31 Aralık 2010 Cuma

Yeni yıl yazısı

İtiraf ediyorum, yeni yıl bana hiçbir şey ifade etmiyor. Ne 2011 için umut doluyum, ne de 2010'dan sıkıldım gitsin artık diye bir durumum var. Yepyeni bir başlangıç yapmak istemiyorum hayata. Statükoyu korumaktan yana tercihim bu sene...

Ne kocaman kocaman güzellikler istiyorum hayatımda, ne başarı, ne ev, ne araba... Sadece olduğum gibi kalmak istiyorum. Artık koşmak istemiyorum, düşmek, kalkıp yarışa devam etmek istemiyorum. İlerlemek, engebeli hayat yolunda tırmanmaya devam etmek istemiyorum.

Sadece durmak istiyorum, sadece huzur istiyorum.

Değişmek istemiyorum, sadece kendimi ve dünyayı olduğu hali ile KABUL edebilmek istiyorum.

Mücadele için güç, tahammül için sabır istemiyorum, OL'AN'ı tam olduğu haliyle KABUL etmek istiyorum.

Aramak istemiyorum, aradığımın zaten içimde olduğunu bilmek istiyorum.

Sevdiklerimle olmak istemiyorum, tüm sevdiklerimin zaten içimde olduğunun farkındalığına geçmek istiyorum.

Para, mal, mülk istemiyorum, evrenin bolluğuna kucak açmak istiyorum.

Herşey için yeterli olduğumun, olduğum halimle eksiksiz TAM olduğumun bilincine varmak istiyorum.

Zenginliğin, eğlencenin, başarının, çarenin zaten ben olduğumu hatırlamak istiyorum.

Ölmeden ölmek, yeniden doğmak istiyorum.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Söz vermek

Çocuk sahibi olanlar bilirler, çocuklarımıza söz vermek konusunda son derece ketum davranırız, yani en azından eşim ve ben öyleyiz, çünkü çocuklar verdiğiniz sözü asla unutmaz... Genellikle evde diyaloglar şu şekilde gelişir:
- Anne bana ... alır mısın?
- Bilmiyorum, bakarız.
- Ama çok istiyorum, eğer şöyle şöyle olursa alır mıyız?
- Söz vermeyim şimdi, o anda durum müsait olursa belki alırız.

Hatta çok basit konularda bile, unuturum kaygısıyla kesin bir söz vermemeye gayret ederim, aksi takdirde yalancı olmaktan başlayıp uzunca devam eden ithamlar silsilesi ile karşılaşmak var.

Söz çok önemlidir, söz taahhüttür... Oysa gündelik hayatta, tutamayacağımız demiyorum, tutmayı asla düşünmediğimiz ne sözler veriyoruz.
- Bize de bekleriz.
- Tabii, neden olmasın, geliriz.

- Aaaa, hani beni terfi ettirecektiniz?
- Bu sene kısmet olmadı, seneye inşallah...

- Bizim markanın ürünlerinden almaz mıydınız?
- Şimdi var evde, bir dahaki alışverişte alırız...

Daha neler neler...

Evren de küçük çocuklar gibidir aynı. Bahaneleri anlamaz, şartların değiştiğini, kibarlık için o anda öyle söylediğinizi, karşı tarafı üzmek istemediğinizi anlamaz. Sözleri bilir sadece, o sözlere göre hazırlığını yapar...

Asıl soru şu, neden tutamayacağımız sözleri veriyoruz? Neden kısaca "Hayır" diyemiyoruz?
- İçim şu anda oraya gitmek istemiyor.
- Şu anda seni dinlemek istemiyorum.
- O marka peyniri almayı hiç düşünmüyorum.
- O terfiyi ben burada olduğum sürece ... alırsın.

O sözleri vermesek bize ne olacağını zannediyoruz?

Hangi korkularımızı mutlu etmek için veriyoruz tutmayı bile düşünmediğimiz bunca sözü?

Söz ağızdan bir kere çıkar...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Duraklamalar

Bir an geliyor ki, "yeter artık," diyorum, "daha fazla çalışmak istemiyorum. Oyuna geri dönmek istiyorum ben." Yine bildik korkularıma sarılıp yatayım biraz daha. "Yeterince temizlemedik mi içimizi? Yetmez mi?" diyorum bir an.

O sırada bir arkadaş içimdeki sesin yerine geçiyor, bir satırla yolumu hatırlatıveriyor bana:
"Mevlana der ki: Kötü bir döneme girdiğinde ve herşey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde sakın pes etme, çünkü işte orası gidişatın değişeceği yer ve zamandır..."

Biliyor içim aslında, duvara dayanmış gibi olsam da biliyorum, tam da bir sıçramanın arefesinde olduğumu, atacağım adımla biraz daha değişeceğimi, özümdeki sevgiyi biraz daha net hatırlayacağımı.

Duraklıyorum, çünkü eskiler daha tanıdık geliyor, ne de olsa yıllarca onlarla yatıp onlarla kalktım. Oyun tatlı geliyor. Ama oyunu biliyorum, sonu yok.

Sıkılmadık mı hep aynı oyunu oynamaktan?

14 Aralık 2010 Salı

Kendini Affetmek

Yıllar önce bir sohbet esnasında kayınvalidem bana kendini hiç sevmediğini söylemişti. O ana kadar bu konuda hiç düşünmediğim için olsa gerek epey şaşırmıştım. İnsan kendini nasıl sevmez?

İçimdeki yolculukla tanıştığımdaysa kendi kendimi suçladığım, zayıf ya da başarısız bulduğum pek çok AN olduğunu gördüm hayatımda. O AN'larda kendimi hiç de sevmediğimi farkettim. Hatta oğulcuğum hatırlatmıştı bana birgün kendini sevmenin önemini...

Zaman geçti, hayatıma dokunan insanları bir bir affetmeye başladım. Hepsinin bana korkularımı, bilinçaltı kayıtlarımı görmem için rehberlik yapan arkadaşlar olduğunu farkettim adım adım. Herbir adımda daha da kolaylaştı bir sonrakini affetmek... Lakin içimin köşelerinde gizlenmiş bir kayıt vardı: "En zoru insanın kendini affetmesi" diye...

Çalışmalarda ilerledikçe küçük ödülleri ile birlikte yol da sarplaşmaya başladı gibi geliyor bana. Farkındalık arttıkça daha derinlere inmek gerekiyor belki de...

Her neyse, bu haftasonunu biraz tatsız yaşadım, bazı olaylar oldu ve nihayetinde bugün kendimi isyan noktasında buldum: "NEDEN BEN?"

Bu kadar çalışıyorum, içimi temizleme yolunda bu kadar yol katediyorum, tamam, kabul daha çok yol var yürüyecek, ama bir ben değilim ya, neden bunlar benim başıma geliyor. Anladım ben, ilerliyorum yolumda sevgiyle. Neden hala beni CEZALANDIRIYOR evren?

Bağırdım, isyan ettim, ağladım, sakinleştim. Sonra cevap, daha doğrusu soru geldi:

KENDİNİ AFFEDEBİLECEK MİSİN?

Evet, işte yanıt bu. Eğer siz haketmediğinizi düşünüyorsanız, kim sizi cezalandırabilir? Eğer evrende suç ya da ceza yoksa, sadece SEVGİ varsa, tek yapılacak kendini affetmek değil midir?

Kendinizi affetmeden sevebilir misiniz? Güzel şeylere layık görebilir misiniz?

İlk olarak "kendini affetmek zordur" zihnimi iptal ediyorum, şu anda ve sonsuza kadar, tüm zaman, mekan ve boyutlarda. Ben kendimi kolaylıkla affederim, çünkü aslında affedecek birşey yok.
Ben kendimi affetmeyi başlatıyorum.
Ben kendimi tam olduğum halimle KABUL'ü başlatıyorum.
Ben SEVGİ olduğumu hatırlamayı başlatıyorum.
Hatırlayışa doğru bir adım daha...

9 Aralık 2010 Perşembe

AN'lar

Bazen hayatın içindeki ufak AN'lardadır değişim. Her zaman yaptığınız bir şeyi yapmadığınızda ya da "hayatta yapmam" dediğiniz bir şeyi yaptığınızda, alışkanlıklarınızı bıraktığınızda.
"Her sabah çayımı içmeden uyanamam" diyen birinin "Ben çaysız da enejiğim." diyebildiği AN'da değişim var. Bağımlılıkları bırakmak için ufak bir adım.
"Asla tek başıma yorgana nevresimi geçiremem" demeyi bırakıp "Ben nevresimi takmak için yeterliyim." dediğiniz AN'da değişim var. Belki yalnızlık korkunuzdur sevgiye dönüşen.
Bir film izlerken kötü karaktere bakıp "Herkes ve herşey sevgi" geçer bir AN aklınızdan, herşeyin rol olduğu içinize işler.
Eşinizle kavga ettiğiniz, herşeyin sarpa sardığını düşündüğünüz bir AN'da, OL-AN herşeyi "en kötü" noktasına kadar KABUL ettiğiniz AN'dadır değişim, çaresizliği, yetersizliği, yalnız kalmayı, düzensizliği, yok olmayı KABUL ettiğiniz AN'da.
Hiçbir şeysiz, çırılçıplak sadece BEN olarak VAR olmayı KABUL ettiğiniz AN'da.

AN'dadır küçük mucizeler ve inanıyorum ki, her yolun sonu SEVGİ, her yolun sonu KABUL.
Kendinizi onayladığınız AN'dadır onaylanma.
Kendinize değer verdiğiniz AN'dadır değerlilik.

Siz kendinizi sevdiğiniz AN'da "seni seviyorum, iyi ki varsın." diye bağırır arkadaşınız ardınızdan.

