek varolmaya devam ediyorum.
Bu konu burada bitmez... Çok derinliği var hissediyorum...

1 Aralık 2009 Salı

başka dünyalar

Herkes kendi hayatının başrol oyuncusu. Bu da ister istemez olayları "ben-merkezli" algılamamıza neden oluyor... Hani hep duyarız ya:
- Çok ciddiye alıyorsun, bu kadar önemseme, kişisel alma falan gibi lafları, işte aynen bundan bahsediyorum.
Sizi gücendiren, üzen, kıran bazı olaylarla ilgili bazen yıllar sonra öyle birşey öğreniveriyorsunuz ki, kalakalıyor insan...
- Evet, yaa, gerçekten de benimle ilgili değilmiş, hatta o kadar ilgili değilmiş ki, benim alındığım husus aslında kocaman bir kürenin üzerindeki toz zerreciğiymiş.
Peki gerçek nerede? Tam da algıladığımız yerde.
Ama ben ne herşeye üzülen, kızan sinirlenen biri olmak istiyorum, ne de hiçbir şeyi takmayan, umursamayan biri.
Üstelik orta yolu bulmak da istemiyorum.
Ben sadece kürede toz zerreciği olduğumu unutmamak istiyorum ve de toz zerreciğinde küre...

24 Kasım 2009 Salı

veda etmek

Hayatta kaçınılmaz olanlardan biri de SON'lar... Vaktini dolduran herşey bitiyor... Oysa ben bunu içselleştirmekte çok zorlanıyorum kimi zaman. Vakti gelene, vadesi dolana teşekkür edip hayatınızdan çıkmasına izin vermeniz gerekir... Bir sonraki aşamaya geçebilmek için.
Dikkat ettim, hayatımda beni bir sonraki aşamaya hazırlayan insanlar ya da oluşumlar, geldikleri gibi sakince, farkettirmeden çıkıvermişler hayatımdan... Oysa olduğum yerde olmamı onlara borçluyum, olduğum kişi olmamı... Onlara şükran duyuyorum, sadece orada oldukları için.
Tam tersine, aslında hayatımda özel bir yeri olmaması gereken (ya da olması gerekmeyen) insanlara, durumlara dişimle, tırnağımla yapışmışım. Gitmelerine izin veremiyorum bir türlü... Veda sürecini erteliyorum, uzatıyorum, çirkinleştiriyorum... Ne kabul var vedalarımda ne de şükran. Yanlış anlaşılmasın bahsettiklerim büyük büyük olaylar değil, ufacık ama fark yaratan konular, bir kitabın bitişi, bir grubun dağılışı, belki bir alışverişin sonu.
Kabulle ayrılmayı bilmek gerek. Yürekten bir teşekkürle. Her ne olursa olsun affedişle ayrılmayı bilmek gerek. Ancak o zaman geri dönüp baktığınızda sıcacık bir gülümsemeyi paylaşırsınız.
Veda etmeyi bilmek gerek, uzatmadan, çirkinleştirmeden... Ve bir sonraki adım için yürekli olmak gerek ve açık... Evrenin sürprizlerine...

18 Kasım 2009 Çarşamba

Para ile ilgili çalışmalar

Öncelikle para ile ilgili olarak sürekli duyduğumuz negatif cümleleri derleyelim:
  • Ekmek aslanın ağzında
  • Para ile saadet olmaz
  • Para parayı çeker (paran yoksa avucunu yalarsın)
  • Fakirler iyi insanlardır, zenginler kötüdür/ acımasızdır. (Türk filmleri)
  • ...
Bu kayıtları iptal etmeden hangimiz bolluğu kucaklayabilir ki?

Sonra da kendinizi sorgulayın:
  • Çok param olursa ne gibi kötü şeyler yaşayabileceğimden korkuyorum?
  • Yarın beş parasız kalırsam bana ne olur?
Temizle, temizle bakalım

bolluk bereket

Kaç gündür yazacağım, konu aklımda. Ancak bir türlü toparlayamıyorum kelimeleri. Kendimle çeliştiğimden belki de...
İçimdeki yolculuk çalışmalarına başladığım ilk günlerde, bolluk ve bereket tekrarlarını yapmıştım bir süre:
  • Ben kendimi evrenin bolluk ve bereketine açıyorum.
  • Ben bol para kazanmayı hakediyorum.
  • Ben çok paraya layığım.
  • Ben evrenin bana sunduklarını sevgi ile kabul ediyorum.
Ne kadar çok takılıyordum bu cümleleri tekrarlarken. Hatta şaşırdım kendi kendime. "Evet yaaa, ben bu dürüstlükle, bu kadar çok çalışırken, tabii ki çok para kazanmayı hakediyorum". Her ne kadar içimi % 100 inandıramasam da o dönemde önümdeki tıkanıklıkları açtı bu tekrarlar.
Kendimi layık görmediğim pek çok şeyden biri de bol para. Ne enteresan... Söze gelince mangalda kül bırakmayız ama.
Her neyse. Para konusuna geri dönelim.
Para bir akıştır. Gelir ve gider. Akmasına müsaade etmek gerek. Ne çok hızlı, ne de çok yavaş. Kendi ritmini bulmalı. Bunun yolu ise parayı "kendiniz için" harcamak. Bunun anlamı hep kendinize birşeyler almak değil. Aldığınız şeyi bir korkunuzu tatmin etmek için değil de gerçekten yürekten istediğiniz için almak. Diyelim bir çanta gördüm ve beğendim. Sormalıyım kendime. "Ben bu çantayı neden istiyorum?" 100 insan için 100 farklı cevap olabilir.
  • Daha şık görünmek (beğenilmeme korkusu?)
  • Kendimi daha iyi hissediyorum (değersizlik korkusu, eşya ile değerli olma)
  • Başka çantam yok, diğeri eskidi (muhtaç olma korkusu)
Ya da şöyle soralım. O çantayı taktığımda kendimi nasıl hissedeceğim.
  • Güvende
  • Çekici
  • Sağlam (güçlü)
Nasıl da dökülüyor korkular ortaya.
Bir de başkalarına aldığımız şeylere göz atalım. En çok kimin için alışveriş yapıyorsunuz? Ben oğlum için. Onun böyle bir talebi var mı? Genellikle yok. Aldığım şeyler onu mutlu ediyor mu? Nadiren, genel olrak nötr kalıyor. Peki neden durmadan ona birşeyler alıyorum?
  • Giyecek birşeyi kalmadı (emin misin? :P )
  • Okula gidiyor, üzerinde temiz birşeyler olsun. (yargılanma korkusu)
  • Oyuncakları azaldı (direkt sevilmeme korkusu, oyuncak alırsam beni daha çok sever)
Kendimi sorgulamalarım dur-kalk yöntemi ile olduğu için sanırım, oğluma alışverişlerim de bu şekilde devam ediyor. İşin komik yanı nakit akışımız da aynı durumda.
Her ne olursa olsun, şunu biliyorum ki, harcadığınızdan asla pişman olmayın. Herkes kendi rızkını yer. Demek ki sizin harcadığınız o para da birinin hakkıymış. Şu da belli ki, rejim yapmalıyım diyerek kilo verilmediği gibi para biriktirmeliyim diyerek de zengin olunmuyor.
Para gelecek kaygısının hemen yanıbaşında yer alıyor. Parasız kalma korkusu gelecek kaygısını derhal arttırıyor. Bu nedenle para harcamak da anı yaşamak kadar ince bir çizgide... Anlatması zor, anlaması da... Öncelikle korkmamak lazım. :)
Ben evrenin bana gönderdiklerinden korkmuyorum.
Ben evrenin bolluk ve bereketine kucak açıyorum.
Ben hak ettiğim bolluk ve bereketi sevgiyle kabul ediyorum, çünkü ben rahat yaşamaya layığım.

12 Kasım 2009 Perşembe

kalıpları değiştirmek

Ne dediğinize dikkat edin... Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun demek istemiyorum, çünkü maalesef kulağımız zaten duyuyor ve kaydediyor. Mesele ağzımızdan çıkmadan farketmek...
Tüm bunları pot kırmaktan kaçının anlamında söylemiyorum... Kendi kalıplarınıza dikkat edin diyorum.

Farkettim ki, ben isteklerimi bile "...mem lazım" kalıbı ile anlatıyorum...
  • Buraları eşime göstermem lazım.
  • Oğluma güzel bir şemsiye almam lazım.
  • Annemi aramam lazım.
Mecburiyetlerle dolu bir dünya, isteklere yer yok sanki. Oysa bu cümleler aslında istek belirtmek için söyleniyor. Bunun yerine şöyle dense ne kadar güzel olurdu:
  • Buraları eşime de göstermek istiyorum
  • Oğluma güzel bir şemsiye alsam ne güzel olur.
  • Annemi çok özledim.
Yumuşacık. BEN dolu, BİZ dolu, SEVGİ dolu...

çalışma konusu: gelecek kaygısı

Karar vermekte çok zorlandığınız bir konuyu düşünün.
  • Neden zorlanıyorsunuz?
  • Yanlış karar verirseniz neler olabilir?
  • Bunlar sizi nasıl etkiler? Neden?
Üzerimizde endişe yaratan konular genellikle bizim atfettiğimiz öneme ve de o anki ruh durumumuza bağlı. Çok güzel geçirdiğimiz bir an'ı berbat etmek de elimizde, o an'ın verdiği huzurla gelecek kaygısını azaltmamız da...

Gelecek kaygısı

Aslında hepimizin içini yiyip bitiren bir duygu "gelecek kaygısı". Düşünsenize hayatımızdan gelecek kaygısını çıkartsaydık, kim bilir şimdi yapmaya cesaret edemediğimiz neler yapardık?
Soruyu bu şekilde sorduğumda kendimi birden elim kolum bağlı felç olmuş gibi hissettim. Beni yapmak istediklerimden alıkoyan nedir? "Ya yarın bugünden daha kötü bir duruma düşersem" korkusu... "Ya pişman olursam bugün yaptıklarım/ yapmadıklarım yüzünden" kaygısı.
Bu korku verdiğimiz her kararı o kadar ağırlaştırıyor ki... Sanki her an'ı kaçırıyoruz. Sanki her günümüz bir öncekinin kaybı ile yaşanıyor.
Ben artık hayatta yapmak istediği pek çok şeyi gerçekleştirmiş biri olarak yüzeyde çok fazla gelecek kaygısı duymadığımı düşünüyorum. Ama bu, kaygımı bitirmiş değil. Sadece yön değiştirdi. Şimdilerde oğlumla ilgili verdiğim kararları ağırlaştırmakla meşgulüm. Sanki onun hangi anaokuluna devam ettiği 35 yaşına geldiğinde hayatta istediği yerde olması ile birebir ilişkili, hatta sanki tek değişken bu. Aman Allah'ım ağırlığa bak. Hep ikilemler, hep şüpheler...
Gelecek kaygısı bize akışı unutturan en önemli etkenlerden biri. Oysa ki zaten hep seçtiğimiz hayatı yaşıyoruz. Geleceğin ağırlığını bugünden kaldırabilsek anımız ne kadar da hafifler oysa.
Ben bugünde yaşamayı seçiyorum.
Ben AN'da güvendeyim.
Ben kendimi gelecekle ilgili düşüncelerin ağırlığından azat ettim.

Boyun tutulması 2

Nihayet fırsat buldum... Louise Hay kitaplarından baktım. Aynen alıntılıyorum...

