19 Ekim 2009 Pazartesi

Dürüstlük

İlk işimden beri, işten ayrılma süreçlerinde dürüstlük özlemi duydum. Bir yandan iş aradığımı, mutsuz olduğumu söylemek istedim, diğer yandan elimdekini kaybetme korkusu altında ezildim. Bu baskı nedeni ile de son 2 işimden iş bulmadan ayrıldım.
Bu konu beni hep üzmüştür. Neden amirler ve astlar ya da işçi ve işveren arasında iş değiştirme konusu bir tabu olagelmiştir? Çıkar çatışmaları ve güvensizlikler hep ön planda kalmıştır. İşveren, çalışanı işten çıkartacağını söylediğinde her zaman geçen ayrılma süresi zarfında bir "kötülük" bekleme halindedir sanki. Dataları çalmalar, işi savsaklamalar falan filan.

Ya da çalışan iş aradığını söylese, aynı şekilde patron, "beni istemeyeni ben hiç istemem" tavrına girmek zorundadır sanki.

Hayatımda ilk defa bu süreci şeffaf yaşıyorum. Yılbaşında, oğluma bakan ablamız ile yollarımızı ayıracağız. Bu iki taraf arasında konuşuldu. Hatta onun yerine gelecek kişi ile tanışıldı. Herşey açık, şeffaf ve dürüst.

İlk zamanlar bunun ablamızın özelliklerinden kaynaklandığını düşünmüştüm.

Daha sonra "tuzumuzun kuru" olması ile alaka kurdum. Kimsenin kaybedecek birşeyi olmaması ile.

Oysa şimdi anlıyorum ki, bazı temizlik çalışmaları işe yaramış. Her nasıl olduysa, ben hayatıma bu şeffaflığı davet etmişim. Demek emekler karşılık veriyormuş.

Ne mutlu bana.

Ben hayatımı dürüst yaşamaya karar verdim.

Ben insanlara güveniyorum.

Ben verdiğim emeğin/ paranın karşılığını tam olarak almayı hakediyorum.

13 Ekim 2009 Salı

Bütün beklentilerin ötesinde

Pek çok spiritüel öğreti bize hayallerimizi nasıl gerçekleştirebileceğimiz konusunda egzersizler öneriyor. Imajinasyon (gözönünde canlandırma), yazmak, çizmek, dua etmek, akışa bırakmak... Sayısız benzer yöntem... Ya da çeşitli inanışların dilek dileme yerleri/ yöntemleri var. Pasta mumu üflemekten, ağaca çaput bağlamaya, Meryem Ana'ya mum yakmaya kadar...
Ben bu çalışmalarda her zaman zorlanmışımdır.
Şimdiye kadar bunun nedenini şunlara bağlardım:
- Yaşadığım hayattan/ andan memnunum, aklıma dileyecek daha fazla birşey gelmiyor
- Benim için en hayırlı olanı, evrenin büyük planını nasıl bilebilirim ki
Bugün artık bu nedenlere bir yenisi daha eklendi, sınırlarım.
Evet, ne kadar dar çerçevelerde düşündüğümü farkettirdi bana bu son seyahat:
- Oraya gidemem, oraya zaten gidilemez.
- Param yetmez.
- Uzak
Evet, bir hayal ülkesi kadar uzak bazı şeyler bana. O nedenle o kadar bastırmışım ki kendimi. Sadece genelin gittiği yerler gidilebilir, genelin istediği şeyler (ev, para, araba vb.) dilenebilir. Onları istemiyorsam, dilenecek birşey de yoktur. Bu kadar sınırlıymışım meğer hayallerimde. Sadece beynimde değil, kalbimde de sınırlar olduğunu farkettim.
Ben sınırlarımı bırakmaya niyet ettim.
Hayallerimi sınırlamayı bugüm bırakıyorum.
Zihnimi olduğu kadar beynimi de serbest bırakıyorum.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Beklenmeyeni beklemek ya da hayallerin ötesi