Durarak akışa izin vermektir AN'da olmak.
Akışla birlikte ilerlemektir değişim, çabasız, zahmetsiz.
İçini görmektir görüş, kendini bilmektir biliş,
Kendini KABUL etmektir SEVGİ,
Herkesin OLduğu gibi OLmasına izin vermektir saygı.

Her AN yeni bir seçim AN'ıdır, fark AN'dadır, değişim oradadır.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Tesadüfler

Tesadüf diye birşey yok, bunu biliyoruz. Yine de ben her geçen gün, bana içimi işaret eden bu hoş "tesadüflere" şaşırmaya devam ediyorum.

Reiki Master eğitimini aldığımda gördüğüm Hitler karmasına "Ne güzel" diyen hocalara sormuştum, "Bunun neresi güzel?" diye... Şimdi anladım.

Geçenlerde bir bankanın çağrı merkezi ile konuştum, bir sorun vardı. Telefonu kapattım, bütün konuşma bir yana, söylediğim bir cümleye takıldı aklım. Tam olarak yalan olmasa bile, gerçek olduğunu kendime bile ispat edemeyeceğim bir genellemeydi tam olarak söylediğim. "Şimdi ben bunu neden söylemek gereği duydum?" diye sordum içime. Banka personeline derdimi anlatmıştım oysa ki, bu ilaveyi yapmama gerek yoktu.

Neden söyledim şimdi ben bu yalanı?

Anladım ki, bilinçaltımda "büyük başın derdi büyük olur." diye bir kayıt varmış. Ama sevgili egom bunu tam da şöyle tersine çevirmiş: "Benim büyük dertlerim olursa büyük (güçlü) algılanırım." Bu nedenle derdimi büyük göstererek önemli olmaya çalışırmışım, büyük büyük laflar eder, büyük büyük şikayetler yaratırmışım...

Yani, ben bana sorun çıkartan o bankaya şükrettim. Ben orada söylediğim o yalana şükrettim. Şükrettim ki, içimdeki bu kaydı gösterdi bana.

Tıpkı, beni kızlar tuvaletinin önünde beklemek yerine erkekler tuvaletine girip işini halletmeye karar veren oğlumun içimdeki kaybetme korkusunu tetikleyerek çocukluğumdan kalan çocuk kaçırma ile ilgili berbat kayıtlarımı bana göstermesine şükrettiğim gibi.

Sonra bir iş için beklediğim bir e-postayı aldım. Çok sevindim, çok heyecanlandım. Meğer yanlış kişiye gönderilmiş mesaj. Eskiden olsa çok üzülürdüm herhalde. Bu defa sordum kendime "Ben bunu neden yaşadım?" O çok sevindiğim AN'a baktım, içindeki bayram eden korkularımı gördüm. Dönüştürdüm hepsini. Yanlış adrese gönderilen o mesaja şükrettim, içimde varolduğunu bile bilmediğim o korkularımı bana gösterdiği için.

İşte tüm bu tesadüfler nedeni ile yazıyorum buradan:
Yanımda kayınvalidesini çekiştiren tüm dostlarım, varlığınıza şükrediyorum.
Aldatma hikayelerini benimle paylaşan komşularım, iyi ki varsınız.
Otobüste okuduğu yolsuzluklar ile ilgili gazete haberini gözüme sokan beyefendi, önünüzde saygı ile eğiliyorum.

19 Kasım 2010 Cuma

Kilo vermek

En azından benim etrafımdaki bayanların genel sorunu kilo vermek... Zayıf ya da şişman, sanki herkesin genel derdi fazla kiloları... Bu uyarılara kulak asmayan ben artık kendimi gün-be-gün kilo alırken buldum. İçime sormanın varti geldi de geçiyor yani...

Öncelikle kilo vermek ile ilgili kayıtlarıma bir bakayım:
- Kilo vermek zordur.
- Bir yaştan sonra kilo vermek daha zordur.
- Spor yapmadan kilo vermek imkansızdır.
- Kilo vermek kolay olsa da verdiğin kiloda kalmak zordur.

Harika, bu kayıtlarla kilo verilmesine imkan yok zaten, bunların hepsini iptal ediyorum. Benim için zor diye birşey yok, ben kolaylıkla kilo verebilirim...

derken, "Hayır," diye bağırıyor içimden bir kayıt, "ya, durmam gereken yerde duramazsam?" Yani gereğinden fazla kilo verirsem?

- Çok zayıf olmak sağlıksızdır. (hastalık korkusu)
- Çok zayıflar çirkindir. (beğenilmeme, tercih edilmeme)
- Çok zayıf olursan çocuk doğuramazsın. (bana neyse bundan :P ) (soyunu sürdürememe, yok olma)
- Çok zayıf olanlar daha sinirlidir.

Evet, ben çok zayıf olmayı da kabul ediyorum, ama dengede olmayı seçiyorum.

Peki kilolu olanlar nasıldır?
- Tonton (sevilmeme)
- Yaşlı (Yaşlanma korkusu)
- Sevimli (sevilmeme)
- Sakin

Temizlenecek ne çok şey var. Bir de atasözlerimize ve deyimlerimize bakalım, orada da cevherler var tabii
- Bir dirhem et bin ayıp örter.
- Yemeğin salçalısı, kadının ......
- Balıketi
- Ayva göbek

Ama tüm bunların altında bir de yemek bağımlılığı var tabii. Onun altını deşince neler çıkar ayrı bir yazım konusudur, yine de ipucu vermek gerekirse şunu sorun kendinize:
- Kuş sütü bile eksik olmayan mükellef bir sofra hazırlayınca kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
- Ya size böyle bir sofra sunulunca?

Ben kolaylıkla ve rahatlıkla dengeye geliyorum.
Benim kilo vermek ya da kilo almak için çaba göstermeme gerek yok.
Benim örtecek bir ayıbım yok, ben olduğum halimle tam ve bütünüm.
Ben sevgiyle varım.
Ben güvendeyim.
Ben sevgiyim...

Sevgiyle kalın siz de...

26 Ekim 2010 Salı

Şimdi ben neden öfkelendim?

Bizi çileden çıkartan olaylar vardır ya, hani çığlık çığlığa bağırmak isteriz. Bazen haince planlar kurarız intikam almak için, ya da o kızdığımız kişiyi karşımıza alır defalarca konuşmalar yaparız, saatler süren. Her birinde başka bir noktadan "lafı gediğine oturtan".
Öfkeniz tamamen geçtikten sonra, hiç dönüp baktınız mı o sahneye "Ben şimdi burada neden delirdim?" diye. Tavsiye ederim bir bakın. Bazen öyle komik nedenler yatıyor ki altında.

Evle ilgili konular bazen çok kızdırıyor beni mesela. Hani bardakların ortada bırakılması, çorapların yere atılması falan gibi tanıdık konular... Sorup durdum kendime, "şimdi bana ne oldu?" diye. İşte kendimle yaptığım konuşma:
- Düzenim bozuldu.
* Düzenin bozulursa ne olur?
- Herşey karışır.
* Herşey karışırsa ne olur?
- İşler içinden çıkılmaz olur?
* Öyle olursa ne olur?
- Kaybolurum.

Nasıl yani? Ortada 1 bardak kalırsa ben kaybolacağımı sanıyorum. İnanılmaz.
Ben kendi yolumu kendim bulurum.
Benim yolumu bulmam için düzene sarılmama gerek yok.

Ya tartışmalar? En ateşli tartışmaların ortasında derin bir nefes alıp "Peki," demeyi denediniz mi hiç karşınızdakine, "ben yenilmeyi kabul ediyorum."
Hiç sordunuz mu içinize, "ben bu tartışmada yenilirsem bana ne olacağını zannediyorum?" diye?

Ben kendimi güçsüz olduğum halimle kabul ediyorum.
Ben kendimi yenilmiş halimle seviyorum.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Herşeyin zıddı

Malum, oyunun adı dualite... Herşey kendi zıddını içinde barındırır. Yani okulda bize anlatılan hali ile eğer ölüm olmasaydı, yaşamın ne demek olduğunu bilemezdik, hiç karanlık olmasaydı aydınlık nedir anlamazdık, vb...

Bu aralar temizlemeye çalıştığım her sahnede cezalandırılma korkusu çıkıyor karşıma. En başta da "Allah cezalandırır." imgesi... Farkettim ki, cezalandırılma korkusunu çalışıyorum, ama yanıbaşında da takdir edilmeme korkusu çıkıyor. Yani takdir edilmek istiyoruz, o güzel, ama cezalandırılmak kötü... Dualite...

Cehennemi istemiyorsak eğer, maalesef cennetten de vazgeçmemiz gerekiyor bu durumda... Mutlak sevgi için ceza kadar ödülden de vazgeçmek.

Peki bu kavram yeni mi? Çoooooook eski:

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver anları
Bana seni gerek seni...

Yunus Emre

6 Ekim 2010 Çarşamba

Bir kıtlık yaratmak

Sevgimizle olduğu kadar zihnimizle de yaratım yapıyoruz... Aklımıza gelip başımıza gelen tüm o fena şeyler bu yaratımdan kaynaklanıyor, deriz ya hep. İşte ben bunu yaşadım.

Şimdi malum, şu naylon torba kullanmayalım da doğayı koruyalım akımı var. Benim de aklıma yatıyordu bu iş, israftan kaçalım, ne olacak bir bez torba atıvermeye bakar bu iş falan diye...

Son zamanlarda da çantamda bez torbam büyük bir gösterişle çıkartıveriyorum alışveriş merkezlerinde falan... Bas bas bağırıyor altından egom, ben de hizmet ediyorum ona farkında değilim tabii:
- Ben kültürlü ve bilinçli bir anneyim.
- Doğayı koruyorum, sosyal sorumluluğumu yerine getiriyorum.
- Ben sizden daha duyarlı bir insanım.
- Üstelik planlı- programlı ve organizeyim.