"Kararından dönmez, boyun eğmez bir inatçılık"

Olumlaması: Başka bakış açılarını da görmez yararlı ve güvenlidir.

"Soruna bir başka açıdan bakmayı reddetmek, esnek olmamak."

Olumlaması: Kolaylıkla ve esneklikle konuyu her açıdan görebiliyorum.
Bir şeyi yapmanın ve görmenin birçok yolu var.

Benim bir süredir boynum tutulmuyor :)

31 Ekim 2009 Cumartesi

Boyun tutulması

Çevrenizde sık tekrarlanan, başınıza sık gelen olayların altında bir "Hayır", bir bit yeniği vardır mutlaka. Benim de bu aralar başımda boyun tutulması. Bu gibi durumlarda her zaman başvurduğum Louise L. Hay'in kitabı maalesef yanımda değil. Üstbenime soruyorum, o da bu aralar pek açık konuşmuyor benimle. Ben de yazmaya, yazarak açılmaya karar verdim.

Boyun tutulması, ne ola ki? Yüreğim, yardımcı ol bana, bulalım çalışma konumuzu. Bir defa boyun, bedenimizi yönetir aslında. Başımızı ne yana çevireceğimize o karar verir. Bu durumda birinci soru:
  • Nereye bakmak istemiyorum?

Aynı zamanda esnek bir organdır, pek çok yöne çevrilebilir, pek çok hareket yapabilir, tutulma da bu hareket kabiliyetinin sınırlanmasıdır.

  • Ben hangi konuda esnek değilim?
  • Neden hareket kabiliyetim sınırlanmış gibi hissediyorum? Ya da
  • hareket kabiliyetimin sınırlanması bana ne kazandıracak? Neden kaçıyorum? (Bu soru da aslında ilk soru ile birleşiyor)

Bir başka boyut da bu sorunla ilk ne zaman, hangi durumda karşılaştığım olabilir? Benim ilk ne zaman boynum tutuldu? Şimdi hangi anım tekrar ediyor ya da benzeşen ne yaşadım?

Aklıma ortaokul yıllarım, hatta beden eğitimi dersleri geliyor. O zaman sanırım o derslerden kaçmaya çalışmışım bu tutulmalarla. Ne hoş bir ipucu. Tekrar eden döngüyü buldum. Son 15 gündür sabahları Pilates yapmaya başladım. Çok güzel.

Peki şimdi ne yapacağım? İlk önce, ortaokul yıllarındaki anıların temizlenmesi gerekiyor. O zaman yaşamış olan kıza, onun bir oyun olduğu ve onun ve beden eğitimi öğretmeninin rolünü çok iyi oynadığı açıklanmalı. Bedensel sınırların başarısızlık olmadığı anlatılmalı. Bu öğreti için şükredilmeli. Sonra şimdiye gitmeli, aynı konularda şahsım ikna edilmeli... :)

Pilates, esneklik, tutulma... Ne güzel bir sembolizm... Teşekkürler...

22 Ekim 2009 Perşembe

Güleryüz ve sadakat

Bazı meslekler vardır, müşterileri müdavim olurlar. Kuaförler mesela. Genel olarak birini seversiniz ve hep orada yaptırırsınız saçlarınızı, ya da restaurantların bazıları, cafeler... Sürekli gidersiniz ve sizi tanırlar, yalnız gitseniz eşinizi çocuklarınızı sorarlar. Bu tanıdıklık sizi o mekana bağlar bir yandan da...
Bir de bunun tam tersi vardır. Devamda kusur (!) edersiniz bazen. Aylarca uğramazsınız, ya da aldatırsınız bu yeri (kişiyi) tabir caizse. Saçınızı başka bir kuaföre kestirirsiniz bir defalığına...
Sonra işte o yüzleşme anı çatar. Aylardır uğramadığınız cafeye gidersiniz, ya da kuaförünüze tekrar.
Ayrım benim için işte tam o anda başlar. Kimi yerler vardır, hiç ayrılmamışsınız gibi karşılar sizi. Sanki dün çıkmışsınızdır o dükkandan. Aynı mutluluk verici tanıdıklık hissi, sıcak bir geridönüş sarmalar sizi.
Bazen de buz gibi bir sitem... "Saçını da başka yerde kestirmişsin, berbat olmuş." şeklinde çamur atmalarla bile karşılaşılır zaman zaman.
İşte kimi zaman sadece bu yüzleşme anından kaçmak için bile gitmek istemezsiniz aşina olduğunuz o dükkana bir daha, o cafenin önünden bile geçmek istemezsiniz.
Çok tanıdık hisler değil mi?
Ticari hayatta güleryüz ve sıcaklık esastır, hele de böyle entim ilişkileri olan işlerde.
Ama özel hayatımızda da farklı değil aslında.
Yakınlarınızı, dostlarınızı kimi zaman aylarca aramazsınız, bir türlü denk gelmez. Sonra bir gün aradığınızda, aynı sıcaklığı, dostluğu seslerinde duymak ne güzeldir...
Sanki hiç ayrılmamış, daha dün konuşmuşsunuz gibi, kaldığınız yerden...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Dürüstlük

İlk işimden beri, işten ayrılma süreçlerinde dürüstlük özlemi duydum. Bir yandan iş aradığımı, mutsuz olduğumu söylemek istedim, diğer yandan elimdekini kaybetme korkusu altında ezildim. Bu baskı nedeni ile de son 2 işimden iş bulmadan ayrıldım.
Bu konu beni hep üzmüştür. Neden amirler ve astlar ya da işçi ve işveren arasında iş değiştirme konusu bir tabu olagelmiştir? Çıkar çatışmaları ve güvensizlikler hep ön planda kalmıştır. İşveren, çalışanı işten çıkartacağını söylediğinde her zaman geçen ayrılma süresi zarfında bir "kötülük" bekleme halindedir sanki. Dataları çalmalar, işi savsaklamalar falan filan.

Ya da çalışan iş aradığını söylese, aynı şekilde patron, "beni istemeyeni ben hiç istemem" tavrına girmek zorundadır sanki.

Hayatımda ilk defa bu süreci şeffaf yaşıyorum. Yılbaşında, oğluma bakan ablamız ile yollarımızı ayıracağız. Bu iki taraf arasında konuşuldu. Hatta onun yerine gelecek kişi ile tanışıldı. Herşey açık, şeffaf ve dürüst.

İlk zamanlar bunun ablamızın özelliklerinden kaynaklandığını düşünmüştüm.

Daha sonra "tuzumuzun kuru" olması ile alaka kurdum. Kimsenin kaybedecek birşeyi olmaması ile.

Oysa şimdi anlıyorum ki, bazı temizlik çalışmaları işe yaramış. Her nasıl olduysa, ben hayatıma bu şeffaflığı davet etmişim. Demek emekler karşılık veriyormuş.

Ne mutlu bana.

Ben hayatımı dürüst yaşamaya karar verdim.

Ben insanlara güveniyorum.

Ben verdiğim emeğin/ paranın karşılığını tam olarak almayı hakediyorum.

13 Ekim 2009 Salı

Bütün beklentilerin ötesinde

Pek çok spiritüel öğreti bize hayallerimizi nasıl gerçekleştirebileceğimiz konusunda egzersizler öneriyor. Imajinasyon (gözönünde canlandırma), yazmak, çizmek, dua etmek, akışa bırakmak... Sayısız benzer yöntem... Ya da çeşitli inanışların dilek dileme yerleri/ yöntemleri var. Pasta mumu üflemekten, ağaca çaput bağlamaya, Meryem Ana'ya mum yakmaya kadar...
Ben bu çalışmalarda her zaman zorlanmışımdır.
Şimdiye kadar bunun nedenini şunlara bağlardım:
- Yaşadığım hayattan/ andan memnunum, aklıma dileyecek daha fazla birşey gelmiyor
- Benim için en hayırlı olanı, evrenin büyük planını nasıl bilebilirim ki
Bugün artık bu nedenlere bir yenisi daha eklendi, sınırlarım.
Evet, ne kadar dar çerçevelerde düşündüğümü farkettirdi bana bu son seyahat:
- Oraya gidemem, oraya zaten gidilemez.
- Param yetmez.
- Uzak
Evet, bir hayal ülkesi kadar uzak bazı şeyler bana. O nedenle o kadar bastırmışım ki kendimi. Sadece genelin gittiği yerler gidilebilir, genelin istediği şeyler (ev, para, araba vb.) dilenebilir. Onları istemiyorsam, dilenecek birşey de yoktur. Bu kadar sınırlıymışım meğer hayallerimde. Sadece beynimde değil, kalbimde de sınırlar olduğunu farkettim.
Ben sınırlarımı bırakmaya niyet ettim.
Hayallerimi sınırlamayı bugüm bırakıyorum.
Zihnimi olduğu kadar beynimi de serbest bırakıyorum.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Beklenmeyeni beklemek ya da hayallerin ötesi

"Beklenmeyeni bekle" (expect the unexpected), bizim çılgın iş dünyasında çok kullanılan bir terim. Sanırım bir savaş terimi olmalı. Yani "gelebilecek her türlü kötülüğe hazır ol." Dediğim gibi en azından yoğun rekabet ortamında bu anlamı ile kullanılıyor.
Yeni farkettim ben oysa, ne kadar güzel bir anlam içerebildiğini. Beklenmeyeni beklemek: Başlığın ikinci yarısındaki şekliyle hayal bile edemeyeceğiniz şeylerin gerçekleşmesi anlamına da gelebilir.
Eşim ve oğlumla, turistik seyahat amacı ile Münih'e gittik. 3 gece kalacağız. Nereyi gezeceğiz? Giderken hiç fikrimiz yoktu. Sadece ben eski iş seyahati deneyimlerimden Münih banliyölerinin sonbaharda harika olduğunu biliyorum. Yine de (tüm arkadaş vetolarına rağmen) içimizi bir kurt kemirmiyor, "yaaa, bu 3 gün orada nasıl zaman geçiririz?" diye. İçimiz ferah. Yürüyüş yaparız, oturur kahve içeriz, biraz şehir turu atarız falan diyoruz. Ilk gün kaldığımız banliyö semtini turladık. 2. gün trenle Münih'e gittik. İlk durak turizm danışma. Ben içeri girdim broşürleri karıştırıyorum. Karşıma harika bir broşür çıktı. Neuschwanstein Şatosu'na 1 günlük turlar. Harika. Bu blogda gezi yazıları yamadığım için detaya girmiyorum. Ancak büyülendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bir masalda yaşar gibi hissettim.
Daha sonra eşimle konuştuk. Bu kadar seyahat etmemize ve bu şatoyu bu kadar beğenmemize rağmen ikimiz de hayal bile etmemişiz oraya gidebileceğimizi. Neden bilmiyorum.
Yine de beklentisiz bir seyahatin bize getirdiği muhteşem bir hediye ile ödüllendirildik. Bunun için evrene sonsuz teşekkür ediyorum. Kendimi akışa teslim etmenin akıllıca olduğunu kabul edebildiğim için şükrediyorum.

Dip: Disney'in şatosuna da ilham kaynağı olan bu şatonun hem yapılış hikayesi hem de yaptıran Bavyera Kralı II. Ludwig'in hayat hikayesi çok ilginç. Araştırmanızı tavsiye ederim.

