12 Mart 2010 Cuma

Mutluluğu yemek

Bugün bir bisküvi reklamı (billboard) ile burun buruna geldim: Elinde bisküvi tutan bir genç kadın. Diyor ki: "Mutluluk iki parmağınızın arasında" Akşam da bir çikolata reklamını (TV) çok beğenmiştim: "% 70 kakao, yüzde bir gülümseme"

Bisküvileri, çikolataları yiyin ki mutlu olun... Birey olarak giyerek ya da aksesuar kullanarak "biri" olduğumuz dayatmasının (marka/ moda vb.) çoktan farkındayız da, yiyerek mutlu olmak kısmına bilincimiz henüz pek "ay"madı. Oysa gıda reklamcıları bunu bir süredir kullanıyor: "İmaj hiçbir şeydir, susuzluk herşey."

Her neyse, yazmak istediğim konu reklam psikolojisi değil, yeme güdüsü.

İnsanlar sürekli, pekçok yerde, mutluluğu arıyorlar; içlerinde hissetmedikleri mutluluğu ve sevgiyi arıyorlar.

Yiyerek mutluluğu bulmak da bilinçsizce kullanılan yöntemlerden biri. Birşeyle tamlanma ihtiyacının şiirsel bir şölenle sergilenişi. Mutluluk kaynağını içine almanın oral yolu.

Yemek, bir bütünleşme anı... Sanırım asıl mutluluğun, çoktandır aradığımız huzurun içimizde olduğunu görebilsek, içimizdeki sevgiyi hissedebilsek, şu anda yediğimizin onda biri ile yaşamımızı sürdürebilirdik.

Ben olduğum halimle tam ve bütünüm.
Benim dışardan birşey yiyerek tamlanmaya ihtiyacım yok.
Ben mutluluğun dıştan değil, içerden geldiğini kabul ediyorum.
Ben içimdeki sevgiyi görmeye niyet ettim.
Ben zaten mutluyum, ben zaten tamım, ben zaten sevgiyim.

10 Mart 2010 Çarşamba

Kucaklama

"En korktuğun şeyi kucaklamalısın." Bu güzel sözü bir felsefe kitabında okumadım. Bir kişisel gelişim yayınında duymadım. Bu sözü 90'ların kült dizisi Aile Bağları (Party of Five)'nın bir bölümünde duydum...

Oysa biz hep ne duyarız: "Korkunun üzerine git.", "Korkunla mücadele et." Savaşmak ve zorlamak...

Korkularımızın yaşadıklarımıza ya da çooook daha eski kayıtlara dayanan nedenleri vardır. Bu nedenler, bu kayıtlar ortadan kalkmadan korkunun ortadan kalkması mümkün müdür? Hayır, olsa olsa kişinin üzerinde bir zorlanma yaratacaktır. Bunu tıkanmış bir lavaboyu açmak için o tıkalı deliğe daha çok şey tıkıştırmaya benzetiyorum. Lavabo bu şekilde açılmayacağı gibi sorun daha da büyüyecektir herhalde.

Mücadele ettiğimiz şeyi büyütürüz. Kabul ettiğimizi ise dönüştürürüz.

Sevmediğimiz, benimsemediğimiz, kabullenmediğimiz birşeyi değiştirebilir miyiz?
Peki birşeyi iyice tanırsak, anlarsak, seversek ondan korkmaya devam eder miyiz?

Korktuğumuz şeyi kucaklamalıyız, tanımalıyız, sevmeliyiz. Ona teşekkür edip anlatmak istediğini anlamalı ve onu sevgiyle uğurlamalıyız.
Demesi kolay :)

7 Mart 2010 Pazar

inci kadınları

Uzun süredir bu konu kafamı kurcalıyor. Ancak bir türlü toparlayıp yazamıyorum. Bazı kadınlar vardır hayatta, ben onlara inci kadınları diyorum. Onları anımsadığınızda mutlaka boynunda bir sıra inci vardır. Grace Kelly mesela ya da Jackie Onassis. Sadece ünlülerde ya da dizilerde değil, hayatın içinde de inci kadınları var. Duruşları, giyinişleri hep asil bir havada. Ben hep böyle bir kadın olmaya özenmişimdir, ama eve 100 tane inci kolye, 500 tane saten bluz de alsam, asla böyle biri olamadım.

Neden acaba?
Onları benim için erişilmez kılan nedir?
- Asil duruşları mı?
- Vakur bir gülümseme altında kabullenişleri mi?
- Sükunetleri, asla beklenmeyen birşey yapmayacakmış gibi duruşları mı?

