8 Mayıs 2009 Cuma

umudun ertesi


Çok yıllar önce, henüz Superonline World Club elit bir yerken, oradan bir arkadaşım bir yazı yazmıştı. "Ya umudun ertesi..." diye soruyordu... Artık ne SWC kaldı, ne de o yazı elimde... Yine de umudun ertesini hep düşünürüm.

İnsanoğlu, hep birşeyler düşünür, hedefler, umar... Bir yere erişmek için koşar durur... Düşünmediğimiz bir şey var. Umuttan sonra ne gelir? Yani umduğumuza eriştiğimiz zaman? Mutlu olur, oturur, keyfini sürer miyiz? Hiç sanmıyorum. Zannımca şunlardan biri bekler bizi umudun ertesinde:
  • Yeni bir hedef, yeni bir umut, yeni bir koşu
  • Hayal kırıklığı
  • Can sıkıntısı
  • Başa dönme özlemi
Bana mı has, umudun ertesine yönelik bu umutsuzluk? Karamsar mıyım? Paradigmalarım var mutlaka... En azından, ardındaki beklentiler buysa, umduğuma erişme şansım pek yok...

Bugün bahçemizi düzenledik, taş döşedik, merdivenleri yaptık, ahşap masamızı kurduk, sandalyeleri minderledik... Yarın sabah umudun ertesine uyanacağız, masamızda oturup manzarayı seyredip çayımızı yudumlayacağız.

Yeni umutlara yelken açmadan önce umudun ertesinin tadını çıkartacağız...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

istikrar ile ilgili alıştırma

Gerçekten yapabilirseniz durun ve dinleyin... O anda orada olmayan kaç kişi ile kavga ediyorsunuz? Hiç değilse etkisi olmayan tepkiyi kaldırabiliriz belki?

istikrar


Özünde kaya gibi, dağ gibi durmak... Ancak bir bakıyorsunuz, koskoca dağlar bile etkileniyor dalgalardan, oyuluyor zaman içinde... Yine de ben hayatta karşılaştığım etkiler karşısında kolay şekillenen biri olmasam diyorum kendi kendime...
Tamam, rüzgar gülü gibi rüzgarın estiği yerden söylemiyorum belki türkümü, ama özellikle önem verdiğim insanların görüşlerinden, olumlu-olumsuz yargılarından çok etkileniyorum.
Önyargı konusunda yazmıştım daha önce... Bir de ilk intiba var. Bir insanla karşılaşmadan önce onunla ilgili duyduklarınız, o kişi ile ilgili ilk intibanızı da çok etkiliyor, ya da benimkini etkiler en azından. Şimdi dönüp geçmişi incelediğimde, bakıyorum da en yakın arkadaşlarımdan ikisinin berbat bir ilk intibaları vardı üstümde...
Bazen kızıyorum kendime, birileri hakkında ne denmiş olursa olsun, insan 0'dan başlamalı yargı üretmeye en azından...Bir şans vermeli... Eh, ben vermişim ki o iki insan yakın arkadaşlarım olmuşlar. Buna da şükür.
Gelelim istikrara.
Çocuk eğitiminde çok önemli mesela.
İzin vermediğiniz şeye vermeyeceksiniz, verdiğiniz şeye de sonradan kızmayacaksınız en azından. Çok basit.
Ama öyle olmuyor işte... Bazı anlarda keyfiniz o kadar yerinde oluyor ki, tutup da laf söylemek istemiyorsunuz. Tam tersi, bazen de sadece başında durmaya sabrınız, vaktiniz olmadığı için son derece zararsız bir isteği reddedebiliyorsunuz. İşte en büyük kıyamet de orada kopuyor.
Ama en çok kaprislere karşı isterdim istikrarlı bir tavır takınmayı. Bilmelerini isterdim "Bahar buna pabuç bırakmaz." Yapamıyorum. Bir an bakıyorsunuz umursamaz bir tavırdayım, bir süre sonra yaltaklanma modunda, sonra üzülme, acıma, çeşit çeşit... Böyle olunca dengesizin dengesi, terazinin kefesi şaşıyor...
Ne yapalım koca dağlar bile duramıyor dalganın karşısında... Benim de kafam karışık bu gece. Bu yazı da böyle oluversin.

3 Mayıs 2009 Pazar

kurban rolü

“Böyle oldu” yu, “Böyle istedim” e dönüştürmek, ümitsizliği yenme gücüdür.” Irvin D. Yalom, Nietzsche Ağladığında, Ayrıntı Yayınları, 1999, s. 316
diye iletmiş Ayşe blogunda.
Hayatımızda ne kadar çok kurban rolü oynadığımızın farkında mısınız? Kendimizle yüzleşmek istemediğimiz hemen her konuda izlediğimiz tutum: Düşman dışarda.

Bunu ben yaptım.
Ben böyle istedim.
Yapmam gerekirdi ama yapmak içimden gelmedi.
Bu kadar basit aslında.
Ama dürüstlük istiyor, kendine karşı dürüstlük en başta.