Bez torbam çantamda aslında ama market alışverişlerimi internetten yapıyorum falan aslında eve giren naylon torba miktarını en fazla yarı yarıya azaltabilirim bu hareketle diye de düşünüyordum içten içe...

Ta ki...

Evde 3 tane naylon torba kalmadığını farkedene dek.

Matematiksel olarak bu torbaların evde tükenmesine imkan yok. Hani eve giren naylon torba miktarı harcama miktarı ile kıyaslanınca, benim hala torba atıyor olmam falan lazım... Ama yok. Torba kıtlığına girdik.

İşte Evren'den güm diye bir mektup. Her türlü ego girişimi kıtlıkla sonlanmaya mahkumdur. Yapılan hareket sözde iyi niyetli bile olsa, korku motivasyonu ile atılmış her adım, bizi evrenin bolluk ve bereketinden, sevgi yolundan uzaklaştıracaktır.

Herşeyden önce

- Ben kültürümden, bilincimden ve anneliğimden güç almayı bırakıyorum.
- Hiç kimseyi veya hiçbir şeyi kurtaramayacağımı kabul ediyorum. Herkes kendinden sorumludur, herkes kendini kurtarmakla yükümlüdür.
- Ben geleceği öngörmeye çalışmaktan, önlem almaktan vazgeçiyorum. Ben An'da yaşamaya ve An'da olmaya geçiyorum.

ve son olarak da

Ben EVREN'in bana sunduğu her türlü bolluk ve bereketi KABUL ediyorum, naylon torba olsa da.

26 Eylül 2010 Pazar

Sil baştan...

Toscana'daydım, yeni döndüm... Oradayken, küçücük köylerden geçtik... Ormanın içinde, ıssız dağ başınlarında kaleler, villalar gördüm... "Oralarda yaşasam yok olurum." gibi hissettim. En yakın market kilometrelerce uzakta, ölüyorum desen sesini duyan olmaz. Yok olma korkusu çalıştım uzun uzun... "Ben heryerde varım." deyip durdum içimden...

Bir de Etrüskler var tabii Toscana deyince... M.Ö. 800 yılı ile M.Ö. 100 yılı arasında var olmuşlar kabaca... Sonra da aniden tarih sahnesinden silinip gitmişler... Yani yok olmuşlar... Bunu ben demiyorum, Etrüskler hakkında birşeyler anlatanlar kullanıyor bu kelimeleri...

Yani gezim bol miktarda
- Silinip gitmek
- Var olmak
- Yok olmak
- Zaferini tarihe yazmak
gibi kalıplarla geçti.

Gerçekten yok oluyor muyuz? Silinip gitmek ne demektir? Ya da tam tersi, kalıcı olmak tarihe geçmek ne demektir? Gerçekten anladığımız anlamda kalıcılık var mıdır?

Ben silinip gitmeyi kabul ediyorum.
Ban kalıcı olmak için fani olana tutunmaya çalışmayı bırakıyorum.
Ben içindeki sonsuzluğu fark ediyorum.
Ben varım.
Ben herhalimle ve her yerde varım...
Ben sevgiyim.
Kalıcı olan özdür.
Öz sevgidir.

12 Eylül 2010 Pazar

Fanatizm

Günlük hayatımızın içine kadar giren Fransızca kökenli bir kelime Fanatizm. Türkçe sözlüğe göre karşılığı Bağnazlık. TDK şöyle açıklıyor bu kelimeyi: "Bir kimseye veya bir şeye aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlılık, bağnazca davranış." Oysa biz ne kadar seviyoruz fanatizm kelimesini, bağnazlık'tan uzak durmaya çalıştığımız kadar hem de :)

Ekşi sözlükte de şu şekilde açıklamış bir arkadaş:
"belli bir gruba,bir cemaata dahil olmak, yalnız kalmamak diğer insanlardan izole yaşamamak için insan içgüdüsünün getirdiği gereksiz bir olgudur.ayrıca fanatizm aklı az çalışan ya da aklını az çalıştıran bedenlerde çok tehlikeli bir silaha dönüşebilir:(bkz:fasizm), (bkz: holiganlik). buket uzuner'in dediği, "yanlızlığın yaratıcı gücünü tanımayanlar, kendileriyle asla tanışamazlar" gibi fanatikler birey olmanın ne demek olduğunu anlayamayacakları gibi, kendi özlerinin derinliklerinde ne yattığını bilemezler ve hiçbir zaman gerçekten ne hissettiklerini ve ne istediklerini kestiremezler. bir anlamda "führer denkt für uns alle (lider bizim için düşünüyor)" edasıyla odun gelip odun gidecekler."

Şimdi, nelerde fanatizmin örneklerini görüyoruz, mesela takım tutmada en çok, ardından milliyetçilik geliyor, parti tutmak mesela. "Benim ülkem, taşı toprağı altın.", din var bir de. Her türlü konuda ahkam kesip dinle ilgili soruları duymak dahi istememek, cevapsız kalınca rahatsız olmak.

Fanatizm iyi gibi geliyor kimi zaman, örneğin tuttuğunuz takım şampiyon olunca. Çocuk gibi seviniyor insan, kimi zaman göz yaşlarına engel olamıyor.

Yine de hep akılda kalması gereken bir nokta var. Bizi üzen, kızdıran konular kadar, bizi durup dururken aşırı bir sevinç haline sokan konular da çalışma konusudur. Genellikle tatmin olan bir korkumuz sırıtmaktadır altında:
- Başarısızlık
- Güçsüzlük
- Değersizlik
- Yalnız kalmak
- Dışlanmak

Dün milli basketbol takımımız yarı finali geçti, bugün final oynayacak. Çok sevindik tabii. Facebook bir anda "DEV adamlarla" ilgili yorumlarla doldu. Bunlar arasında sevinç nidaları varken, bazıları beni çok düşündürdü. Hiç yorum yapmadan bir kısmını aşağıya kopyalıyorum.

- Dünya duy sesimizi, bu gelen TÜRKLERİN ayak sesleri....
- Semih Erdenin Son Saniyede Yaptığı Hareket Kayıtlara Blok Olarak değil; Osmanlı Tokadı Olarak Geçsin! :)
- Ey amerıka sozum sana; yarın 4. Element tahta:) ıle ı$ın var...
- Durant yarın ishal olsun inşallah!!!
- ıste 12 dev adam tarıh yazıyor.turkuz gucluyuz dunyaya kapak olsun turkıyenın sesı
- TÜRK OLMAKTAN GURUR DUYDUĞUM BİR GECE DAHA !
- Turkiye: The invincible!!!

Ben kendi fanatizmimi görmeye ve onu sevgiye dönüştürmeye niyet ediyorum.

10 Eylül 2010 Cuma

Bir ölümün ardından

Bir yakının ölümü, o ölümü paylaşan kişilerin en derin korkularını alevlendiren bir kibrittir sanki. Nilgün Abla'nın cenazesi de dev bir aynaydı benim için. Bir kere her ölüm "zor" ölümdür kalanlar için. Bu defaki genç ölümü...
Etrafım korku dolu sözlerle dolu, izledim cenaze merasimini...
- Annesinin hayatı bitti. (Anneler için çocuklarının ölümü çok acı)
- Çocukları ömür boyu eksik kalacaklar. (Yarımlık, eksiklik)
- İyi ki vaktiyle evlenmiş de çocuk yapmış hiç değilse o mutluluğu tattı. (çocuğu olmasaydı boşa hayat geçirmiş olacaktı)
Gidene veda etmek önemli, bedenin boş bir elbise olduğunun, ruhun ebedi olduğunun kabulü açısından önemli bence...

Bir de hayat için ibret dolu çıkarımlar yapılır cenazelerde. Yaşam gailesinin boş olduğu, fani dünyanın aldatıcı yanları, didişmelerin bırakılması gerekliliği konuşulur. Hayattaki önceliklerin tekrar gözden geçirilmesinden dem vurulur.
Tanıyan-tanımayan, seven-sevmeyen herkes ağlar, ağlayamayanlar "acaba ayıplanır mıyım?" kaygısı ile etrafa bakar, bazısı gözlük takar ardında gizlenmek için.
Mutlaka ölenin arkasından güzel birşeyler söylenir, "yarın benim arkamdan da söylensin" umuduyla çoğu zaman.
Dini inançlar gözden geçirilir, "yarın cehennemde yanar mıyım?" fikri geçer akıldan.

Her durumda bir tanıdığın ölümü korkularımızı açığa çıkartır, önemli bir fırsattır bu açıdan. Benim gördüklerim şunlardı örneğin:
- Kaybetme
- Ölüm / Yok olma
- Cezalandırılma
- Yargılanma
- Sevilmeme
- İsraf
- Eksiklik
- Yalnız kalma

Sevgili Nilgün Abla, seni hiç tanımadım, ama umarım oyunun bu sahnesinden zevk almışsındır. Umarım derslerin güzel geçmiştir. Senin şu anda sevgiye dönmüş olduğunu biliyorum. Oyunun dışına çıkışınla bize bizi gösterdiğin için sana teşekkür ediyorum. Önünde sevgi ile eğiliyorum... Seni sevgi ile uğurluyorum.

7 Eylül 2010 Salı

Bayram

Gösteriş

"Bu yazı iPhone için Facebook aracılığı ile gönderildi." diye yazıyor ya Facebook'ta, ya da "Bu mesaj Blackberry ile gönderilmiştir." diyor e-postaların sonunda. Buna takmıyorum da, buna takanlar var, oradan dikkatimi çekiyor. Diyorum ki, "bu telefonları o kadar para verip alanlar mı gösteriş meraklısı, yoksa buna takanların mı damarında akıyor o zehir?"

Demek ki, aynamda gösteriş çıktı. Hani gerçekten hiç gösteriş meraklısı olmadım gibime geliyor, demek öyleymişim.