30 Eylül 2009 Çarşamba

bağımlılıkla ilgili çalışmalar

Sizin bağımlılıklarınız neler? Bir liste yapın. Hayatınızdan asla çıkartamayacağınız insanlar, nesneler neler? Neden? Hangi korkularınızı besliyor bu bağımlılığınız?
Örnek:
- Param olmadan asla yapamam.
- Neden?
- Aç kalırım (açlık/ yokluk korkusu)
- Başka?
- Çocuğuma iyi bir gelecek sağlayamam (bir bağımlılık daha)
- Başka?
- İstediğim şeyleri yapamam (özgürlükle ilgili, esaret korkusu)
gibi...

Bağlılık - bağımlılık

Oğlum anaokuluna başladı. Hayatımızda yepyeni bir evre. İlgi çevrelerinde bu durumla ilgili en çok sorulan soru: "Çocuk bu sürece hazır mı?" Önemli tabii, ama gözardı edilen başka bir soru daha var: "Anne bu sürece hazır mı?"
Zaten çalışan, başka imkanı olmayan, şartları mecbur kılan aileleri dışarda bırakıyorum bu sorgulamada. Benim durumumu ele alalım, evdeyim, çocuğum gözümün önünde, istediğim zaman gidip ona sarılabilirim, oynayabilirim, ne yediğini, ne yemediğini görebilirim, menüsünü kendim tayin ederim... vb. vb.
Ne zaman ki tam gün anaokulu meselesi gündeme geldi, benim içimde de fokurdamalar başladı. Geceleri uyurken sarılma ihtiyacı, birlikte geçirdiğimiz zamanlara daha fazla önem atfetmek, aşırı bir duygusallık.
Okula başladı mı, çocuk bir anlamda sizin KONTROLünüzden çıkıyor. Yaaa, kontrol. Neyi kontrol edebilirsiniz? Size AİT olan şeyi.
Hadi itiraf edelim, çocuklarımız aile bağları ile bağlı olduğumuz kişiler değil, onlara bağımlıyız. Alkol, sigara gibi değil belki, ama onlarsız bir hayat düşünebiliyor muyuz? Allah korusun. Sadece bu duygu bile kaybetme korkusunu tetikleyen bir unsur. Daha anaokuluna başlatırken bile ufak çaplı da olsa bir ayrılma anksiyetesi yaşıyor anneler.
Bunun paravanı: okulun ilk gününü abartmalar, oğlum/ kızım artık okullu oldu diye sağda solda övünmeler, aşırı abartılı bir "en iyisini" seçme gayreti.
Bunun izdüşümü: Çocuktaki okula gitme konusundaki isteksizlik, uyum güçlükleri
Bağımlılıklarda 2 taraf, karşılıklı fayda vardır. Çocuklarımız bize muhtaç oldukça biz de onlardan sevgi alırız, güç alırız. Çocuklarımızı bağımsız kıldıkça onlardan aldığımız sevgi azalacakmış gibi. Biz zaten seviliyoruz, çünkü sevgi içimizde.
Bunu kuşlar bile biliyor, uçmayı öğrensinler diye yuvadan atabiliyorlar yavrularını, onların iyiliği için, kendilerinin iyiliği için...
Ama hala yüreğim elvermiyor "Ben oğlumla bağlarımı bırakmaya niyet ettim" demeye. Sadece şu kadarını söyleyeceğim:
- Ben oğlumun da bağımsız bir ruh olduğunu kabul ediyorum.
- Ben sevgiyi dışarda aramayı bırakıyorum, çünkü sevgi benim içimde.
- Ben oğlumun beni tamladığını düşünmeyi bırakıyorum, ben kendi içimde zaten tam ve bütünüm.
- Ben oğlumun başarılarından güç almayı bırakıyorum, ben içimdeki sevgiyle güçlüyüm.
- Benim hayatta kalmak için güce ihtiyacım yok.

Bu annelik konusunda daha çok fırın ekmek yemeliyim, çooooookkkk

29 Eylül 2009 Salı

Çifte standart

Bu konu her daim kafamı kurcalamıştır. Ayrımcılık ve çifte standart. Bize yapıldığında acayip kızarız genellikle. Evde, okulda, işyerinde hep yakınırız çifte standarttan. Eşit işe eşit ücret mesela, direkt bununla ilgili. Ortaokulda müzik öğretmenimiz bize yeni bir şarkının notalarını verir, sıradan çaldırırdı. Benim numaram 6. sırada idi ve benden önceki 5 kişi berbat çalardı. Ben çaldığımda en azından melodi anlaşılırdı, ama benim notum hep düşük olurdu. Neden mi? Çünkü benden DAHA İYİSİNİ beklerdi öğretmen. Arkadaşlarımdan daha iyi olmam yetmezdi onun için, kapasitemi zorlamam gerekirdi. Çok kızardım o zaman ona.

Geçenlerde Ebru ile konuşuyoruz (Ebru ikiz annesi, biri kız biri erkek), çok net ayırmış artık mesela, ikisini de çok farklı seviyor. Sanırım bu kıyaslanabilir birşey değil, biri az biri çok değil, sadece farklı türlerde. Evet, çok mantıklı aslında. Atasözü de bunu diyor ya, "5 parmağın 5'i bir değil."

Madalyonun öbür yüzüne geçince bizim yaptıklarımız hiç de çifte standart gibi gelmiyor. Bunu en çok ikizlerde gözlemliyorum aslında. Mesela Gökhan'ın ikizleri. 2 yaş sendromlu günlerde Gökhan "Evde bir oğlumuz bir de canavarımız var." derdi. Kız çok yamandı, sormayın. eee, şimdi gel de ikisine de aynı davran. Mümkün değil. Birine bağırıp öbürünü övsen olmaz, ikisine de kızsan, ötekinin suçu ne?

Demek duruma göre çifte standart olarak algılanmaya müsait yaptıklarımız. Bazı konularda buna engel olmak çok kolay. Zaten yasalar, yönetmelikler de bunun için var. Ama duygusal boyutta, etkiler ve tepkiler, algılamalarla çok değişiyor. Kimi zaman "Adı çıkmış 9'a inmez 8'e" misali otomatik geliyor tepkiler.

Bir denge tutturmak lazım, yoksa yaşanmaz bu çifte standartla...

14 Eylül 2009 Pazartesi

tatıl hakkında


Bana kalırsa erken emeklılık nedenı ıle her daım tatıldeyım sanıyordum kendımı. Ama Datça-Palamutbükü seyahatımde farkettım kı, tatılın de tatılı varmış. Pekı tatıl nedır o zaman dıye soruyor ınsan kendıne.
Sanırım tatıl her turlu kararın ağırlığından uzaklaşmak. 2 dakıka sonrasını bılmemek, bılmek zorunda hıssetmemek artık bence tatıl. "Akşama ne yerız?" sorusundan bıle uzaklaşmak. Gıtmemek, kosmamak, seçmemek, hatta KALMAK.
Ağırlıklarımdan kurtulduğumu hıssettım bu 1 haftada. Tek başıma değılım oysa, gündelık hayatta kım varsa evde, hersı de burada. Sorularım, sorunlarım bıraktığım gıbı duruyor, onlar bıle KALDI yanı, anladılar benı sanırım.
Tatıl bu ıste: Varolmanın dayanılmaz hafıflığı...

30 Ağustos 2009 Pazar

unutkanlık

Her konuda olduğu gibi unutkanlık konusunda bile bir seçim, bir öz olduğunu düşünmeye başladım. Bir insan bazı şeyleri unutabilir, hatta herşeyi de unutabilir, önemli olan bu unutmaya karşı ortaya çıkan durum. Bu konuyla ilgili 2 fıkra geliyor aklıma, özet geçeceğim.
İlki oldukça negatif:
Nuriye ile Huriye teyzeler, arkadaşları Düriye teyzeyi ziyarete giderler. Düriye teyze ikram ettiğini unutup unutup tam 3 defa kahve ikram eder misafirlerine. Nuriye ile Huriye teyzeler ise evden çıktıklarında Düriye'nin iyice yaşlandığını, kendilerine kahve ikram etmeyi bile unuttuğunu söylerler.
İkincisi ile pozitif:
80 yaşında bir dede ile evlenen genç kıza aşk hayatı sorulduğunda çok mutlu olduğu ortaya çıkar. Dedemiz kocalık görevini yaptığını unutup unutup tüm gece aynı görevi ifa etmektedir.
Ne sıklıkta ya da ne kadar vahim unuttuğunuz değil de neyi unutmayı seçtiğinizle ilgileniyorum. Eğer mutlaka birşeyleri unutacaksam, bunlar tercihen kötü anılar olmalı sanırım. Böylece ömür boyu sadece iyi şeyler yaşamı olmaz mı insan?

28 Ağustos 2009 Cuma

utanç hakkında 2. yazı

Ne ilginç, dün utanmak ile ilgili yazıyı yazdıktan sonra Avatar'ın bugünkü bölümünde Zuko'nun bilge amcası utanç ile ilgili çok çarpıcı bir söz söyledi. (Avatar'ı eğer hala izlemediyseniz mutlaka izlemenizi öneririm. Çizgifilm diye geçmeyin, bilgelikle dolu bir dizi. Bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Avatar_son_hava_bükücü)

Amca Iroh der ki: "Gurur, sanıldığının aksine utancın zıddı değil, kaynağıdır."
İşte dün bulamadığım cevap, utanç kesinlikle güç ile ilgili, kendimizi güçlü bulduğumuz, güçlü olduğumuzu düşündüğümüz alanlarda eksikliklerimizi saklamak eğilimi de devreye giriyor.
İtiraf edin, hadi... :)

Utanmak


Reader (Okuyucu)'ı izledim biraz önce, yeniden. Filmi irdelemeyeceğim burada, ama bir noktaya takıldı kafam. Profesör çocuğa, kadının neden kendini temize çıkartacak bilgiyi vermediğini soruyor, çocuk da: "utanıyor" diye cevap veriyor. UTANIYOR
Filmin konusu dikkate alınırsa, pek çok farklı insana göre kadının hayatı içinde utanması gereken pek çok nokta sayılabilir, ama kadın bunların hiçbirinden utanmıyor. Hatta mahkemede kendini anlatıyor. Yine de bir şeyden öyle utanıyor ki, onu söylemek yerine ömür boyu hapse gitmeye razı.
Değer yargılarımız ne kadar farklı, yani onunla benim demek istemiyorum. Tüm insanların. Herkesin utandığı şey de birbirinden o derece farklı.
Düşündünüz mü hiç nelerin sizi utandırdığı ile ilgili? Bir mantıksızlıklar listesi. Ben nelerden utanıyorum/ utanıyordum?
  • Yolu bilmemekten, sormak zorunda kalmaktan
  • Bisiklete binmeyi bilmediğimden
  • Çorabımın kaçmış olmasından ya da kolumun altındaki sökükten
  • Evdekilere yemek bırakmadan dışarı çıkmaktan
Baktınız mı hepsi ne kadar saçma, ama beni zorlayan, kendimi kötü hissettiren, öfkelendiren taşların altından bunlar çıkabiliyor, ya da belki daha neler neler...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Ey özgürlük


Bu aralar kafayı taktığım konu bu: ÖZGÜRLÜK. Ne ola ki bu dilimize pelesenk olmuş kavram? Kim özgürdür? Özgürlük nedir?
Arkadaşlarımla konuşuyorum. Pek çoğu için özgürlük kavramı evlilikle uzaklaşmış, bazıları çocuk sahibi olunca yitirdiklerini düşünüyorlar özgürlüklerini.
Ben de çocukla birlikte kendini daha kısıtlı hissedenlerdenim. İşin komik yanı oğlum olmasaydı şimdi yapamadığım ne yapardım sorusuna doğru dürüst bir yanıt bulamamam. Sanki birşey yapmak değil de birşey yapabilme ihtimali özgürlük.
Gençlik yıllarımda (teenage) "özgürlüğümün bedeli yalnızlığım" diye bir laf vardı çok moda. Bu mu gerçekten acaba özgür olmak? Aykırı olmak mı mesela? Ya da alıp başını gidebilmek mi? Kavafis ne demiş? "Bu kent peşini bırakmaz senin"
Neysem oyum. Kendimi bırakıp gidemediğim sürece nereye gidebilirim ki? Kendimden kaçabilir miyim? O zaman kendini tanımak mı özgürlük? Ne istediğini (ya da istemediğini) bilebilmek mi acaba?
Bir klişe daha var bu konuda "Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insan tam anlamı ile özgürdür." Ne demek kaybedecek birşeyi olmamak? Bir ailesi olmamak mı? Ya da mal varlığı olmamak? Daha derine inersek aslında hiçbir şeye değer vermemek sanırım. Peki hiçbir şeye değer vermemek ister miyim özgür olmak adına? Hayatın anlamı kalır mı acaba bu şekilde? İşte temel soru bu galiba? Tüm bağlarımı bırakırsam hala ben olur muyum?