"Beklenmeyeni bekle" (expect the unexpected), bizim çılgın iş dünyasında çok kullanılan bir terim. Sanırım bir savaş terimi olmalı. Yani "gelebilecek her türlü kötülüğe hazır ol." Dediğim gibi en azından yoğun rekabet ortamında bu anlamı ile kullanılıyor.
Yeni farkettim ben oysa, ne kadar güzel bir anlam içerebildiğini. Beklenmeyeni beklemek: Başlığın ikinci yarısındaki şekliyle hayal bile edemeyeceğiniz şeylerin gerçekleşmesi anlamına da gelebilir.
Eşim ve oğlumla, turistik seyahat amacı ile Münih'e gittik. 3 gece kalacağız. Nereyi gezeceğiz? Giderken hiç fikrimiz yoktu. Sadece ben eski iş seyahati deneyimlerimden Münih banliyölerinin sonbaharda harika olduğunu biliyorum. Yine de (tüm arkadaş vetolarına rağmen) içimizi bir kurt kemirmiyor, "yaaa, bu 3 gün orada nasıl zaman geçiririz?" diye. İçimiz ferah. Yürüyüş yaparız, oturur kahve içeriz, biraz şehir turu atarız falan diyoruz. Ilk gün kaldığımız banliyö semtini turladık. 2. gün trenle Münih'e gittik. İlk durak turizm danışma. Ben içeri girdim broşürleri karıştırıyorum. Karşıma harika bir broşür çıktı. Neuschwanstein Şatosu'na 1 günlük turlar. Harika. Bu blogda gezi yazıları yamadığım için detaya girmiyorum. Ancak büyülendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bir masalda yaşar gibi hissettim.
Daha sonra eşimle konuştuk. Bu kadar seyahat etmemize ve bu şatoyu bu kadar beğenmemize rağmen ikimiz de hayal bile etmemişiz oraya gidebileceğimizi. Neden bilmiyorum.
Yine de beklentisiz bir seyahatin bize getirdiği muhteşem bir hediye ile ödüllendirildik. Bunun için evrene sonsuz teşekkür ediyorum. Kendimi akışa teslim etmenin akıllıca olduğunu kabul edebildiğim için şükrediyorum.

Dip: Disney'in şatosuna da ilham kaynağı olan bu şatonun hem yapılış hikayesi hem de yaptıran Bavyera Kralı II. Ludwig'in hayat hikayesi çok ilginç. Araştırmanızı tavsiye ederim.

30 Eylül 2009 Çarşamba

bağımlılıkla ilgili çalışmalar

Sizin bağımlılıklarınız neler? Bir liste yapın. Hayatınızdan asla çıkartamayacağınız insanlar, nesneler neler? Neden? Hangi korkularınızı besliyor bu bağımlılığınız?
Örnek:
- Param olmadan asla yapamam.
- Neden?
- Aç kalırım (açlık/ yokluk korkusu)
- Başka?
- Çocuğuma iyi bir gelecek sağlayamam (bir bağımlılık daha)
- Başka?
- İstediğim şeyleri yapamam (özgürlükle ilgili, esaret korkusu)
gibi...

Bağlılık - bağımlılık

Oğlum anaokuluna başladı. Hayatımızda yepyeni bir evre. İlgi çevrelerinde bu durumla ilgili en çok sorulan soru: "Çocuk bu sürece hazır mı?" Önemli tabii, ama gözardı edilen başka bir soru daha var: "Anne bu sürece hazır mı?"
Zaten çalışan, başka imkanı olmayan, şartları mecbur kılan aileleri dışarda bırakıyorum bu sorgulamada. Benim durumumu ele alalım, evdeyim, çocuğum gözümün önünde, istediğim zaman gidip ona sarılabilirim, oynayabilirim, ne yediğini, ne yemediğini görebilirim, menüsünü kendim tayin ederim... vb. vb.
Ne zaman ki tam gün anaokulu meselesi gündeme geldi, benim içimde de fokurdamalar başladı. Geceleri uyurken sarılma ihtiyacı, birlikte geçirdiğimiz zamanlara daha fazla önem atfetmek, aşırı bir duygusallık.
Okula başladı mı, çocuk bir anlamda sizin KONTROLünüzden çıkıyor. Yaaa, kontrol. Neyi kontrol edebilirsiniz? Size AİT olan şeyi.
Hadi itiraf edelim, çocuklarımız aile bağları ile bağlı olduğumuz kişiler değil, onlara bağımlıyız. Alkol, sigara gibi değil belki, ama onlarsız bir hayat düşünebiliyor muyuz? Allah korusun. Sadece bu duygu bile kaybetme korkusunu tetikleyen bir unsur. Daha anaokuluna başlatırken bile ufak çaplı da olsa bir ayrılma anksiyetesi yaşıyor anneler.
Bunun paravanı: okulun ilk gününü abartmalar, oğlum/ kızım artık okullu oldu diye sağda solda övünmeler, aşırı abartılı bir "en iyisini" seçme gayreti.
Bunun izdüşümü: Çocuktaki okula gitme konusundaki isteksizlik, uyum güçlükleri
Bağımlılıklarda 2 taraf, karşılıklı fayda vardır. Çocuklarımız bize muhtaç oldukça biz de onlardan sevgi alırız, güç alırız. Çocuklarımızı bağımsız kıldıkça onlardan aldığımız sevgi azalacakmış gibi. Biz zaten seviliyoruz, çünkü sevgi içimizde.
Bunu kuşlar bile biliyor, uçmayı öğrensinler diye yuvadan atabiliyorlar yavrularını, onların iyiliği için, kendilerinin iyiliği için...
Ama hala yüreğim elvermiyor "Ben oğlumla bağlarımı bırakmaya niyet ettim" demeye. Sadece şu kadarını söyleyeceğim:
- Ben oğlumun da bağımsız bir ruh olduğunu kabul ediyorum.
- Ben sevgiyi dışarda aramayı bırakıyorum, çünkü sevgi benim içimde.
- Ben oğlumun beni tamladığını düşünmeyi bırakıyorum, ben kendi içimde zaten tam ve bütünüm.
- Ben oğlumun başarılarından güç almayı bırakıyorum, ben içimdeki sevgiyle güçlüyüm.
- Benim hayatta kalmak için güce ihtiyacım yok.