Ben nerelerde gösteriş yapıyorum?
- Bilgim ve genel kültürümle
- Ailemle
- Okuduğum okullarla, çalıştığım iş/ şirketlerle
- Çalışmamakla
- Köyde yaşamakla, herkesin yapamadığını yapmakla
- Kendime özen göstermeme cesaretimle

Ben neden gösteriş yapma ihtiyacı duyuyorum?
- Beni güçlü/ farklı hissettiriyor

Farklı olursam ne olur?
- Daha da güçlü olurum
- Sıradan olmam, koyun olmam

Koyun olursam ne olur?
- Sürüde kaybolurum
- Dikkat çekemem, ilginç olmam

İlginç olmazsam ne olur?
- Sevilmem
- Kabul edilmem
- Mutlu olmam

Beni ben seviyor ve kabul ediyorum.
Benim mutlu olmam için dışardan kabul görme ihtiyacım yok.
Ben kendi yolumu kendim buluyorum.
Ben kendimi seviyorum.
Ben her halimle kabulüm.
Ben her halimle sevilmeye layığım.
Benim var olmak için dışardan görülmeye ihtiyacım yok.
Ben zaten varım.

Sevgili Gösterişçiler,
Bana beni gösterdiğiniz için size teşekkür ediyorum, önünüzde şükranla eğiliyorum.
Ben sizi seviyor ve sevgi ile kabul ediyorum.
Ben yargılamayı bırakıyor ve olanı tam olduğu hali ile kabul ediyorum.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Suçlanma ve altından çıkanlar

Ev hanımlığı ile başlayan süreçte anneliğin ilginç bir boyutu ile karşılaştım: Suçluluk

Oğlumun her hastalığı benim suçlanma korkumu harekete geçiren bir düğmeydi sanki. Hatta o kadar ki: "Bu çocuk çok hastalandı." diyen herkese "Ne yani, ben çocuğuma iyi bakamıyor muyum?" diye haykırmak istiyordum. Oğlan hasta oldu, ben suçlanma korkusu çalıştım...

Sonuç, suçlanma korkum o kadar hafifledi ki, insanlar artık benim için beni aklar oldular. Mesela geçenlerde arkadaşlarla tatildeyiz, akşam Deniz kusmaya başladı, tabii arkadaşlar da fikir üretmeye... Biri "başına güneş geçti belki" diyor, bir başkası "Olamaz, başında şapka olan tek çocuk Deniz'di." diyor. Benim savunmaya geçmeme bile fırsat vermediler. Dedim, evet, çalışmalar işe yarıyor...

Bir korku etkisini azaltınca altından başka bir korku çıkıyor. Tıpkı soğan kabuğu soyar gibi hissediyorum kendimi...

Deniz yine hasta, ama bu defa nerede yanlış yaptığımı düşünmüyorum, neyi eksik yaptığımı düşünüyorum. Daha mı iyi, his pek de farklı değil. Ancak zannımca hata yapmak suçlanma ile bağlantılıyken eksik yapma yetersizlik ile alakalı. Yani üstbenim öyle söylüyor. Bu aralar saat kurup gece kalkıp Deniz'in üstünü örtme hissime zor mani oluyor, bir yandan da yetersizlik korkusu çalışıyorum.

En sonunda bunladım, sordum içime: "Deniz bu kadar sık hasta olmaktan ne zaman kurtulacak?" diye. Ne dese beğenirsiniz: "Onun sağlıklı olması ile övünmeyi bırakınca."

BAŞARI

Çocuğun sağlıklı olması bir başarı kriteri yani benim için, iyi mi... Güç, aşağılanma da işin içinde yani.

Ben Deniz'in ayrı bir birey olduğunu kabul ediyorum.
Ben onun yoluna saygı duyuyorum.
Ben anne olarak yeterliyim.
Ben Deniz için yeterliyim.
Ben yeterliyim.
Ben kendimi onaylıyorum.
Ben oğlumun sağlık durumundan güç almayı bırakıyorum.
Ben kendimi yetersiz halimle seviyorum.
Ben kendime yetersiz olma izni veriyorum.
Ben kendimi yetersiz halimle kabul ediyorum.

3 Eylül 2010 Cuma

iş hayatı - ev hayatı

Çalışma konusu beni buraya sürükledi...

Ben çok başarılı olursam bundan kimler zarar görür? - Eşim ve oğlum

Ortada bir çalışan anne sendromu var sanki.

Başarılı olursam kimin önüne geçeceğimi zannediyorum? - Eşimin

İşyerimde huzur olursa ne olur? - Evimden uzaklaşırım, eve gelmek istemem.

İş hayatını ev hayatının rakibi olarak görüyormuşum anladım ki:

- İşyerinde başarılı olan insanların mutsuz bir ev hayatları vardır.
- Çalışan kadınlar çocuklarına ve ailelerine yeterli vakit ayıramazlar.
- Ailesinde problem olanlar işlerine daha sıkı sarılır.
- İş hayatı bir güvencedir, güvenceden yoksun olanlar ona sığınır.
- Kadının yeri ailesinin yanıdır.
- Kadın her durumda ailesini ön plana almak zorundadır.

Ne güzel kayıtlar değil mi? Hayatta kalmaya imkan yok. Kat-i, sert, alternatifsiz.

Güç sevgiye karşı ( ! )

Ben başarılı bir iş kadını olursam bana/ aileme ne olur?

- Ailem tarafından sevilmem (sevilmeme korkusu)
- Ailem tarafından onları ihmal etmekle suçlanırım (suçlanma korkusu)
- Aileme yeterli sevgi veremem (güç=> başarılı olmak için duygusuz olmak gerekir)
- Eşim, çocuğum mutsuz olur (bağımlılık)
- Yalnız kalırım (yalnızlık korkusu, dışlanma korkusu)
- Aileme yeterli zaman ayıramam (yetersizlik korkusu => başarılı olmak için gereğinden fazla çalışmak gerekir)

Ben kendime başarılı olma izni veriyorum.
Ben hayatımdaki herşeyi dengeleyebilirim.
Ben kendime istediğim şeyle istediğim kadar ilgilenme izni veriyorum.
Ben iş ve aile hayatını bir arada yürütmek için yeterliyim.
Ben her koşulda sevilmeye layığım.
Ben kendimle beraberim.
Ben benimle yeterliyim.
Ben sevgiyim.
Ben yalnız ve tek başıma tam ve bütünüm.
Eşim/ oğlum yalnız ve tek başına tam ve bütün.
Eşim/ oğlum kendileri için yeterli.
Ben eşime/ oğluma bensiz mutlu olma izni veriyorum.
Ben güçlü ya da güçsüz olduğum halimle tam ve bütünüm.
Benim hayatımda sevgiye her zaman yer var, çünkü sevgi benim içimde.
Benim sevgiyi dışardan almama gerek yok, çünkü sevgi benim içimde.
Ben sevgiye izin veriyorum.
Ben kendime sevgiyle akma izni veriyorum.
Ben sevgiyi kabul ediyorum.

iş yaşamı ile ilgili çalışma

- Ben çok başarılı olursam bana ne olur?
- Ben işyerinde huzurlu olursam bana ne olur?
- Ben çok başarılı olursam bundan kimlerin zarar göreceğini sanıyorum?
ve tabii Özlem'in eklediği
- Ben çok başarılı olursam kimin önüne geçerim zannediyorum?

2 Eylül 2010 Perşembe

İş yaşamı

Kardeşimin canı sıkkındı biraz. "Reiki yollayayım sana" dedim. Bugün oturdum, Reiki gönderiyorum, kendimi kaybetmişim, "Dur biraz da aurasına destek vereyim" dedim... Onun için dileklerde bulunmaya başladım bir yandan da:
- Zorluklarla mücadele için güç,
- Dayanmak için direnç

Bir anda ağzımdan çıkanı kulağım duyuverdi. Şifa mı gönderiyorsun, savaşa mı hazırlıyorsun kızı? Reiki gibi bir sevgi enerjisini bile "Güç" hastalığına alet edebiliyor insan.

Hani biz enerjiyi/ şifayı yollardık da gerisine karışmazdık?
Hani sevgi müdahale hakkını getirmezdi?

Neyse, buradan başka bir yere atlamak istiyorum. Hemen arkasından düşündüm, "ben bunları neden söyledim?" diye. Bunlar benim hangi alandaki kayıtlarım? Tabii ki iş yaşamında başarılı olmak...

İş yaşamı ile ilgili ne kayıtlar var bende:
- İş yaşamında başarılı olmak için dayanıklı olmak gerekir.
- Herkes sana çelme takmak için bekler.
- İşverenler sürekli haksızlık yaparlar, çıkarlarınız sürekli çelişir.
- İşyerinde mutlu olmak mümkün değildir, sadece katlanmak vardır.
- Hep kendinden aşağı insanlar üstün olurlar.
- Yükselmek için yetenek değil yalakalık gerekir.
- Tahammül sınırlarını zorlarlar.

Bu kayıtlarla insan ne başarılı olabilir, ne de başarıyı takdir edebilir. Sürekli huzursuzluğu, çekişmeyi teşvik eden, gücü yücelten kayıtlar bunlar, kim bilir ne zamandan kalma. Hatta daha da ileri gidersem, iş yaşamında başarılı olanları da aşağılayan bir kısır döngü söz konusu. Bu kayıtlar baki kaldığı müddetçe, kendime iş hayatında başarılı olma izni vermem mümkün değil.

Anladım ki, bu kayıtlarla, insanın mutlu, huzurlu, çevresi ve kendisi ile barışık, yeteneklerini göstererek, takdir ederek ve edilerek çalışabileceği bir iş yaratmam zaten imkansız.