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Hayat

Bu konuda çok kafa patlattım, ama kesin bir karara vardım. Bence hayatla ilgili tanımlamalarımız çok yanlış. Bir düşünün hayat ve hayat şartları ile ilgili sık sık söylediklerimizi. En başta ne geliyor:
  • Hayat bir mücadele.
Ben de çok sık söylüyorum bu sözü, elimde olmadan. Düşünebiliyor musunuz? Hayattan beklentimiz bu, mücadele, kavga, zorluklar... Bu şartlar altında kolay ve rahat bir hayat nasıl olabilir? Zaten onu da beğenmeyiz: Dolce vita... Bir yergi vardır içinde. Bir hayatı ciddiye almama suçlaması.

Ya şuna ne demeli:
  • Hayat bir oyun sahnesi.
Yani rol yapmamız bekleniyor bizden. Kendi filminin başrol oyuncusu olacaksın falan filan, bunlar işin palavra kısmı. Asıl kilit rol yapmak, maskeler takmak. Olduğun gibi olamazsın hayatta.

Kolay iş yoktur.
Ekmek aslanın ağzında.
İki iyiliksiz bir dünya.

Daha sayayım mı?

Hayat kötü, kolla.........

Daha ne desinler ki?
Bu dünyada mutlu olmak istiyorsak, rahat ve huzur istiyorsak bu kayıtları değiştirmemiz şart kardeşim...

7 Temmuz 2009 Salı

Yardım istemek

Küçüklüğümden beri hep güçlü olana özenmişimdir. Kendi ayakları üstünde durabilen, kuyruğu dik tutan gibi deyimler bana hep cazip gelmiştir. "Allah dağına göre duman verir." benim başaçıktıklarımı anlatan bir atasözüdür sanki.

Evet, maddi - manevi zor zamanlar geçirdiğim oldu. Ama farkettim ki, benim sorunum yardım istemekte. Bazen en sıkıntılı anları yaşamayı, yardım istemeye yeğ tuttuğumu bilirim, hatta parası ile hizmet aldığım durumlarda bile.

Refüze edilme korkusu olabilir bunun altında. Ya da güçlü görünme arzusu. Bazen dostlarıma "beni havaalanına bırakır mısın?" diye sormak bile zul gelir bana. Kimseyi de zo rdurumda bırakmak istemem. "Parama geçer sözüm" sığındığım bir laftır burada da.

Doğum yaparken bile eşini yanında istemeyenlerdenim, o "güçsüz" halimle beni görmesin diye.

Ama öyle anlar olur ki, birinin omzuna yatıp ağlarsınız işte ve şükredersiniz, "iyi ki varlar" diye. Allah onları yanımızdan eksik etmesin.

5 Temmuz 2009 Pazar

Satır araları

Sanırım genelgeçer görüşe göre "satır aralarını okuyabilmek" bir meziyet sayılır. Biri birşey söyler, biz de bundan kendimizce anlamlar çıkartırız. Farkettim ki, genel olarak bu satır-arası-anlamları negatif şeylerdir. Kaç defa söylemiş/ duymuşuzdur: "Aklınca bana salak demeye getirdi.", "Yarım ağızla davet etti." gibi lafları. Çünkü, geçmiş deneyimler, anlatılanlar, vücut dili bize satır aralarını okumayı öğretmiştir.

Ben kendimde farkettim ki, sinirli, üzgün, kızgın olduğum durumlarda karşımdakinin satır-araları bana daha çok mesaj veriyor. Oğlumun yaptığı bir kabahat ile ilgili olarak kızan eşimin söylediği laflar bugün benim kulağıma şöyle geldi hep:
  • Sen yetersizsin.
  • Bütün bunlar senin suçun.
  • Nasıl farketmezsin çocuğun böyle davranacağını/ davrandığını?
  • Çok dikkatsizsin.
  • Tepkisiz kalmasan bütün bunlar olmazdı.
falan filan...

Peki eşim bunları mı söyledi gerçekten? Sanmıyorum. O kendi korkuları ile konuştu, ben kendi korkularımı duydum hep. Bol bol yetersizlik ve kendini suçlama.
Oysa ben yeterliyim, hem eşim hem de çocuğum için yeterliyim, çünkü herkes yeterli, çünkü herkes ben. Ben kendimi onaylıyorum, ben eşimi ve çocuğumu onaylıyorum, çünkü ben değerliyim, çünkü herkes değerli. Herkes ve herşey sevgi.

Dahası da var. Size de olur mu bilmiyorum, bazen yanımda birini övdükleri zaman "Peki ya ben?" demek gelir içimden. Sanki övülen kişide sayılan meziyetler için satır araları bana "Bunlar sende yok." der gibi olur:
  • Ayşe çok sorumluluk sahibidir (Bir de beni görseniz)
  • Fatma işinde çok başarılı (Ben değil miyim yani?)
  • Zeynep çok zor günler geçirdi, ama ayakta kaldı. (Biz lüks içinde mi yaşadık?)
Sanki başka birinin övülmesi benim takdir edilmemem anlamına gelir gibi. Oysa ben değerliyim. Beni ben takdir ediyorum. Ben tam olduğum halimle değerliyim. Ben herkesle birim. Ben koşulsuz sevgiyim.

Sanırım bütün korkularımız sonunda tükenince satır araları da tümden yok olacak.

25 Haziran 2009 Perşembe

Alınganlık ve kayıtsızlık

Etrafım alıngan insanlarla dolu, hatta sanırım belli konularda ben de çok alınganım. Çok yakın çevremdeki insanları küstürmemek için o kadar dikkat etmem gerekiyor ki bazen kendimi cam kırıklarının üzerine basmadan ilerlemeye çalışır gibi hissediyorum. Çok yorucu. Aynı şeyi eşim de bana söylüyor. "Ne var şimdi bunda alınacak?"
Bazen de bir kütük kadar duyarsız olabiliyorum. Hakkımda yapılan yoruma kahkaha ile gülebiliyorum. Gayet kayıtsız, sanki tanımadığım birinden bahsediliyor. Peki fark nerede? O kişilerin umursamadığım, hayatımda aktif rolü olmayan kişiler olmasında sanırım.
Bu durumda benim duyarlılığım nerede? Altında çok net korkular görüyorum: Sevilmeme korkusu mesela.
- İnsanları kırarsam kimse beni sevmez.
Sonra? Yalnız kalırım.
Yalnız kalırsam? Mutsuz olurum. Hayattan zevk alamam.
Demek ki ben sevilmek için iyi ve duyarlı bir insan olmalıyım. Olduğum gibi, tam da olduğum halimle kendimi sevilmeye layık bulmuyorum.
Kendimi tam ve bütün algılamıyorum, çünkü mutlu olmak için başkalarına ihtiyacım var.

Dönüp dönüp bu noktaya geliyorum işte:
Ben kendimi sevilmeye değer buluyorum.
Ben kendimi seviyorum.
Ben birilerini kırsam da sevilirim.
Ben tam olduğum halimle değerliyim.
Ben hatalı olsam da sevilmeye layığım.
Ben kendi içimde tam ve bütünüm.
Ben herkesle birim, herkesin bir parçasıyım.
Ben sevgiden geldim, ama sevgiden kovulmadım.
Ben sevgiye gidiyorum.

Gelelim bir de şu cam kırıkları üzerinde yürüme meselesine. Bunu önlemek için ne yapıyorum? Uzak duruyorum, ya kendimden ya da kırmaya korktuğum insanlarla ilgili durumlardan. Değişkenleri azaltmaya çalışıyorum. Kontrol ederek önlemeye. Öngörmeye. Proaktif olmaya.
Bu nedir? Davetiye
Fikirler üretip onları yaratmaya geçiyorum yani. Düşünce en büyük yaratım enerjisi değil midir? "Ya olursa"lar, olmasının en önemli nedenidir. "Korktuğum başıma geldi" yaratımın gücüdür.
Ben sakinim.
Ben düşünerek negatif üretmeyi bırakıyorum.
Ben herşeyi tam olduğu haliyle kabul ediyorum.
Ben kontrol etmeye çalışarak tanrıcılık oynamayı bırakıyorum.
Ben sakinim.
Ben dinginim.
Ben suskunum.

şans ile ilgili farkındalık

Sağlıklı mısınız?
Az da olsa düzenli bir geliriniz var mı?
Çocuklarınız var mı?
Anne ve babanızdan en az biri hayatta mı?
Son zamanlarda iyi bir kitap okudunuz mu ya da güzel bir film seyrettiniz mi?
Tatil planlarınız var mı?
Bunaldığınızda arayıp konuşacağınız en az bir dostunuz var mı?
Balkonunuzda/ bahçenizde çiçekleriniz var mı?
Hiç dalından koparıp meyve yediniz mi?
TV karşısında zaplarken seyretmek istediğiniz bir film çıktı mı karşınıza?
Yoğun bir günün sonunda bir banyo keyfi yaptınız mı?
Nefes alıyor musunuz?

Şans

Ben kendimi hep şanslı bir olarak görmüşümdür. Sonra birgün bir arkadaşımla konuştum ve o bana "Sen öyle şanslı biri değilsin" dedi. Yani şanssız değilmişim ama özellikle şanslı da sayılmazmışım... Eh, tabii, mesela şans oyunlarında hiç de parlak sayılmam.
Bir yanım da eğer tesadüf diye birşey yoksa şans da olamaz diyor. Yine de pek kullanıyorum bu şans kelimesini.
Peki ben şanslı mıyım? Bence şanslıyım. Ama bu bakış açısı ile değişen birşey, yani insan aslında şansını kendi yaratıyor, ama beyninde (ya da kalbinde). Mesela iyi bir eş ya da iyi bir iş hem sizin seçiminizdir hem de bakış açınızla ilgilidir aslında, çünkü şu dualite içinde herşey içinde zıddını barındırır. Artılar ve eksiler her zaman vardır.
Bir de doğuştan sahip olduklarımız var, zeka gibi. Peki zeki olmak bir şans mıdır? Bazıları için belki şansdır, ama bazıları için de şanssızlık olabilir. Bu da nasıl kullandığımız ile ilgili bir yandan, bir yandan da nasıl baktığımızla.
"Happiness is not a station to arrive at, but the manner of traveling." Yani: mutluluk varılacak bir istasyon değil, seyahat etme şeklinizdir. Eh, eğer siz hayat yolunuzda keyifle yolculuk ediyorsanız sizden şanslısı var mıdır bu dünyada?