Bu annelik konusunda daha çok fırın ekmek yemeliyim, çooooookkkk

29 Eylül 2009 Salı

Çifte standart

Bu konu her daim kafamı kurcalamıştır. Ayrımcılık ve çifte standart. Bize yapıldığında acayip kızarız genellikle. Evde, okulda, işyerinde hep yakınırız çifte standarttan. Eşit işe eşit ücret mesela, direkt bununla ilgili. Ortaokulda müzik öğretmenimiz bize yeni bir şarkının notalarını verir, sıradan çaldırırdı. Benim numaram 6. sırada idi ve benden önceki 5 kişi berbat çalardı. Ben çaldığımda en azından melodi anlaşılırdı, ama benim notum hep düşük olurdu. Neden mi? Çünkü benden DAHA İYİSİNİ beklerdi öğretmen. Arkadaşlarımdan daha iyi olmam yetmezdi onun için, kapasitemi zorlamam gerekirdi. Çok kızardım o zaman ona.

Geçenlerde Ebru ile konuşuyoruz (Ebru ikiz annesi, biri kız biri erkek), çok net ayırmış artık mesela, ikisini de çok farklı seviyor. Sanırım bu kıyaslanabilir birşey değil, biri az biri çok değil, sadece farklı türlerde. Evet, çok mantıklı aslında. Atasözü de bunu diyor ya, "5 parmağın 5'i bir değil."

Madalyonun öbür yüzüne geçince bizim yaptıklarımız hiç de çifte standart gibi gelmiyor. Bunu en çok ikizlerde gözlemliyorum aslında. Mesela Gökhan'ın ikizleri. 2 yaş sendromlu günlerde Gökhan "Evde bir oğlumuz bir de canavarımız var." derdi. Kız çok yamandı, sormayın. eee, şimdi gel de ikisine de aynı davran. Mümkün değil. Birine bağırıp öbürünü övsen olmaz, ikisine de kızsan, ötekinin suçu ne?

Demek duruma göre çifte standart olarak algılanmaya müsait yaptıklarımız. Bazı konularda buna engel olmak çok kolay. Zaten yasalar, yönetmelikler de bunun için var. Ama duygusal boyutta, etkiler ve tepkiler, algılamalarla çok değişiyor. Kimi zaman "Adı çıkmış 9'a inmez 8'e" misali otomatik geliyor tepkiler.

Bir denge tutturmak lazım, yoksa yaşanmaz bu çifte standartla...

14 Eylül 2009 Pazartesi

tatıl hakkında


Bana kalırsa erken emeklılık nedenı ıle her daım tatıldeyım sanıyordum kendımı. Ama Datça-Palamutbükü seyahatımde farkettım kı, tatılın de tatılı varmış. Pekı tatıl nedır o zaman dıye soruyor ınsan kendıne.
Sanırım tatıl her turlu kararın ağırlığından uzaklaşmak. 2 dakıka sonrasını bılmemek, bılmek zorunda hıssetmemek artık bence tatıl. "Akşama ne yerız?" sorusundan bıle uzaklaşmak. Gıtmemek, kosmamak, seçmemek, hatta KALMAK.
Ağırlıklarımdan kurtulduğumu hıssettım bu 1 haftada. Tek başıma değılım oysa, gündelık hayatta kım varsa evde, hersı de burada. Sorularım, sorunlarım bıraktığım gıbı duruyor, onlar bıle KALDI yanı, anladılar benı sanırım.
Tatıl bu ıste: Varolmanın dayanılmaz hafıflığı...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...