Ben bu kayıtlarımı iptal etmeye niyet ettim.
Ben iş yaşamının getireceği huzur, barış ve kendini gerçekleştirme hissini kabul ediyorum.
Ben sevgiyi işyeri de dahil olmak üzere her yerde hissediyorum.
Ben herkesle bir olduğumu kabul ediyorum.
Ben işyerindeki ve her yerdeki sevgiye kendimi açıyorum.
Ben çalışma ortamı ve huzurun bir arada bulunamayacağı düşüncemi iptal ediyorum.
Ben bana sunulan huzuru sevgiyle kabul ediyorum...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Almadan vermek

“Karşılıksız vermek Allah’a mahsus.” demişler… Neden acaba?

Ben vermeyi çok sever(d)im. Hediyeler, eşyalar, bağdan bahçeden mahsüller… Durmadan birilerine bir şeyler verir haldeyim… Karşılıksız (!) tabii…

Yani? Maddi karşılık beklemeksizin… Oysa her verme içinde bir karşılık barındırıyor deştiğimde… En basitinden korkulara karşı:

  • Sevilmek (sevilmeme korkusu)
  • Geleceği garanti altına almak, hani yarın da bana yardım ederler (güvensizlik)
  • Gruba kabul edilmek (dışlanma korkusu)

Bunlar ilk anda fark edilenler… Bunları elimden geldiğince kestim zaten… Ama bu korkular dışında da yine "sözde" karşılık beklemeden vermelerim var. Mesela, üzümler oldu bağda… Bir defada 10-15 kg üzüm… Ye, pekmez kaynat, sirke yap bitmez… Dağıttım eşe dosta… Karşılıksız mı? Ya da şöyle sorayım,

bana ne faydası oldu? -Evdeki mahsül çürümedi, vicdanım rahat (ziyan zihni)

İş hayatındaki promosyonlar? –devamlılık garantisi

Çocuğun okuluna götürdüklerim? – ilgiyi satın almak

Düşünüyorum, bu anlamda, karşılıksız bir şey vermek mümkün değil… Eninde sonunda “içinizi rahatlatan” bir çıkarınız var.

Herşey bir alışveriş mi? Böyle mi kalacak? Ya da veermekten tamamen mi vazgeçmeli? Bilmiyorum, bunun altından bir şeyler çıkacak…

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Dürüstlük ile ilgili çalışmalar

- Ben dürüst olursam bana ne olur?
- Nerelerde/ hangi durumlarda dürüst olmakta zorlanıyorum?
- Her durumda dürüst olan insanlar neler yaşar?

Çok uzun bir çalışma var önümde...

Dürüstlük

"Zafere giden her yok mübahtır." Ahlaki açıdan tartışılsa da uygulamada "zararsız" olan halleri hep kabul gören bir teoridir. Yani yarışı kazanmak için rakibimize çelme takmayız ya da bunu ahlaki açıdan yanlış buluruz, ama arkadaşlarımızla yemeğe çıkacakken oğlumuza "işe gidiyorum" demekte bir terslik olduğunu düşünmeyiz.

İlk gençlik yıllarımda aileme "Arkadaşlarla, Tuğba'nın doğum gününü kutlamak için yemeğe çıkacağız." demek yerine "Arkadaşlar bu akşam içmeye gidiyor, ben de gidebilir miyim?" dediğim için hiçbir yere gidemedim üniversite arkadaşlarımla... Oysa ne kadar da "zararsız" bir yalan, değil miydi? Ya da çocuğun okulunu bahane etmek yerine "canım köye gitmek istemiyor" dediğim için eşimle çok tartıştık. Halbuki, ailede tatsızlık olmadan çözmüyor mu sorunu "çocuğun okulu"?

Hep kendimde bir eksikli mi bu diye düşünüyordum. Politikadan yoksun mu doğdum acaba ben?

Dün sevgili dostum Ebru ile sohbet ederken konu açıldı. Güzel bir bakış açısı aktardı Ebru bana... Sanırım Doğan Cüceloğlu'ndan bir alıntı. Aklımda kaldığı kadarı ile aktarmaya çalışacağım. A ile B'nin olduğu bir ortamda, A'nın B'ye hediye ettiği bir kolye olduğunu biliyorsunuz ve çok da beğenmemenize rağmen B'ye "Ne güzel bir kolyen var, çok zevkli bir almış olmalı" diyorsunuz. Burada hem A'ya hem de B'ye yalan söylemiş oluyoruz, onlara yaranma amacı ile belki de... Ama orada 3. bir kişi daha var, ciddi şekilde yalan söylediğimiz: KENDİMİZ.

A veya B ile bir daha karşılaşmayabiliriz belki de, ama 0 3. kişi var ya, onunla ölene kadar birlikte yaşayacağız ve ölene kadar onun bir YALANCI olduğunu bileceğiz içten içe... Ama dışlanma korkusuyla, ama kabul edilme arzusuyla...

İşte içinde oturmayan taş bu örnekle oturdu... Yazının başındaki durumlarda da, aslında ben izin istemiyorum, saygı istiyorum... Arkadaşlarımla olma arzuma ya da köye gitmeme arzuma karşı saygı istiyorum. Saygıyı kazanmanın tek yolu var: Önce kendine saygı duymak... Sanırım bu yol da dürüstlükten geçiyor...

Hemen içimde şu zihni yakaladım: Zor ve taşlı bir yol...
Ben dürüstlüğü zor bir yol olarak görmeyi bırakıyorum, şu anda ve sonsuza kadar, tüm zaman, mekan ve boyutlarda...
Ben dürüstlük yolunda kolaylıkla yürüyorum.
Ben kendime karşı dürüst olmayı seçiyorum...

Paranın mülkiyeti

Para bir akıştır dedik, akışı tıkamayın ki gelmeye devam etsin dedik... Buraya kadar güzel... Cömertiz, israf etmiyoruz aynı zamanda... Para da akıyor...

Ancak farkettim ki, parada bir de mülkiyet sorunu var... Yani parayı sevgi gibi paylaştıkça çoğalan birşey olarak algılamakta bazı problemlerim var. Neden?

- Parayı veren BEN'im...
- Parayla YARDIM ediyorum
- Kime, hangi harcaması için para vereceğimi ben seçerim...

Ego bas bas bağırıyor yani, GÜÇ BENDE diye...

Oysa, ne demiştik... Paranın akışına izin vereceğiz, ancak parayı aynı zamanda KENDİMİZ için harcayacağız. Yani para ile pazarlık etmeyeceğiz... Oysa farkettim ki parayı genellikle başka şeyler için harcıyorum ya da harcamayı planlıyorum.

- Geleceğimi güvence altına almak (Güvensizlik korkusu)
- Başkalarına hediye almak (Sevilmeme korkusu, Dışlanma korkusu)
- "Yüce gönüllü" olmak (Güçsüzlük korkusu)
- Özgürlüğümü satın almak (Esaret korkusu)
- Cezalandırma aracı olarak kullanmak (Güç, kontrol)

Bunların altında sanırım parayı sahiplenmek de yatıyor... BENİM PARAM duygusu... Biriktirmek, istiflemek, saklamak ihtiyacını besliyor tabii bu mantık. Parayı sevgi gibi görmek bakış açısındaki eksen kaymasını düzeltebilir belki diye düşünüyorum. Nasıl BENİM SEVGİM diye saklamayıp istediğimi zaman, istediğimiz yöne (kişiye), istediğimi kadar akıtıyorsak ve içimizdeki sevgi azalmıyorsa, para için de aynını yapabildiğimiz zaman, sanırım para problemlerimiz azalacak...

Ben paramı sevgiyle harcıyorum.
Ben kendimi evrenin bolluk ve bereketine açıyor ve bunu kabul ediyorum...
Sevgiyle paylaşıyorum.

6 Ağustos 2010 Cuma

döngüler

Bu döngüler mevzuu üzerinde biraz daha düşündüm. En başta hayatın normal döngüsü var:
Doğum - çocukluk - ergenlik - yetişkin - yaşlılık - ölüm
Kaçışı olmayan, birbirini takip eden, döngüyü kırmanın tek yolunun sona (ya da başlangıca) hızlı ulaşmak olan hayat döngüsü...

Bir de toplumsal döngümüz var, yani toplum tarafından kabul edilmiş, benimsenmiş, dolayısı ile normal kanul edilen bir süreç:
Doğum - çocukluk - ergenlik - yetişkin - evlilik - çocuk sahibi olmak - emeklilik - yaşlılık - ölüm

Hani önceki yazılarımda bahsettiğim toplum tarafından dayatılan ama aslında çok da seçimlere, fırsatlara ve isteğe bağlı olan bir süreç... Ama yine de sosyal olarak yaşam döngüsünün içinde sokulmuş bir "normal"*.

Evlenmek ya da evlenmemek ya da boşanmak ya da tekrar evlenmek...
Çocuk sahibi olmak ya da olmamak ya da olamamak...
Emekli olmak ya da hiç çalışmamak ya da erken emekli olmak ya da emekli olmamak...

Ben tüm seçimleri görüyor ve onurlandırıyorum.
Ben toplumun normlarına uymamaya izinliyim.
Ben yaşamın akışını kabul ediyorum.
Ben doğumdan ölüme kadar yaşamın her evresini sevgi ile kucaklıyorum.


* Normal kelimesi, norm kelimesinden geliyor. Norm ne demek? Yargılama ve değerlendirmenin kendisine göre yapıldığı ölçüt, uyulması gereken kural.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Başrol

Herkes, kendi hayatının başrolünü oynar. Bunu çok iyi anlıyorum da, bazen hepimiz, başkalarının hayatının da başrolünü oynamak istiyoruz...

Sadece çocuklarımızın ya da eşimizin ya da ana-babamızın değil hem de, çevremizdeki pek çok kişinin hayatında başrolde olmak istediğimiz zamanlar oluyor. Sadece istesek, belki çok sorun olmayabilir, ama istemekle kalmıyor, bunu bekliyoruz da. Sonrası?

Mutsuzluk, hayal kırıklığı, üzüntü...