16 Haziran 2009 Salı

Kıyaslamalar


Çocuk eğitimcilerinin söylediği en önemli notlardan birdir: çocuğunuzu başka çocuklarla kıyaslamayın, onlara başkalarını örnek gösterip durmayın diye.
En son Almanya seyahatimde farkettim ben de hayatımın ne kadar kıyaslamalarla dolu olduğunu ve bunun beni ne kadar kısıtlayıp mutsuz ettiğini.
Aslında insanları olduğu gibi kabul ettiğimi sanırdım. Oysa aslında sadece onları farklı odalara koyup tanzim ediyormuşum. Mesela benim 9 kuzenim var anne tarafından, onların hepsinin yeri ayrı, ama yine de ortak odaları varmış. Örneğin Almanya'da yaşayan kuzenlerim ya da çocuk sahibi olan kuzenlerim ya da erkek kuzenlerim gibi... Aynı odalarda olanlar aslında benim kıyas alanıma girermiş meğerse.
Kıyaslama nedir aslında? Birini diğerine yeğ tutmak saklı içinde... Değer biçmek, ölçüp tartmak. Değer biçen, kendini de değerlendirme terazisine sokar aslında... Sonrasında ise yarış var. Herkes, hepimiz kendimiz olarak en iyiyiz. Ama bu her alanda en iyi olmamız gerektiğini göstermiyor. En uslu çocuğa sahip olmak, en iyi sohbet arkadaşı olmak, en rahat, temiz, uyumlu, şık, araştırmacı... olmak insanı ne kadar da yoruyor...
Aslında sanırım en iyisi kıyaslama yapmayı bırakıp herkesin içindeki özü sevmek, öncelikle de kendi içindeki özü sevmek... Sevgi olmak.

2 Haziran 2009 Salı

Hoşgörü ile ilgili bilişler

Herkes ve herşey sevgi
Ben herkesle birim
Ben herkesin olmak istediği gibi olmasına izin veriyorum
Ben dünyayı tam olduğu hali ile kabul ediyorum
Ben dünyayı sevgi ile kucaklıyorum
Ben kendimi seviyorum
Ben kendimi tam olduğum halimle kabul ediyorum
Ben kendimi sevmeye ve sevilmeye açıyorum
Herkes ve herşey bir
Ben mücadele etmeyi bırakıyorum
Ben savaşı bırakıyorum
Ben kendimle barış yapıyorum
Ben barışa izin veriyorum
Ben varolanı kabul ediyorum

1 Haziran 2009 Pazartesi

Hoşgörü


Hoşgörü nedir, uzun süredir arıyorum içimde. Tarafsız, kendimi de içine alan bir tanım bulabilmek için. Aklıma ilk gelen empati gibi birşey. Yani karşınızda hoşunuza gitmeyen birşey gördüğünğünüzde bunun daha önce sizin de başınıza geldiğini ya da ilerde gelebileceğini hatırlamak. Bazen işe yarıyor, özellikle çocuklar ve gençler ile ilgili konularda.
Sanki o kadar uzun zaman önce olmuş ki, çocukken ne yaptığımızı, neden yaptığımızı, ne hissettiğimizi tamamen unutmuşuz bazı konularda.
Oğlum yaramazlık yapıyor. Ben de ona kızıyorum. Oysa ben çocukken ne kadar çok canım sıkılırdı. Patlardım sıkıntıdan. Eh, benim oğlum sıkıntıya çözüm bulmuş tencere dolabını karıştırıyor. Ne ala. Geçen gün (delirmeden) izin verdim, bıkana kadar oynadı. Bir geldim ki, herşey toplamış, yerleştirmiş. Sanırım bu da benim hoşgörümün ödülü oldu.
Gençlik ise apayrı bir konu. Orada çıldırtan hormonlar devrede. AŞK, engel tanımayan, sınırları olmayan, insanın içini yakan AŞK. Geceleri uyutmayan, sürekli telefonda bile anlatma ihtiyacı duyduğumuz onsuz olamama hali, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen yürek sızlamaları. Kapı arkalarında öpüşmeler, sinemada el tutuşmalar. Nasıl da unuttuk bunları.
Bu kadar hormon yüklemesi ile insan ancak DELİ - KANLI olabilir zaten :)
Orson Wells'in meşhur şarkısı gibi olabilsek keşke: I know what it is to be young - Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum.
Bunlar tamam, bunları genelde kendime hatırlatabiliyorum. Yine de bir adım ötesi, yani gelecekte benim başıma gelebilir kısmında zayıf kaldığımı itiraf etmeliyim.
Bir de kızdığım zaman insanın elinde olan şeylerle olmayan şeyleri birbirine karıştırıyorum. Diyelim ki kaba konuşuyor, düşüncesiz diye birine kızmışken, aynı zamanda unutkanlığına da sinir oluyorum. Oysa ki unutkanlık yaşından geliyor veya hastalıktan. Bu ikisini nasıl ayıracağım birbirinden bilemiyorum. Kızgınlığı yönlendirmemek bir meziyet sanırım.
Yaradılanı severim yaradandan ötürü demiş Yunus Emre. Bu mertebeye gelene kadar, bu AŞK'a erene kadar ne kadar hoşgörüsüzlük edeceğiz, kim bilir?

18 Mayıs 2009 Pazartesi

tesadüfler


Tesadüfler konusunda ne kadar çok yazıldı. Bir kere hepimiz şunu anladık ki, evrende hiçbir şey tesadüf değildir. En azından ben buna inanıyorum. Ancak bazı "tesadüfler" var ki, size bir mesaj vermekten çok korkularınızla yüzleşmenizi, farketmenizi sağlamak için geliyor sanki...

Mesela benim başıma gelen olay ne? Bir evimiz var, az buçuk gelir getirsin diye kiraya vermeye niyet ettik. O andan itibaren, etrafım kiracı problemi yaşayan insanlarla doldu. 2 gün öncesine kadar hiç kimse kiracısından yakınmazken, kendimi sürekli kötü kiracılar muhabbetlerinin ortasında buluyorum. İşte burası hassas nokta. Derim ki kendime: "Sakın ola bunu bir uyarı olarak alma" Yani şu şekilde bir yorumu yanlış buluyorum: "Kesin benim başıma kiracılar ile ilgili kötü birşeyler gelecek." Aksine evren bana şunu demek istiyor olmalı: "Kızım, senin kiracı konusu ile ilgili yüzleşmen gereken korkuların var. Bunları temizle de bu enerji ile çağırma üstüne."

Yaa, biz ki yıllarca kiracı olduk, demek ki buna rağmen ben kiracılar ile ilgili negatif kayıtlar taşırmışım. Ne peki bu kayıtlar?
  • Kiracılar borç takar, kaçar.
  • Eve iyi bakmaz, harap eder.
  • Elektrik, su parasını ödemezler, üzerinize kalır.
  • Taşları söker, tahtaları yakarlar.
  • Kirayı ödemez, hakkıyla zam yapmazlar.
Allah Allah, daha neler? Bu da nereden çıktı şimdi?
Ben kiracılar ile ilgili yukarıdaki tüm inançlarımı iptal ediyorum, şu anda ve sonsuza kadar, tüm zaman mekan ve boyutlarda.
Peki bakalım, bu kayıtlar bana hangi korkumu gösteriyor? Kaybetme, dolandırılma
Ne güzel. Peki bu kazancı kaybedersem ne olur? Muhtaç olurum, Aç kalırım.
Yaaa, kazdıkça çıkıyor.
Benim ihtiyacım olan herşey zaten benim içimde.
Ben paradan güç almayı bırakıyorum. Ben zaten güçlüyüm.
Ben parasız da varım.
Ben parasız da sevgiyim.

Neler döküldü neler, görüyor musunuz!
Gel de herşey bir tesadüften ibaret de...

Bu arada benim yanımda defalarca kiracı muhabbeti açan sevgili insanlara da teşekkür ediyorum, bana beni gösterdikleri için önlerinde saygı ile eğiliyorum.

8 Mayıs 2009 Cuma

umudun ertesi


Çok yıllar önce, henüz Superonline World Club elit bir yerken, oradan bir arkadaşım bir yazı yazmıştı. "Ya umudun ertesi..." diye soruyordu... Artık ne SWC kaldı, ne de o yazı elimde... Yine de umudun ertesini hep düşünürüm.

İnsanoğlu, hep birşeyler düşünür, hedefler, umar... Bir yere erişmek için koşar durur... Düşünmediğimiz bir şey var. Umuttan sonra ne gelir? Yani umduğumuza eriştiğimiz zaman? Mutlu olur, oturur, keyfini sürer miyiz? Hiç sanmıyorum. Zannımca şunlardan biri bekler bizi umudun ertesinde:
  • Yeni bir hedef, yeni bir umut, yeni bir koşu
  • Hayal kırıklığı
  • Can sıkıntısı
  • Başa dönme özlemi
Bana mı has, umudun ertesine yönelik bu umutsuzluk? Karamsar mıyım? Paradigmalarım var mutlaka... En azından, ardındaki beklentiler buysa, umduğuma erişme şansım pek yok...

Bugün bahçemizi düzenledik, taş döşedik, merdivenleri yaptık, ahşap masamızı kurduk, sandalyeleri minderledik... Yarın sabah umudun ertesine uyanacağız, masamızda oturup manzarayı seyredip çayımızı yudumlayacağız.

Yeni umutlara yelken açmadan önce umudun ertesinin tadını çıkartacağız...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

istikrar ile ilgili alıştırma

Gerçekten yapabilirseniz durun ve dinleyin... O anda orada olmayan kaç kişi ile kavga ediyorsunuz? Hiç değilse etkisi olmayan tepkiyi kaldırabiliriz belki?

istikrar


Özünde kaya gibi, dağ gibi durmak... Ancak bir bakıyorsunuz, koskoca dağlar bile etkileniyor dalgalardan, oyuluyor zaman içinde... Yine de ben hayatta karşılaştığım etkiler karşısında kolay şekillenen biri olmasam diyorum kendi kendime...
Tamam, rüzgar gülü gibi rüzgarın estiği yerden söylemiyorum belki türkümü, ama özellikle önem verdiğim insanların görüşlerinden, olumlu-olumsuz yargılarından çok etkileniyorum.
Önyargı konusunda yazmıştım daha önce... Bir de ilk intiba var. Bir insanla karşılaşmadan önce onunla ilgili duyduklarınız, o kişi ile ilgili ilk intibanızı da çok etkiliyor, ya da benimkini etkiler en azından. Şimdi dönüp geçmişi incelediğimde, bakıyorum da en yakın arkadaşlarımdan ikisinin berbat bir ilk intibaları vardı üstümde...
Bazen kızıyorum kendime, birileri hakkında ne denmiş olursa olsun, insan 0'dan başlamalı yargı üretmeye en azından...Bir şans vermeli... Eh, ben vermişim ki o iki insan yakın arkadaşlarım olmuşlar. Buna da şükür.
Gelelim istikrara.
Çocuk eğitiminde çok önemli mesela.
İzin vermediğiniz şeye vermeyeceksiniz, verdiğiniz şeye de sonradan kızmayacaksınız en azından. Çok basit.
Ama öyle olmuyor işte... Bazı anlarda keyfiniz o kadar yerinde oluyor ki, tutup da laf söylemek istemiyorsunuz. Tam tersi, bazen de sadece başında durmaya sabrınız, vaktiniz olmadığı için son derece zararsız bir isteği reddedebiliyorsunuz. İşte en büyük kıyamet de orada kopuyor.
Ama en çok kaprislere karşı isterdim istikrarlı bir tavır takınmayı. Bilmelerini isterdim "Bahar buna pabuç bırakmaz." Yapamıyorum. Bir an bakıyorsunuz umursamaz bir tavırdayım, bir süre sonra yaltaklanma modunda, sonra üzülme, acıma, çeşit çeşit... Böyle olunca dengesizin dengesi, terazinin kefesi şaşıyor...
Ne yapalım koca dağlar bile duramıyor dalganın karşısında... Benim de kafam karışık bu gece. Bu yazı da böyle oluversin.