Ben varım.
Düşünerek, hissederek, etki-tepki göstererek varım.
Herşey kendi varlığımızı kabul etmekle başlıyor.
Kendimizi de olduğumuz gibi kabul etmekle, çünkü içimizde dialektik gereği iyi de var kötü de, karanlık da aydınlık da... Hürmüz ve Ehrimen gibi sürekli savaşta olmasalar da, varlar...
Çünkü ben varım, insan.

farklı olmak ile ilgili alıştırmalar

Siz hangi durumlarda farklı olmayı, hangi durumlarda benzer olmayı tercih ediyorsunuz?
Farklı olmak için neler yapıyor ya da neleri ön plana çıkartıyorsunuz?
Farklı olursanız/ olmazsanız ne olur?

farklı olmak

Her insan farklı olmak ister ve insanları farklı olmaktan çıkartan en önemli ayrıntı da budur sanırım. Bazen de benzer olmak isteriz, özellikle de sorunlarımızla. Bizim yaşadığımız sıkıntıları, duyguları başkalarının da yaşıyor olduğunu bilmek rahatlatır içimizi...

Sanırım bu nedenledir benzer insanların bir arada olmaktan hoşlanması, sonra da birbirlerinden çok farklılarmış gibi davranmaya çalışmaları.

Peki farklı olmak adına ne yapıyorum? Çok komik, ama mesela popüler kitapları okumuyorum. Neden? "Ben o kadar farklıyım ki, herkesin beğendiği kitapları beğenmem." Beğenirsem ne olur? Sıradan olurum. Zaman içinde farkettim ki, okumamakla kaçırdığım ne çok kitap olmuş. Allah'tan sonradan dönüp okumaya zaman ayırmışım bazılarını.
Peki başka ne yapıyorum farklı olmak için, şimdilerde özüme döndüm, örgü örüyorum. Neden? Çünkü genel olarak belli bir eğitim görmüş kariyer kadınları pek bilmiyor bu tip işleri... Ama eskiden kalma bazı kayıtlar (muhtemelen evlilikle ilgili olmalı) dantel örmekten uzak tutuyor beni. Bu da enteresan.
Eskiden saçımı maviye boyar, yeşil oje falan sürerdim.
Peki ben farklı olmazsam ne olur?
  • Sıradan olurum
  • Daha aşağıda olurum (değersizlik, yarıştayız ya)
  • Beğenilmem, ilgi çekmem
  • Aptal olurum/ sanılırım (ben zeki olmalıyım, bu da bir farklı olma yolu)
  • İlginç olmazsam, sevdiklerimi etrafımda tutamam (sevilmeme korkusu, değersizlik)
Benim sevilmek için başkalarının ilgisini çekmeye ihtiyacım yok, ben zaten seviliyorum. Ben zaten sevgiyim.
Ben tam olduğum halimle değerliyim ve sevilmeyi hak ediyorum.
Ben kendimi seviyorum.
Ben beni beğeniyorum ve bana değer veriyorum.
Ben kendimin ilgisini çekiyorum.
Ben herkesle bir olduğum halimle değerliyim.
Ben kendimi her halimle kabul ediyorum.
Ben kendimi her halimle seviyorum.

20 Nisan 2009 Pazartesi

seyahat etmek üzerine

Her seyahat, yeni boyutlara götürür beni. Sanki yeni bir yaşama doğuyormuşum gibi... Birkaç gün öncesinden başlar doğum sancıları... Bir telaş, biraz tedirginlik... En belirgin tedirginlik: "Acaba birşey almayı unutuyor muyum?" Şemsiye de almalı mıyım? Bir çift ayakkabı daha? Endişeler, sürekli liste tutmalar...

Farkettim ki, bu telaş ve tedirginlik, bir gerginlik de yaratıyor üstümde. O anda sordum kendime, beni geren ne diye? Çok ilginç, farkettim ki, sanki bir kıtlık diyarına seyahat ediyorum. Acaba orada yağmur yağsa, bir şemsiye satan bulunmaz mı? Ya da altına sığınacak bir saçak yok mudur, gideceğim memlekette? Kirlenen elbiseler yıkanamaz mı?

Daha eskiden otelde kalırken, mutlaka atıştıracak birşeyler koyardım çantama, sanki çok aç uyanıp yiyecek birşey bulamayacağım, kıvranacağım açlıktan.

"Neden," diye sordum kendime, "bu kadar kolay bulabileceğim eşyalar için neden bunca tedirginlik?" Yokluk korkusu, aç kalma korkusu, muhtaç olma korkusu... Kimbilir nerelerden kalma kayıtlar.

Oysa ki bolluk ve bereketi biz yaratıyoruz. İhtiyaç duyduğumuz herşey bize kendiliğinden gelir.

Bıraktım tedirginliği, bir sırt çantası yeter bana seyahat etmek için, gerisini orada düşünürüm...

Kıssadan hisse: Ben seyahate çıkıyorum, 1 hafta kadar yokum yani :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...