İnsan mutluluğundaki en önemli etkenlerden biri, sanırım, beklentileri en aza indirebilmek.

İlk akla gelen olmak, öncelikli olmak, baştacı edilmek güzel tabii. Ama bunlar olmasa da değerli değil miyiz? Sevilmediğimizi düşündüğümüz zamanlar da sevgi değil miyiz? Dışlandığımızı hissettiğimizde bile tek ve özel değil miyiz?

Ben kendi değerime sahip çıkıyorum.
Ben tam olduğum halimle değerliyim.
Bana kimsenin değer vermesine gerek yok, ben bana değer veriyorum.
Ben içimdeki sevgiyi biliyorum.
Ben beni seviyorum.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Evlilik ve Doğumlar... Ya da nedir bu hıncımız?

Hani bir döngü vardır... Yıllar içinde hep tekrar eden... Birisi ile çıkıyorsunuzdur, size "ne zaman evleneceksiniz?" diye sorarlar, sonra evlenirsiniz, "ne zaman çocuk?" sorusu çıkar karşınıza... "Ya ikinci çocuk?" diye devam eder sorular...

Ancak diğer taraftan, evlenirsiniz, "ne yaptın, bekarlık sultanlıktır." derler, hamileyken "bunlar iyi halin, hele bir doğur da gör" derler, derler de derler...

Bu sorgulamaların öznesiyken çok sıkılırdım da, yaş 40'a yaklaştıkça, aynı soruları sorar, aynı yorumları yapar olduğumu farkettim.

Peki nedir benim derdim diye de merak ettim... Kuzenim hamile, onunla konuşuyorum, "gayet iyiyim, memnunum halimden" diyor telefonda, ben de şöyle bastırıyorum "yok, 32. haftadan sonrasında zorlanırsın ağırlaşınca." diyorum, kızcağız "herkesin durumu farklı olabilir, ben iyiyim" diyor, ben bilmiş bilmiş ısrar ediyorum, "yok hamilelik kolay, çocuk doğunca daha zor" diyorum bu defa...

Neden?
*) Hayatın döngüsü bu, biz geçtik bu yollardan (ben senden daha tecrübeliyim) => güç
*) Hayat çilelerden ibarettir, ama herkes bunu çekmek zorunda, döngüye katıl, yoksa dışlanırsın mesajı => sevilmeme, dışlanma korkusu
*) Herşey daha da zorlaşacak, yani ben çektim sen de çekmelisin hıncı
*) Müdahale ihtiyacı (ben senden bilgiliyim, bilgi güçtür)
*) Sohbet konusu yaratma ihtiyacı

Ben insanları kendi döngümde olmaya zorlamaktan vazgeçiyorum.
Ben tecrübemi ve bilgimi güç olarak kullanmayı bırakıyorum.
Ben "hayat çileden ibarettir" kaydımı iptal ediyorum, şu anda ve sonsuza kadar, tüm zaman, mekan ve boyutlarda...
Ben hayatın döngüsü içindeki farkları görüyorum ve bunlar sevgi ile kabul ediyorum.
Ben herkese kendi döngüsünü (hayatını) yaşama izni veriyorum.
Ben sevgi ile akmayı seçiyorum...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Sosyal hayvan

İnsanlar için sosyal hayvanlardır diye bir tanım var. İnsanın sosyalleşme ihtiyacından bahsediliyor yani. Diğer insanlarla olmak, onlar tarafından kabul edilmek, beğenilmek, sevilmek... Bu ihtiyacımızı karşılayabilmek için de insanlarla etkileşime giriyoruz haliyle.

İnsanlarla birlikteyken beni en çok öfkelendiren, ya da savunmaya geçiren konulara bakıyorum, genel olarak alanıma müdahale edilmesi ile alakalı. Mesela çocuğumla ilgileniş biçimim ya da eşime davranışlarım ya da evimin genel durumu ile ilgili yorumlar... Peki bu durumlar ne zaman oluşuyor? Genellikle sosyal durumlarda, birisi bir "sorununuza" tanık olduğunda örneğin...

Kızıyorum, çünkü sormadığım sorulara cevap veriyorlar. Kızıyorum, çünkü problem olmayan konulara çözüm üretiyorlar. Kızıyorum, çünkü şikayet etmediğim konularda "haklı taraf" olduğumu söylüyorlar.

Ben de diyorum ki, sorulmayan sorulara cevap vermesek?

İkinci bir konu daha var sosyal ortamlarla ilgili... O da yargılamalar... Her türlüsü... Yine alan müdahalesi... Bir kişinin herhangi bir zamanda, herhangi bir durum karşısında nasıl davrandığı sadece onu ilgilendirir, en fazla davranışa maruz kalanları bir de. "Ben olsaydım, öyle yapmazdım." bile bir yargılamadır sonuçta. Çünkü aynı insan, başka bir zamanda aynı durum karşısında farklı davranabilir, daha yaşlı olduğu için, daha çok vakti olduğu için, yanında başka biri olduğu için veya sadece o anda canı öyle istediği için... Bu durumda bütün "Ben olsaydım"lar değişir, çünkü ben olsaydım farklı bir durum olurdu :) Bu uzun ve karmaşık bir olasılık hikayesi, ama özetle, yargılamayı bırakıp "o öyle güzel" demeyi öğrenmemiz gerekiyor. Kendimize söylememize engel olamıyorsak bile, ağzımızdan çıkarken dikkat etsek de yargı cümlelerini çıkartsak hayatımızdan...

Yani diyorum ki, yargı cümlelerini kullanmasak?

Ne olur biliyor musunuz? Sanırım insanın hiç bir sosyal hali kalmaz... Peki o zaman insan kalır mıyız?

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Kelin merhemi

Blogumu okuyanlardan bazı tepkiler geliyor, tek tek söyleyemem, ama özünde "keşke senin geldiğin aşamaya gelebilsek" içeriğinde. Kendime bakıyorum, ben neredeyim diye. En kısa cevap: Daha yolun başındayım.

Sonra kendi feyz aldığım kişilere bakıyorum, onlara gıpta edişime zaman zaman. Ardından bir anda bir tepki veriyorlar, şaşırıyorum. O yükseklerde gördüğüm kişiler bir arpa boyu mesafede gibi geliyor bana.

Demek feyz aldığımız kişiler bizden ileride olmak zorunda değiller. Bazen sadece seçilen kelimeler vuruyor bizi, bazen anlatış biçimi, bazen konu.

Kelin merhemi olsa, kendi başına sürerdi demişler. Geçerli mi acaba bu söz tüm öğretmenler için? Katılmıyorum. Bir şeyi öğretebilmek için onu iyi anlamış olmak gerektiğine de katılmıyorum. Burada 2 husus var sanırım.
* Anlamaya çalışmak
* Öğrenmeye açık olmak
Bu hususlar öğrenen için olduğu kadar öğreten için de geçerli.

Demek isteyip de diyemediğim: öğrenmek isteyene herkes ve herşey öğretmen olabilir. Bu öğretmene bir üstünlük getirmez. Ancak kendine bakan ve kendini sorgulayan her zaman kendine öğretmendir.

Yine de son söz:
Beni takip etme, zaten ben de kayboldum :)

Çalışma:
Ben bilgiyi güç olarak kullanmayı bırakmaya niyet ettim.

Ait olma ihtiyacı

Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde insanın en temel 3. ihtiyacı olarak belirtilmiş ait olma ihtiyacı. Parti tutma, takım tutma, dernek üyelikleri vb. genel olarak bu ihtiyaçtan kaynaklanır, ya da bizim ülkemizde olduğu gibi "memleketlilik" mesela.

Bu temel ihtiyacı yakalayan kurum ve gruplar başarılı olabilirler. Günümüzün mecrası Facebook da bu temel ihtiyaca hizmet eden gruplar baskın olabiliyor. Mesela okul grupları ya da "İddia ediyorum ... konusunda destek veren 1.000.000 kişi bulabilirim." grupları ya da "... beğenenler..."

Hemen elimiz gidiveriyor, okuldaşlarımızla beraber (!) olmak için basıveriyoruz o tuşlara ya da semt komşularımızla... Ne geçiyor elimize? Buluşup 2 kelam ediyor muyuz? ya da bir destek veriyor muyuz belli bir davaya? Sadece bir tuşa basıyoruz işte... Odamızdan, güvenli ortamımızdan çıkmadan, popomuzu kaldırmadan "ait" oluveriyoruz.

Birlikten kuvvet doğar.

İşte, bir güç alma kaynağı daha...

Ben zaten tam olduğum halimle güçlüyüm.
Ben güçsüz olmasam da değerliyim.

"Ben bir grupla birlikte bütünüm" hissi de alıyorum bu aidiyetin altında.

Oysa ben tam olduğum halimle tam ve bütünüm.
Benim tam olmak için bir gruba ihtiyacım yok.
Ben zaten tamım.

Peki ya var olmak? Grup varsa ben de varım, grup ne kadar büyükse o kadar varım?

Ben her halimle varım.

Peki yok olmayı nereden biliyorum?

1 Haziran 2010 Salı

Sevgiyle kucaklamak

Çok sık söylenen bir laf vardır: "Paylaşıldıkça artan tek şey sevgidir." Kucaklamak, sevgiden doğan bir eylemdir. Çocuğumuzu sevgi ile kucaklarız, annemizi, eşimizi... Dostlarımızı sevgi ile kucaklarız...

Peki ya düşmanlarımızı? Onlara karşı ne yapmalıyız? Onlara taş mı atmalıyız? Nefret mi etmeliyiz? Öfke ile kalkmalı mıyız?

"Sana taş atana sen ekmek at." kimin sözü? Ya "biri siz bir tokat atarsa yüzünüzün diğer yanını çevirin" diyen kim?