3 Mayıs 2009 Pazar

kurban rolü

“Böyle oldu” yu, “Böyle istedim” e dönüştürmek, ümitsizliği yenme gücüdür.” Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, Ayrıntı Yayınları, 1999, s. 316
diye iletmiş Ayşe blogunda.
Hayatımızda ne kadar çok kurban rolü oynadığımızın farkında mısınız? Kendimizle yüzleşmek istemediğimiz hemen her konuda izlediğimiz tutum: Düşman dışarda.

Bunu ben yaptım.
Ben böyle istedim.
Yapmam gerekirdi ama yapmak içimden gelmedi.
Bu kadar basit aslında.
Ama dürüstlük istiyor, kendine karşı dürüstlük en başta.

Ben varım.
Düşünerek, hissederek, etki-tepki göstererek varım.
Herşey kendi varlığımızı kabul etmekle başlıyor.
Kendimizi de olduğumuz gibi kabul etmekle, çünkü içimizde dialektik gereği iyi de var kötü de, karanlık da aydınlık da... Hürmüz ve Ehrimen gibi sürekli savaşta olmasalar da, varlar...
Çünkü ben varım, insan.

farklı olmak ile ilgili alıştırmalar

Siz hangi durumlarda farklı olmayı, hangi durumlarda benzer olmayı tercih ediyorsunuz?
Farklı olmak için neler yapıyor ya da neleri ön plana çıkartıyorsunuz?
Farklı olursanız/ olmazsanız ne olur?

farklı olmak

Her insan farklı olmak ister ve insanları farklı olmaktan çıkartan en önemli ayrıntı da budur sanırım. Bazen de benzer olmak isteriz, özellikle de sorunlarımızla. Bizim yaşadığımız sıkıntıları, duyguları başkalarının da yaşıyor olduğunu bilmek rahatlatır içimizi...

Sanırım bu nedenledir benzer insanların bir arada olmaktan hoşlanması, sonra da birbirlerinden çok farklılarmış gibi davranmaya çalışmaları.

Peki farklı olmak adına ne yapıyorum? Çok komik, ama mesela popüler kitapları okumuyorum. Neden? "Ben o kadar farklıyım ki, herkesin beğendiği kitapları beğenmem." Beğenirsem ne olur? Sıradan olurum. Zaman içinde farkettim ki, okumamakla kaçırdığım ne çok kitap olmuş. Allah'tan sonradan dönüp okumaya zaman ayırmışım bazılarını.
Peki başka ne yapıyorum farklı olmak için, şimdilerde özüme döndüm, örgü örüyorum. Neden? Çünkü genel olarak belli bir eğitim görmüş kariyer kadınları pek bilmiyor bu tip işleri... Ama eskiden kalma bazı kayıtlar (muhtemelen evlilikle ilgili olmalı) dantel örmekten uzak tutuyor beni. Bu da enteresan.
Eskiden saçımı maviye boyar, yeşil oje falan sürerdim.
Peki ben farklı olmazsam ne olur?
  • Sıradan olurum
  • Daha aşağıda olurum (değersizlik, yarıştayız ya)
  • Beğenilmem, ilgi çekmem
  • Aptal olurum/ sanılırım (ben zeki olmalıyım, bu da bir farklı olma yolu)
  • İlginç olmazsam, sevdiklerimi etrafımda tutamam (sevilmeme korkusu, değersizlik)
Benim sevilmek için başkalarının ilgisini çekmeye ihtiyacım yok, ben zaten seviliyorum. Ben zaten sevgiyim.
Ben tam olduğum halimle değerliyim ve sevilmeyi hak ediyorum.
Ben kendimi seviyorum.
Ben beni beğeniyorum ve bana değer veriyorum.
Ben kendimin ilgisini çekiyorum.
Ben herkesle bir olduğum halimle değerliyim.
Ben kendimi her halimle kabul ediyorum.
Ben kendimi her halimle seviyorum.

20 Nisan 2009 Pazartesi

seyahat etmek üzerine

Her seyahat, yeni boyutlara götürür beni. Sanki yeni bir yaşama doğuyormuşum gibi... Birkaç gün öncesinden başlar doğum sancıları... Bir telaş, biraz tedirginlik... En belirgin tedirginlik: "Acaba birşey almayı unutuyor muyum?" Şemsiye de almalı mıyım? Bir çift ayakkabı daha? Endişeler, sürekli liste tutmalar...

Farkettim ki, bu telaş ve tedirginlik, bir gerginlik de yaratıyor üstümde. O anda sordum kendime, beni geren ne diye? Çok ilginç, farkettim ki, sanki bir kıtlık diyarına seyahat ediyorum. Acaba orada yağmur yağsa, bir şemsiye satan bulunmaz mı? Ya da altına sığınacak bir saçak yok mudur, gideceğim memlekette? Kirlenen elbiseler yıkanamaz mı?

Daha eskiden otelde kalırken, mutlaka atıştıracak birşeyler koyardım çantama, sanki çok aç uyanıp yiyecek birşey bulamayacağım, kıvranacağım açlıktan.

"Neden," diye sordum kendime, "bu kadar kolay bulabileceğim eşyalar için neden bunca tedirginlik?" Yokluk korkusu, aç kalma korkusu, muhtaç olma korkusu... Kimbilir nerelerden kalma kayıtlar.

Oysa ki bolluk ve bereketi biz yaratıyoruz. İhtiyaç duyduğumuz herşey bize kendiliğinden gelir.

Bıraktım tedirginliği, bir sırt çantası yeter bana seyahat etmek için, gerisini orada düşünürüm...

Kıssadan hisse: Ben seyahate çıkıyorum, 1 hafta kadar yokum yani :)

18 Nisan 2009 Cumartesi

cinsiyet ayrımcılığı ile ilgili alıştırmalar

Kendinizde ne çeşit kayıtlar var, siz de bunları listeleyin... En az 15-20 dakika yazın... Sonra herbir madde ile ilgili olarak o kaydın günlük hayatınızı nasıl etkilediğini düşünün. Kaydı iptal edin ve olumlusu ile değiştirin...
En azından gün içinde kendinize veya çevrenize ayrımcılıkla ilgili nasıl enerji yaydığınızın farkında olun...

cinsiyet meselesi

İnsan kendinde olmayanı tanıyamaz... Kendi yapmadığını bilemez... Çok iddialı bir laf, ama doğruluk payı olmalı... Nil Avunduk*, bir seminerinde bu konuyu şöyle açıklamıştı... Eğer ingilizce bilmiyorsanız, yanınızda biri ingilizce konuşurken, "aaa, ingilizce konuşuyor." diyemezsiniz... Biraz olsun aşina olmanız lazım yani, tanı koyabilmek için...

Ben etrafıma baktığım zaman, bol bol cinsiyet ayrımcılığı görüyorum. Herşeyden önce rol bölüşümleri var... Kadın yemek yapar, temizlik yapar, erkek tamirat yapar, araba ile ilgilenir falan filan... Kendimizi içine soktuğumuz rollerden şikayetçi olabiliriz, ama rol varsa ayrımcılık da vardır...

Benim çevremde duyarak yetiştiğim bazı paradigmalar:
  • Kız çocuklar daha çalışkan olur

  • Erkek çocuk, anneye daha düşkündür

  • Erkekler ağlamaz

  • Yuvayı dişi kuş yapar

  • Çocuk da yaparım, kariyer de... (hiç bunu diyen erkek gördünüz mü?)

  • Cennet annelerin ayağı altındadır

  • Erkek adamın erkek çocuğu olur

  • Kız çocuk anneye daha yakın olur

  • Kadının yeri kocasının yanıdır
Bunlar en basitleri, ama bu inançları duyarak, tekrarlayarak yetişiyoruz.

Oğluma masal okurken farkettim bir de... Hep kötü kalpli cadılar ve iyi kalpli prensesler var da... Erkeklerin rolü çok daha basit masallarda... Erkek ya yakışıklı prenstir (iyi ya da kötü olduğu belli değil) ya da basiretsiz kral/ baba (pamuk prensesin ya da kül kedisinin babası gibi). Masallarda kötü kalpli, hinlik düşünen bir erkek yoktur... Hatta aslında erkeklere başrol bile verilmemiştir klasik masallarda... Araştırmak lazım ilk günaha bir gönderme olabilir tabii...

Kendimde ne çeşit ayrımcılık notları var, bunları da sorgulamam lazım:
  • Çocuğu anne yetiştirir, baba çocukla zaman geçirir

  • Kadının yükselmesi ve iyi maaş alması, erkeğinkinden zordur

  • Modern kadın ev işlerine daha uzaktır (bu da rollerin yıkılması yönünde zayıf bir paradigma)

  • Kadınlar birbirlerini çekemez, araya kıskançlık girer

  • Rahat bir hayat yaşamak için erkeğin iyi bir geliri olması lazım (ben kazanamıyorum ya)

  • İyi bir evlilik için kadının fedakarlık yapması gerekir

  • İyi bir evlilik için kadın kocasını "çaktırmadan" idare etmelidir (becerikli kadınlar, sizi saygı ile anıyorum burada)

  • Yalnız, boşanmış kadınlar araba kullanmaya daha düşkündür (onları taşıyacak bir kocaları yok ya... Bak sen derinlerdeki şu saçma kayıtlara)
Bakar mısınız, daha ben kendi içimde bu kadar saçma kayıtla yaşarken etrafımda cinsiyet ayrımcılığı olmasın da ne olsun...

Ben cinsiyet ayrımı yapmayı bırakıyorum.

Ben yaratılanların eşit olduğunu, bir olduğunu kabul ediyorum.

Ben herkesle birim.

"Kadın olduğum için hayatım daha zor olacak" zihnimi iptal ediyorum.

"Kadın olduğum için erkeklerden daha fazla sorumluluğum var" zihnimi iptal ediyorum.

Ben kendimi kadın olduğum halimle seviyor ve kabul ediyorum.


17 Nisan 2009 Cuma

yargı ve önyargı


Aslında hayatımızı yönlendiren, algılarımızı etkileyen çok önemli iki konu... Hep kötü olduklarından bahsedilir, oysa onlar olmadan hayatı normal akışında devam ettirmek bizi çok zorlar, hareket kabiliyetimizi çok kısıtlar... Karar verme aşamalarımızda yargılar ve önyargılar olmasa ne kadar zorlanırız...

Yine de dikkat etmem gereken husus bir yargı / önyargı sahibi olmamak değil, yargılarımda esnek olmak sanırım... Hayat deneyimlerle dolu, seçimler pek çok... Bu nedenle olsa gerek seçimlerimizi kolaylaştırmak için bazı yargıları kullanıyoruz...