Sizi seveni sevgi ile kucaklamak kolaydır. Zor olan "asla sevemeyeceğinizi düşündüğünüzü" kabul etmek, onu sevgi ile kucaklayabilmektir. Asıl erdem budur.

Bunun altında sabır vardır. Hayır ve Şer'in kaynağının BİR olduğunu bilmek vardır. Kabul vardır. Dışardaki kavganın, içimdeki kavganın aynası olduğunu bilmek vardır. Nefretle ancak nefretin besleneceğini bilmek vardır.
Çok zor, hem de çok zor, ama eminim ki, sevgi ancak sevgi ile çoğalır...

16 Mayıs 2010 Pazar

Gıdalara kızmak

Sevgili ZSG, gıdalar konusundan dem vurmaya başladı son zamanlarda... Eski, kaybolmaya yüz tutmuş adetlerimizden biri sofra duaları mesela... onun sözlerinden aktarmak gerekirse: "Yemeği yemeden önce dua etme alışkanlığını yitirdik. Hayvan kesme konusunda şeriatın anlattıklarını hiçe sayıyoruz. Kendimizi herşeyin önünde ve hatta üstünde görüyoruz, sonra da tartışıyoruz.Yemekten önce verilen nimetlere kendilerini bizim bedenimize katkıda bulunmak için feda eden tüm besin maddelerine teşekkür etmek, başka yollar biliyorsa enerjisini temizlemek gerçek bir çözümdür. Ben Ho'oponopono eğitimi'nden önce şöyle dua ediyordum: Yüce Yaratan soframızı bereketli kıldın. Bizlere bunca bolluk ve bereket sunduğun için hamt OL'sun. Sevgili besin maddeleri sizler de tekamülünüzün kalan kısmına bizim bedenimizde devam etmeyi seçtiniz. Sizlere sonsuz teşekkürler. Sevgili su zerrecikleri, soframıza geldiniz ve bizleri şifalandırıyorsunuz. Teşekkür ediyoruz, varlığınızı onurlandırıyoruz, dünyamıza gereğince ve kesintisizce gelmeye devam ettiğiniz için minnet duyuyoruz. İsteyen herkesin sofrası bereketli OL'sun, ve ÖYLE'dir, afiyet OL'sun. Çok işe yarıyordu."

Ben bunu çok mantıklı buldum ve yemek hazırlarken uygulamaya karar verdim. Ancak farkettim ki, hiç hatırlamıyorum bunu yapmayı, her defasında unutuyorum. Sordum neden olabilir diye, "onlara kızgın olabilirsin" demiş ZSG. Olabilir.

İçime sordum: "ben neden unutuyorum sofra duasını?" diye:
"Utanıyorsun" dedi, "eski fikirli görünmekten, tutucu algılanmaktan..."
Ben kendime tutucu algılanma izni veriyorum. Ben kendime yargılanma izni veriyorum.
Ben kimseye kendimi açıklamak zorunda olmadığımı kabul ediyorum.
- Peki gıdalara kızgın olabilir miyim?
- Kilo verme işini gıdalara fazla bağladın dedi.
Ben gıdaları "kilo aldırıcı materyaller" olarak görmeyi bırakıyorum.
Ben gıdaları besin maddeleri olarak kabul ediyorum. Onları görüyorum ve seviyorum. Gıdaların varlığına şükrediyorum, onları onurlandırıyorum. Ben her türlü gıdaya izinliyim. Yüksek titreşimli gıdaları içime almayı tercih ediyorum. Yediğim her türlü gıdayı sevgiyle kabul ediyorum. Ben şişman olmaya izinliyim, formda olmayı ve formda kalmayı tercih ediyorum.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anneler günü

Bir anneler günü daha geçti. Benim 4. anneler günüm. Bu yazımın içinde "anneler kutsaldır." tarzında birşey bulamayacaksınız. Her anneler günümde düşünürüm, anneliğe yüklediğimiz yükleri. Şöyle bir tarayalım lügatımızı... Anneleri nasıl tanımlamışız yıllarca:
  • Anneler kutsaldır.
  • Anneler fedakardır.
  • Yemez yedirir.
  • Annenin gönlü geniştir.
  • Anneler en iyisini bilir.
  • Anneler herşeyi görür.
  • Anneler sabırlıdır.
Özetle anneler insan değildir, süper bir varlıktır. Eh, tabii, bir anne olarak çok da yalanlayamayacağım bunu, ama yine de üzerimize büyük bir yük aldığımız kesin. Her an tetikte olacaksın, çocuğunu herşeyden, ama özellikle de kendinden önde tutacaksın. Hele herşeyin en iyisini bileceksin... Aman Allah'ım... Ya bilemezsem, ya yanlış düşünüyorsam, ya sezgilerim beni yanıltıyorsa...
Ne büyük bir suçlanma korkusunu tetikliyor bu zihin modelleri...
Ben herşeyin en iyisini bilemeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her zaman herşeyi öngöremeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her durumda çocuğum da olsa en güzel hisleri hissedemeyebileceğimi kabul ediyorum.
Ben kutsal olmak yerine sıradan olmayı kabul ediyorum.

Annelik klişelerinin bir başka boyutu da tabii ki çocuğumuza yüklediklerimiz... Ben seni büyüttüm, yemedim yedirdim, geceleri başında nöbet bekledim... onun için bana borçlusun... Çocuk olarak çoğumuzun (özellikle de genç ergen yaşlarımızda) söylediğimiz de bu değil midir?
"Yapmasaydın..."

Herkes gibi oğlumun da kendi seçimlerini yapma özgürlüğü var. Bana rağmen. Ben ona bu izni vermeye niyet ediyorum. Daha doğrusu kendime oğlumun özgürlüklerini görme izni veriyorum.
Herkesin kendi seçimini yaşayacağını kabul ediyorum. Kendimi ve oğlumu annelik adı altında gizli yüklerden serbest bırakıyorum.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yaşamın Merkezi

Takıldı kafama? Yaşamımızın merkezinde ne var? Düşündüm taşındım, arkadaşlara danıştım. Halka açık mecralardan derin yanıtlar beklemiyorum tabii, ama en azından ideal'i yakalarım diye düşünmüştüm. Pek çok arkadaşım yaşamının merkezinde çekirdek ailesinin olduğunu ya da olması gerektiğini belirtmiş. Bir adım ileri gidenler, yaşamlarının merkezinde "Ben"in olması gerektiğini söylemişler... Tatmin olmadım.

Önce "yaşamın merkezi nedir?" onu tanımlamaya çalışalım. Hayatınızı yöneten, eylemlerinizin amacı, günlük düşünce enerjinizin büyük yüzdesini harcadığınız yerdir? Bilemiyorum doğru oldu mu bu tanımlama?

Hemen şu soru geliyor aklıma. Eğer yaşamımızın merkezinde çocuğumuz varsa, o birşey istediği zaman, önemli olmayan, ama onu mutlu edecek birşey, işi kırıp onun o isteğini yerine getiriyor muyuz? Ya da biz varsak merkezde, kendimize kaç defa canımız yataktan çıkmak istemediği için işe gitmeme izni veriyoruz mesela? Ya da bütün gün hiçbir şey yapmayıp sadece kitap okumak ya da maniküre gitmek?

"Ama sorumluluklarımız var." dediğinizi duyar gibiyim. "Acil bir durum olsa, tabii ki çocuğumun yanında olurum, ama öylesine birşey için..." falan... Öyle tabii... Ama neden? Neden işe gitmek daha gerekli?
- Çünkü para kazanmam lazım
- Çünkü çocuğumun geleceğini garanti altına almam lazım
- Çünkü para kazanmazsam aç kalırım
- Çünkü işe gitmezsem patrondan azar işitirim...

Evet, bir sürü "geçerli" nedenimiz var yaşamımızın merkezinde olduğunu iddia ettiğimiz çocuğumuzun/ ben'in yanında olmamak için... Peki aslında bu nedenler nedir?
KORKULARIMIZ... KORKULARIMIZ... KORKULARIMIZ...

Farkettim ki, benim yaşamımın merkezinde korkularım var. Beni onlar yönetiyor, hayatıma onlar şekil veriyor, görünürde "en çok istediklerimi" onlar engelliyor.

Peki korkularımı temizlersem yaşamımın merkezinde ne olacak?
SEVGİ ve AN sanırım... Sevgili Ayşe'nin öngördüğü gibi AN olacak yaşamımızın merkezinde...
Hadi hayır OL'sun.

27 Nisan 2010 Salı

Durmayı bilmek

O laf ağzımdan çıkmadan önce
O lokmayı ağzıma atmadan önce
O işe girmeden önce
O yola çıkmadan önce
Çocuğumu reddetmeden önce
Birini yermeden önce
Dedikodu yapmadan önce
Yüzümü asmadan önce
Gönlümü karartmadan önce
Evham basmadan önce
Bahane üretmeden önce
Karar vermeden önce
Ayrımcılık yapmadan önce
Yataktan kalkmadan önce
Aşırıya kaçmadan önce

Bir nefes duruversem :)

24 Nisan 2010 Cumartesi

Değişim, dönüşüm, gelişim...

İnsan olarak yaşarken sürekli bir değişim içindeyiz, bu bir gerçek... Daha geçen sene yazdıklarımı okurken bile düşüncelerimin ne kadar değiştiğini farkediyorum. O kadar ki, sanki onları yazan ben değilim... Ama hemen aklıma bir soru geliyor: "ne yönde değişiyorum?"Benim değişim sürecim gelişim sayılabilir mi? Peki değişerek neye dönüşüyorum?
Kendime sürekli yeni vasıflar mı ekliyorum değişirken?
- Ev hanımlığı
- Annelik
- Sosyallik
- ...
yoksa bir şeyler mi eksiltiyorum kendimden?
- daha az kavgacı
- daha az düşünceli
- daha az bencil
- ...