Bu yargıların bazıları toplumca kabul edilen konular bazıları ise tamamen bize özel...

Herşeyden önce, eskiden tanıdığımız insanlarla ilgili yargılarımız var... Mesela eski bir lise arkadaşımız ile ilgili, düşünün ergenlik dönemindeki aşırı hormonal halimizle, onun o aşırı hormonal, kendini ispat halindeki durumunu yargılamış ve onu kafamızdaki bir çerçeveye oturtmuşuz... Aradan geçmiş 20 yıl... O köprünün altından kimbilir ne kadar su akmış... Ama biz hala onun o sivilceli ukala kız olduğunu sanıyoruz... Oysa tıpkı onun gibi ben de yeni bir insanım...

İlkokuldan bir arkadaşım vardı... Benden çoooook önce evlendi ve benim aklımdan bile geçmezken çocuk sahibi oldu... Ben çok para kazanan bekar bir gezginken, o evinde çocuk bakıp "delilikler" yapıyordu... Bense kendimce "onu olduğu gibi" kabul etmiştim... Son görüşmemizin üzerinden sanırım 8 yıl falan geçti... Şimdi çocuklu bir ev hanımı olarak baktığımda kendimi aynı "delilikleri" yaparken buluyorum... Bu şartlar altında baktığımda içim soruyor:
- Ben onu hiç anlamadan yargılarken
- O beni sadece severek misafir ederken
- Bana dönüp kafasınının içindeki buluttan bahsederken
- ve ben onu gerçekten hiiiiiiiiç anlamazken
neler hissetti acaba? Anlamamı bekledi mi?
Şimdi hayal meyal yakalıyorum bazı anları, bugün bana zor gelen bazı anlarla onun o zaman, daha 26-27 yaşındayken nasıl başettiğini yakalamaya çalışıyorum...
Algılarım yargılarımla ne kadar meşgulmüş, hiçbirini hatırlamıyorum...
Belki bugün olsa onu anlayacağım, ama acaba o şimdi kendi ile aynı sorunları yaşayan bu kadını ergenlik çağında bir kız sahibi çalışan bir kadın olarak anlayacak mı?

Yargılarımız yaşadıklarımızı etkiliyor, yaşadıklarımız da yargılarımızı.

Böylece rönesansa ön ayak olmuş bir sözün içi bende de biraz daha doluyor:
"Ben insanım. İnsana özgü olan hiçbirşey bana yabancı değil."

Emek ve Ödül



Vakt-i zamanında Grup Yorum'un bir türküsünde duymuştum: "Emek zayi olmadan sızlar mı yürek?" Hani güzel şeylere ulaşmak hep çaba gerektirir. Emeksiz yemek olmaz. Biz böyle öğrendik. Oysa yeni yeni adapte olduğum köy yaşamına bakıyorum... Bakımsız bahçe önümüz... Dağ taş ot bitmiş... Egeliler bilirler, turp otu, hardal otu, ebegümeci, radika, ısırgan, iğnelik bol bol... Sarmaşık, göbelek mantarı, ararsan bulunuyor... Haşla, kavur işte yemek...

Güzel bir bahçemi istiyorsun, o otlardan vazgeçmek gerekiyor, işte yüreğin sızladığı an... Hatta biraz sebze yetiştirmek için güzelim papatyalardan, gelinciklerden vazgeçmek zorundasın...

Bu bir çelişki... Evet, emekle güzel şeyler elde etmek mümkün, domates, biber, patlıcan gibi :) Ama her seçim de bir vazgeçiş... Çoğu zaman, nelerden vazgeçtiğimizi bilmeden seçimler yapıyoruz aslında... Bize çirkin görünenin içindeki güzeli göremediğimizden belki de...

İki arada bir derede kaldığımız durumlar daha çok iki ucu b..lu değnek gibi... İki güzellik arasında seçim bence çok daha zor...

Evet, kendi ektiğin domatesi yemek güzel, ama Allah'ın ısırganı da güzel anacım...

6 Nisan 2009 Pazartesi

Sorumluluk ya da mutluluk


"Ben kimsenin mutluluğundan sorumlu değilim." Hatta "ben herkesi kendi mutluluğunu yaratmakta serbest bırakıyorum"... Bence çok çarpıcı 2 cümle... Fatih Koçak'ın 3. kitabından*.

Bu sorumluluk denen şey çok enteresan bir icat... Yapmak istemediğimiz pek çok şeyi neden yaptığımızın sağlam bir kılıfı... Bir insanı övmek istersek, "Sorumluluk sahibi" deriz... Yani güvenilir, sizi satmaz, yarı yolda bırakmaz... Ama ya o şeyleri yapmak istemiyorsa...

Yani ne bileyim benim ne gibi sorumluluklarım var?
  • iyi bir anne olmak (bu konu çok derin, ayrıca irdelenmeli)
  • hergün yemek yapıp ev ahalisini doyurmak (sonra da elimde tabak, oğlumun peşinden koşmak, yemeyeceği 2 lokmayı ağzına tıkmak için)
  • ortalığı derleyip toplamak (neden? kimsenin kendi bardağını kaldıracak vakti yok mu benden başka)
  • tutumlu olmak (demek benim beğendiğim ama gereksiz olan birşeyi almaya hakkım yok => ben kendime yeterince değer veriyor muyum?)
  • yakınlarımı arayıp nasıl olduklarını sormak (aramazsam gücenirler)

Ya bunları yapmazsam ne olur? Bazen hayat durur gibi geliyor. O gece evi toplamadan yatarsam sanki sabah perisi gelip evimin kapısına çarpı atacak "işte burası, dağınık kadının evi", eeee... İşte, ben yetersizim, evimi bile toplamaktan acizim. Bunları yapmamak için geçerli bir mazeretim olmalı... Al sana hasta olmak için bir neden daha...


Oysa hayatın her anından keyif almak, kendimizi mutlu etmek en büyük sorumluluğumuz... Ben mutluysam, herşey nasıl da kolay akıyor... Ama içimdeki şeytan hiç susmuyor ki, "bugün yat sen, yarın var yaaaa... o işler üstüste binecek, altından kalkamayacaksın." Hatta bununla da kalmaz, ev ahalisine karşı da doldurur beni... "Sen toplamazsan iyice yüz bulur bunlar... O bardak, bir toplama bak, günlerce orada kalır..." sonuç, iyice duman olmuş ben... Her geçişimde o bardak sanki el sallıyor bana: "Ben hala buradayım." Fırtınanın güç topladığından habersiz zavallı ev halkı, birazdan duman olacaksınız...

Sahi, ben neden girmiştim bu sorumluluk işine, haaa... hatırladım, ailemi mutlu bir yuvada yaşatmak için... Afferim bana, bak ne iyi oldu. Demek ki neymiş?

"Ben kimsenin mutluluğundan sorumlu değilim." Hatta "ben herkesi kendi mutluluğunu yaratmakta serbest bırakıyorum"...

Amin.

* http://www.kelam.com.tr/products.asp?cat_id=2

2 Nisan 2009 Perşembe

Eyvah, oğlum zehirlendi

Annelik biraz da her dem suçluluk duygusu çekmek. Ben suçlanma korkusu üzerinde uzun süredir çalışıyorum. Yine de dün akşam oğlum kusmaya başladığından beri farkettim ki, pek de üstesinden gelememişim. Çocuğunuzun başına gelen her şeyde içinizden bir ses konuşmaya başlıyor mu sizin de:
  • Bak, işte hava ısındı diye çorabını hemen çıkartmayacaktın.
  • Evde yemek yedirseydin keşke, ne vardı dışarda yedirecek el kadar çocuğu.
  • O kazağı giydirdin fazladan üstüne, terledi işte, üşüttü sonunda.
  • Vitamini eksik geliyor, üzüm verseydin ya bu ikindide...

Falan filan... Özetle hepsi benim suçum...

Herkes kendi seçtiği rolü oynuyor, çocuğum da olsa, onun da seçimleri, onun da yaşamdan alacakları var. Öncelikle bunu kabul etmeliyim.

  • Ben yaşadıklarımı tam ve olduğu hali ile kabul ediyorum.
  • Ben oğlumun bir birey olarak tam ve bütün olduğunu kabul ediyorum.
  • Ben yaptığım ve yaşadığım herşeyi onaylıyorum.
  • Ben kendimi tam olduğum halimle kabul ediyor ve seviyorum.
  • Ben her halimle varım.

Bu da nereden çıktı şimdi? Tabii ya, asıl soru:

Oğluma birşey olursa bana ne olur?

Çok önemli bir soru. Altında yatanlar kesinlikle deşilmeli.

Ben sorumun cevabını buldum... (Ben oğlumsuz yok olurum.) Varın bu defa da siz çalışın bu konuda...

Sevgiyle...

1 Nisan 2009 Çarşamba

Rüyalar

Bazıları "ben hiç rüya görmem" dese de, pek çoğumuzun unutamadığı en az 1-2 rüyası vardır. Bilim adamlarına göre herkes düzenli olarak rüya görüyor, sadece bazılarımız bunları hatırlayamıyor. Rüyaları hatırlamak bir disiplin ve dikkat istiyor. (Teknikleri var, isteyene anlatırım.)

Rüyalar nasıl algılanıyor diye merak ettim, ekşi sözlükten baktım. İşte aşağıda birkaç eğlenceli yorumu da paylaşıyorum:

belkide umutların bi anlamda bilinç altı kaosunda oluşması ve istem dışı ilerlemesiyle beyinde oluşan görüntüler ve istek yada hayallerle beslenen yaratığın, biz uyuduğumuzda; sıra bende modu uyanışı.takii biz uyanana kadar (mortician, 06.10.1999)

uyurken sıkılmıyalım diye gördügümüz seyler (painmiss, 15.05.2000 01:37) rüyalar beynin boş vakti için eğlence değildir, önemli bir görevi vardır. bilgiyi indexlemeye ve kısa zamanlı bellekten uzun zamanlı belleğe geçmesini sağlarlar (tabi buna değer bulduklarını,ki i$bu değerlendirmeyi de bilinçaltı yapar) bu bağlamda rüyalar geleceğin habercisi değil geçmişin hatırlatıcısıdır (trenchkot, 08.12.2000 22:02 ~ 20.09.2002 02:11)

Bazılarımız rüyaları kehanet olarak algılıyor, bazılarımız günün özeti (zihin rüyaları). İslamda da rüyanın önemli bir yeri var. İstiare çalışmaları, bir nevi yol gösterici olarak kullanılmakta.

Ancak bence çok açık ve net olan birşey var ki o da rüyaların, bilinçli zihnimizle bastırdığımız iç sesimizin bizimle konuştuğu anlar olduğu. Bastırdığımız duygular, en gizli arzularımız rüyalarda engelsizce su yüzüne çıkabilirler, tabii ki kişinin yüzleşebileceği, taşıyabileceği halleri ile. Bu nedenledir ki rüyasunucu (bilinç üstü) bazı semboller kullanır. Kimi zaman rumuzlar, kimi zaman benzerlikler, kimi zaman gizli anlamlar. Bu semboller herkes için farklı olabilir.

Mesela köpek sembolü, kimileri için dost anlamı taşırken, kimileri düşman olarak yorumlarlar. Ya da çok genel geçer bir yorum daha, kız bebek, kızgın (kötü) haber denir, kız evlatların çocuktan sayılmadığı bir kültürün izdüşümleri. Benim için aynı anlama gelmez mutlaka.

Gelmek istediğim nokta, rüyalara dikkat edin. Önemli mesajlar taşıyabilirler. Yarın için değil, kehanet için de değil, sadece kendinizi tanımak için.

Rüyanızı nasıl okuyacaksınız?
Öncelikle "ne hissettiğinize odaklanın. Rüyada ne hissettiniz, uyanınca ne hissettiniz? Ama dikkat, "ne düşündünüz" demiyorum. Ya da "ne hissetmeniz gerekirdi" de demiyorum. Bilinçli zihninizle irdelemeyin. Sadece ne hissettiğinize odaklanın. Ana tonu buradan alacaksınız zaten...

Daha sonra sembollere geçin. Rüyanın belli başlı unsurları nelerdi? Bu unsurlar hakkında genel duygularınız ne? Sever misiniz? Korkar mısınız? Eğer kişiler varsa, o kişiler kim, sizin için ne ifade ediyor? Yine kişilerle ilgili olarak, isimlerin bir anlamı olabilir mi? Ör. rüyanızda gördüğünüz kişinin adı Sevil ise, bu sizin sevilme ihtiyacınızı vurguluyor olabilir, ya da Songül ise, bir işe son vermeniz anlamına geliyor olabilir. Seda, duyduğunuz birşey ile ilgili olabilir.

Bir örnek üzerinden gidersek, diyelim ki rüyada Sevil size değerli bir yüzük verdi ve siz de bu durumdan sıkıntı duyarak uyandınız.
Öncelikle, neden sıkıldınız? Bunu düşünün.
Sevil kimdir? İş arkadaşınız mı?
Yüzük sizin için ne ifade ediyor? Sevginin ifadesi mi? Değerli olması mı? Güç mü?
Bu sorulara vereceğiniz cevapları birleştirin, okumanız artık anlam kazancaktır.

Bu rüyanın olası bir okuması:
İş hayatınızda bir terfi ile yüzyüzesiniz, bununla değerli olacağınızı düşünüyorsunuz. Değerli olursanız sevilir, iş yerinde kabul görürsünüz, ancak kendinizi bu terfiye hazır hissetmediğiniz için o yüzük size ağır geliyor ve sıkılıyorsunuz.

Ancak bundan çok daha farklı anlamları da olabilir. Üzerinde zaman harcayın, bulacaksınız.

Tatlı rüyalar...

27 Mart 2009 Cuma

kurtarma zihni ile ilgili alıştırmalar

Birine birşey verdiğinizde karşılığında ne aldığınızı düşünün.

Tanrıcılık oynamak ya da kurtarma zihni

Bu sanırım mutlu etmeye çalışmanın bir adım ötesinde... Birilerine kurtarmaya çalışmak. Basit bir sadaka vermek bile olabilir. Borç vermek, öğüt vermek, akıl vermek...
Ben bunları genellikle kurtarma zihni ile yapıyorum. Sonra da kendimi çok iyi hissediyorum. O kişinin hayatında anlamlı bir farklılık yarattığımı düşünüp seviniyorum.

Ne komik. Aslında "biz neye hazırsak o da bizim için hazırdır." yani "benim ihtiyacım olan birseyi evren bana zaten tam da ihtiyacım olan zamanda verir."
Hangi kanaldan verir, ona kalmis.
Demek ki biz vererek tanrıcılık oynayanlar sadece aracılarız. Doğru zamanda doğru yerde olmakla sadece sonsuzlukta bir zerreyiz.

Mor Yıllar (Color Purple) diye bir film var. Amerika'da zenciler ve beyazlar arasında kölelik ilişkilerine değinen bir film. Orada çok çarpıcı bir sahne vardı. Varlıklı bir beyaz kadın, otomobilini kullanamıyor, kontrolden çıkmasın diye zenciler arabaya atlayıp kontrole almaya çalışıyorlar. Kadın korkuyla bağırıyor: "Ben size hep iyilik ettim, hep sizi savundum, ama kötülük buldum, bana neden saldırıyorsunuz?" vs. Durumun kesinlikle farkında değil. İyilik ettim diye yaptığı kötülüklerin farkında değil. Çünkü zencileri kendine eşit görmüyor.

Bu verme- alma olayının altında yatan tuhaflık işte burada. Eşit olmama hali. Hatta atasözü bile olmuş: "Veren el alan elden üstündür" Tanrıcılık oyunu işte tam burada başlıyor.
Oysa "ben herkesle birim"
Adaletteki anlamı ile eşit değil, BİR. Tasavvuftaki gibi BİR.

Ben herkesle birim.

Sadece oyundaki rolüm farklı, o kadar.

Mutlu etmek - alıştırmalar

OLma haline geçin.
Ne zaman içinizden biri için birşey yapmak geçse, özellikle de o kişi sizden bunu istememişse, durun ve sorun kendinize: "Ben bunu neden yapmak istiyorum?"
Rüşvetçiliği bırakalım artık. Sevilmek için rüşvet vermemize gerek yok ki, biz zaten sevgiyiz. Sevgiden geldik, sevgiye gidiyoruz.

mutlu etmek

Bu gece çok klişe birşey yazayım dedim... "Herkesi mutlu edemezsiniz." Eee, bunu zaten biliyoruz, kaç defa yaşadık, ama akıllandık mı? HAYIR.

Peki o zaman soru şu: "Neden hala insanları mutlu etmeye çalışıyoruz?"

Kimileri, insanları mutlu edince mutlu oluyorum diyerek geçiştirebilir tabii ki.

Ben kendime baktığımda bazı nedenler buldum aslında...

Herşeyden önce, eğer insanların hoşuna gidecek birşey yaparsam beni severler ya da sevmeye devam ederler. Bu enteresan... Yani düşünün, zaman zaman annenizin sevgisi bile koşullu geliyor size.. Sanki onun beklentisine uymazsanız sizi bir daha sevmeyecekmiş gibi.

Bu zaten başlı başına bir konu. "Eğer ....'ı mutlu etmezsem artık beni sevmez" zihnimi iptal ediyorum, şu anda ve sonsuza dek, tüm zaman, mekan ve boyutlarda.

Ama bunun da altına indiğimde daha başka bir konu daha var. İnsanlar beni severse ne olur? Daha güçlü olurum. Evet, daha GÜÇLÜ.

Güçlü olma takıntısına ayrıca değinmek istiyorum, yine de nelerin altında güçlü / Güçsüz oyunlarının olduğunu gördükçe şaşırıyorum. Titizlikle bu konunun üzerinde çalışılmalı.

Ben kendimi güçsüz olduğum halimle seviyorum.

25 Mart 2009 Çarşamba

Olma hali ile ilgili alıştırmalar

Durun, evet, sadece durun.
Kendiniz için birşey yapmaya niyet ettiğinizde sadece onu yapın.
Diyelim ki kitap okumaya karar verdiniz ya da çay içmeye, oturun ve çayınızı yudumlayın. Çayın rengine bakın, kokusunu duyun, sıcaklığını hissedin, tadının keyfine varın.
Bu arada kendinizi gözlemleyin. Kendi kendinizi o çaydan/ kitaptan zevk almak konusunda nasıl engellediğinizi farkedin. İsterseniz aklınıza gelen şeyleri/ yapılacak işleri not edin, ama ayırdığınız süreyi tamamlayın.
Daha sonra listenizi gözden geçirebilir, aklınıza gelen onca şeyin neden sizi kendiniz için birşey yapmaktan alakoyduğunu düşünebilirsiniz.

24 Mart 2009 Salı

Mükemmellik ya da olma hali

"Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır. Önemli olan; hayatta, en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır."
Platon
Diye bir e-posta düştü mesaj kutuma... Fikrimde bir sürü izdüşümler yarattı. Bunlardan ilki de mükemmel olma takıntısı. Kimbilir kaç kişi vardır aramızda kendini mükemmeliyetçi olarak tanımlayan. Nedir mükemmeliyetçilik? Sanırım asla tatmin olmama hali ile kendine dinlenme izni vermeme hali denebilir. "Yapılması gereken işler" diye tanımladığımız anlamsız işler topluluğunun ertelenemez olduğunu hissetme hali de denebilir.
Ben artık kendime, kendi olma halime şans tanımaya kararlıyım.
Bu ne demek?
Şu demek:
Kahvemi yaptım, elime aldım, salona doğru ilerlerken aklıma çamaşırları asmadığım geldi. "Hadi asayım, kahvemi sonra içerim" demiyorum. "Şu anda benim kahve içme zamanım, çamaşırlar 10 dakika bekleyebilir." diyorum. Bunun ne kadar zor olduğunu anlayabiliyor musunuz? Bir kahve içme süresinde insanın aklına ne kadar çok acilen halledilmesi gereken anlamsız iş gelebilir, hiç denediniz mi? Sonuç, soğumuş kahve, dinlenmemiş siz ve asla bitmeyen işler.
Ben kendimi seviyor ve değer veriyorum.
Ben kendime zaman ayırmayı hakediyorum.
Benim herşey için yeterli zamanım var, kahve içmek için bile... :)

23 Mart 2009 Pazartesi

Hastalıkta ve sağlıkta


Oğlum 15 gün kadar hastaydı. Çok ateşlendi, bazı geceler başında beklemek gerekti. Bu da ister istemez beni hastalıklarla ilgili düşünmeye itti: Neden hasta oluyoruz?

Bir kere hasta olmak hiç de iyi birşey değil. Mi acaba?

Çocukluğumu düşünüyorum, hasta olunca annemin benimle ilgilenmesi çok hoşuma giderdi. Hatta kardeşim hasta olunca, "keşke ben hasta olsaydım" diye düşündüğüm olurdu. Demek ki, ilgi çekmek için hasta oluyoruz. Bazen de işten kaytarmak için, bazen de "geçerli bir mazeretimiz olsun" diye. Yıllarca çektiğim migren ağrılarını ben bilirim. Sırf işimi değiştirecek cesaretim olmadığı için.

Peki çocuğum hasta olunca ne hissettim? Yani klişe annelik lafları olarak değil, bunun altında yatan ne hissettim? İlk defa anne olduğumu hissettim. Bu ne demek şimdi? Yani çocuğumun kayıtsız şartsız bana muhtaç olduğunu hissettim. Yanıma gelip mahsun mahsun oturması, ona sarılmamı istemesi gizliden gizliye mutlu etti içimin bir yanını.

Evet, bu da hastalığa davetiye çıkartmanın bir yolu, tabii bu kişinin de belli bir altyapısı varsa. Çocuklarımızın her zaman bize ayna tutmak görevini yerine getirdiklerine inanıyorum.

Hastalıkların altında bir ilgi çekme yatıyor olabilir, güçlü olma hali de yatıyor bence. Yani anneme istediğimi yaptırabilmenin bir yoluydu hasta olmak ya da istemediğimi yaptırmamanın.

Korktuğumuz bazı şeylerden kaçış olabilir.

Kimi zaman ne kadar "güçlü" olduğumuzun bir göstergesidir belki de. Yani "bakın ben ne zorluklara göğüs gerebiliyorum" der gibi.

Benim ilgi çekmek için hasta olmaya ihtiyacım yok.
Benim değerli olmak/ sevilmek için hasta olmaya ihtiyacım yok.
Ben kendimi seviyor ve değer veriyorum.
Ben, benimle ilgileniyorum.
Benim güçlü olmak için hasta olmaya ihtiyacım yok.
Ben gücümü içimdeki sevgiden alıyorum.
Ben hayatımı sağlıklı geçirmeyi seçiyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...