Eklemek mi gelişimdir yoksa çıkartmak mı? Kötüden kaçmak mı, iyiye varmak mı? Bir anlamı var mı çabalamanın?
Aklıma şu geliyor hemen:
"Mükemmellik birşey daha ekleyemeyeceğiniz değil, birşey bile eksiltemeyeceğiniz yerdir."

Umarım hepimiz sevgiye varırız yolun sonunda...

22 Nisan 2010 Perşembe

Kültür meselesi

Dil için "kültürün temelidir" derler. Yani, kültürünüzü korumak için dilinize sahip çıkmalısınız. İtalya'ya her gidişimizde dikkatimi çeken bir tutumu var italyanların. Sabahları "buongiorno", ogleden sonra "buonasera", birşey uzatırken "prego", birşey alırken "grazie"... Kafanıza çakıyorlar italyanca kelimeleri... Bunu o kadar doğal yapıyorlar ki, kültüre bulaştığınızı farketmiyorsunuz bile...

Sonra Lizbon'a gittim. Bu yazının temelleri de orada atıldı, zira Lizbon'dan ayrılırken 1 kelime dahi Portekizce öğrenmediğimi farkettim. Benimle yapılan tüm konuşmalar İngilizceydi. Biraz kolayıma geldi, ama biraz da hayıflandım doğrusu 1-2 kelime daha "kültür"üme ilave edemedim diye...

Evet kültür, günümüzde içi boşalmış, "genelkültür"e indirgenmiş kültür...

Ancak geçen ay Bodrum seyahatimde bu mevzu kafama dank etti. Kaldığımız otelde, yegane Türk aile bizdik. Sabah kahvaltıya gittiğimizde, farkettim ki, ben herkese "good morning" diyorum. Oysa rahatlıkla "günaydın" diyebilirim, onlar da konsept itibarı ile beni anlayabilir. Bu kelimeyi hergün 10 kişiden bir hafta duysalar, öğrenebilirler bile... İşte size Türk kültürüne bir fayda.

İçime sordum, "peki ben neden kendi lisanımla değil de, onların lisanı ile selamlıyorum onları?" diye. "Kendini ispatlamak için" dedi içim. Yani? "Bakın, ben kültürlüyüm" diye bağırıyordum kendimce, "ben ingilizce biliyorum, ben sizler gibiyim".

Bakar mısınız şu zavallı halime, "ben kültürlüyüm" mesajı vermek adına "kendi kültürüm"den bu kadar ödün verebiliyorum...

Ben kendime kendi lisanımla konuşma izni veriyorum.
Ben kendimi kültürlü gösterme çabamı bırakıyorum.
Ben kültürsüz görünmeyi kabul ediyorum.
Ben kendimi kültürsüz olduğum halimle de kabul ediyorum.

Hadi hayırlısı...

6 Nisan 2010 Salı

Muhit edinmek

Belki sizlere benim buna şaşırmam tuhaf gelecek. Ama benim İstanbul'da doğmuş, çalışan anneye sahip bir apartman çocuğu olduğumu göz önünde bulundurun lütfen.

Her neyse, 6,5 senedir İzmir'de aynı semtte oturuyorum (köye gittiğim zamanlar hariç), bunun son 2 yılında da çalışmıyorum. Yakın zamanda keşfettim muhit edinme kavramını, yani aslında zaman içinde nasıl da muhit edinmiş olduğumu. Eczaneden geçerken ilaçları alıp "yanımda cüzdanım yok" deyip çıkmayı, önünden geçerken doktora uğramayı, sürekli gittiğimiz cafede, cafenin sahibi ile sohbet edip kendi çalışanlarına pişirdiği ekmekten tatmayı, otobüs durağında beklerken komşulara "nasılsınız?" demeyi, telefonla siparişte sesimin tanınmasını, markette kasiyer bayanların oğlumu sormasını...

Şehirliler arasındaki genel temayül sitelere taşınma yönünde, gece gündüz güvenliğin olduğu, kapalı otopark, açık havuz... Bunların tadını çıkartmıştım geçmişte, şimdi muhitimin tadını çıkartıyorum.

5 Nisan 2010 Pazartesi

% 100 EVET listesi

ZSG yazısının sonunda bir liste vermiş. Ben de en çok gündemde olanlarla kendi listemi yapmaya karar verdim.

Var OL’AN her şeye % 100 EVET. şişman olmaya ve şişman kalmaya % 100 EVET, şişmanlığa izinliyim. Zayıflamayı seçiyorum.
Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Aptallığa % 100 EVET, aptal olmaya ve aptallık yapmaya izinliyim.
Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Rüşvete ve rüşvetçilere % 100 EVET, rüşvet vermeye izinliyim.
Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Zeka yarıştırmaya ve ukalalığa % 100 EVET, ukalalığa ve bilmişliğe izinliyim.
Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Dışlanmaya ve dışlamaya % 100 EVET, dışlamaya izinliyim.
Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Boş işlerle uğraşmaya ve zaman öldürmeye % 100 EVET, zaman öldürmeye izinliyim. Zaman öldürmemeyi seçiyorum.
Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Verimsizliğe % 100 EVET, verimsizliğe izinliyim. Üretkenliği seçiyorum.
Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Kötü ve beceriksiz anne olmaya % 100 EVET, beceriksiz olmaya izinliyim.

Kabul

Hürmüz ile Ehrimen'in efsanesini okudum Paulo Coelho'nun kitabında bugün tekrar. Aynı BİR'in iki parçası iyi ve kötü, doğru ve yanlış. Dualite üzerinde sıkça düşündüğüm bir konu, herşey kendi zıddını içinde barındırıyor, karanlık olmadan aydınlık olmuyor...

Oysa biz insanlar, adet halinde ikiye ayırıyor, yargılıyor ve bir de taraf tutuyoruz. Kendi içimizde var OL'anı reddediyor, kendimizden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Barıştan yana ve savaşa karşıyız mesela. İyiden, güzelden yanayız. Oysa BİR'lik, ancak iyi ile kötünün, tekrar bütün olmasıyla gelmez mi? Kendimizi eksik hissetmemiz de belki bu nedenle...

Rahmetli anneannemin bir lafı vardı, annem de sık sık tekrarlar: "Sen bilin, dedin mi kavga çıkmazmış." Düşündükçe nasıl da derinleşiyor. İçinde kabul var bir kere, yargılamama var, müdahale etmeyi bırakmak var. Seviyorum bu lafı.

Sevgili ZSG de % 100 EVET diyor, onu çalışıyor, çalıştırıyor. Yürekten anlıyorum. Savaşa karşı durmak da bir savaş değil midir? Her iki yan da aslında kendince haklı değil midir mesela? Taraf olmayı bırakmak değil midir o zaman doğrusu? Yargılamayı bırakmak ve kabul etmek. "O da öyle güzel." diyebilmek.

Aynı anneannemin dediği gibi, "Sen bilirsin." deyip kişiyi kendi ile bırakmak, onun doğrusuna saygı duyabilmek, ancak kendimize de tam tersi düşünme, tersini seçme hakkı verebilmek.

Keşke...

16 Mart 2010 Salı

Eksikler üzerine

En son yazımın arkasından can arkadaşım Fikret ile yazışıyorduk. O şöyle yazmış: “Eksiklerimle barışmayı öğrendim.” Bana çok mantıklı geldi, “Bunun üzerine çalışmam lazım.” dedim.

İçinde barış kelimesi geçiyor ya, her insanın eksikleri de var, tamam, uygun bir cümle… gibi gelmişti bana ilk başta. Taa ki…

Dün gece “beğenilmeme”yi çalışıyordum. Birden gözümün önünde bir kır manzarası canlandı. Bir çizgi film kadar mükemmel, bir doğa belgeseli kadar canlı, nefis bir bahar manzarası… Yemyeşil kırlar, arada papatyalar, bahar çiçekleri… “Bu manzarayı neden görüyorum?” diye sordum içime. “Ne kadar mükemmel olduğunu anlaman için” dedi. Evet, doğa TAM’dı, kusursuz, eksiksiz. Tam ve olduğu hali ile mükemmel. Tıpkı insanlar gibi.

İşte Fikret’imin cümlesinde eksik olan buydu: bir insanın asla eksik olmaması. İşte size farkında olmadan kullandığımız bir zihin daha… İnsan eksiktir. Ben bu zihnimi iptal ediyorum.

Ben tam olduğum halimle mükemmelim.

Ben tamım.

Ben doğanın bir parçasıyım, öyleyse kusursuz ve eksiksizim.

Ben bütünüm.

Ben tam olduğum halimle barış içindeyim.

Ben kendimi tam olduğum halimle seviyorum.

Ben kendimi tam olduğum halimle kabul ediyorum.

Ben kendimi seviyorum, çünkü ben sevgiyim.

Ben tamım.

13 Mart 2010 Cumartesi

Yarım kalmışlık hissi

Size de olur mu? Hep birşeyler eksik gibi, sanki birşey yapmayı unutmuşsunuz gibi... Çok önemli birşeyi atlıyormuşsunuz gibi...

Daha da önemlisi, yapmak istediğiniz şeyle yaptığınız şeyin sürekli yer değiştirmesi. Yani kitap okurken, film seyretmek isteyip film seyrederken "keşke bunun yerine kitap okuyor olsaydım." demek gibi...

Bana çok sık oluyor bu aralar. Özellikle de bu ikilemlerle verimsiz geçen zamanımın ardından...

Hep bir huzursuzluk, hep bir yarım kalmışlık, hep bir seçememe, yetişememe...

Ben yaptığım seyi yapmayı seçiyorum.
Ben acele etmeyi bırakıyorum.
Benim herşey için yeterli zamanım var.
Ben kendime eksik olma izni veriyorum.
Ben eksikliğin içindeki bütünü görmeye niyet ediyorum.
Ben kendime durma/ yavaşlama izni veriyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...