Evet, imrendim, ama gerçekten onlar gibi olmak istemedim mi? Neler yatıyor bunun altında?
- Benim sürekli bakımlı olmaya ayıracak zamanım yok.
- Sadece zengin züppeler böyle giyinir.
- Bu vakur kabullenişin altında genellikle kırık bir kalp vardır.

Evet, çok enteresan, ama ben galiba inciyi hep aldatılan kadının sembolü yapmışım, bunu asaletle, kırık bir gülümseme ile kabul eden incinmiş bir kadının sembolü...

Kim bilir, belki de çocukluğumun siyah-beyaz filmleridir böyle düşünmeme sebep...

Ben artık inciyi serbest bırakıyorum.
Ben inciyi affediyorum.
Ben incili kadınların daha kırılgan oldukları inancımı iptal ediyorum.
Ben inciyi sevgiyle kabul ediyorum, diğer aksesuarlarla bir ediyorum...

Ben aldatılan kadınlara acımayı bırakıyorum. (burayı deşmeye devam etmem lazım, bir incinin altında neler saklıymış meğer)

Sevgiyle...

25 Şubat 2010 Perşembe

Mutsuzluk Halleri


Çok düşündüm: Mutsuzluk bir duygu durumu değil, mutsuzluk bir yaşam durumu, bir bakış açısı hali... Farkettim ki ben bir süredir mutsuzluk tarafındayım hayatın. Karanlık tarafın çekim gücüne kapılışı gibi Anakin'in, mutsuzluğun karanlık tarafı da içine çekmiş beni.
Mutsuzluğumu farketmemişim uzun süre, çünkü bu yaşam durumu içinde pek çok duyguyu barındırabiliyor zaten, mesela hüzün, hınç, haklılık-haksızlık durumları, kendini şanssız hissetme, hatta gurur. Bütün bu gerekçeler kendinizi mutsuz bulmanızın şemsiyesi olabiliyor, sebepleri değil ama, mazeretleri...
Mutluluk bir yaşam tarzı, hüzünlü ve mutlu da olabilir insan, sadece sevinecek bir olay sonunda olan birşey değil mutluluk...
Siz mutsuzluğu seçtiğinizde, yüreğinizi hiçbir söz avutamaz. Bahsettiğim bu sözlerin başlıcaları elinizde olan ender bulunan güzellikler tabii ki...
- Bak ne güzel bir işin var
- Kocan seni çok seviyor
- Yediğin önünde, yemediğin arkanda
- Çok şükür sağlığın yerinde
- Aç - açık değilsin

Evet, bunların hepsine sahip olabilirsiniz, ancak mutluluk bunlarda değildir, mutluluk içinizdedir. Bunların hiçbirine sahip olmadan da mutlu olunabileceği gibi, sıklıkla görüldüğü hali ile hepsine sahip olunduğunda da mutsuz olunabilir.

Peki mutluluk nerede?
Kardeşim dedi ki:
- Sabah 7'de kalkıyorum artık, o gün yapacağım işleri planlıyorum. Güzel bir yemek pişiriyorum.
Kuzenim dedi ki:
- Bugün kandil, kalk abdest al, bir yasin oku.
Ahmet Altan demişti ki bir yazısında çoook eskiden:
- Mutluluk paylaştığın bir semizotunda...

Hepsi doğru kendince. Ama bence mutluluk tam da mutsuzluğun bir seçim olduğunu anladığınız ANda, çünkü bu bir yaşam durumu, çünkü bu bir tercih. Demek ki tersi de geçerli.

BEN MUTLU OLMAYI SEÇİYORUM.

Herşeyim olduğu için değil, kendim için. Yıllar sonra dönüp baktığımda, yukarıda sayılan nedenleri değil, sadece MUTSUZ olduğumu görmemek için...

BEN MUTLUYUM.

15 Ocak 2010 Cuma

Ölüm düşüncesi

Hiç aklımda yoktu, ama kuzenim yazmış blogunda "Ölümü çok sık düşünüyorum bu aralar" diye... Ölüm bana ne ifade ediyor? O kadar büyük bir boşluk beliriyor ki, sanki hiçbir şey diyeceğim. Ama bu kadar "aşmış" olmadığıma göre, sanırım bir o kadar büyük bir blokaj var önümde. Nasıl incelesem bunu? Neler sorabilirim kendime ölümle ilgili?
  • Ben ölürsem ne olur?
  • Yakınlarımdan birini kaybedersem ne olur?
  • Ölümün arkasında ne var?
  • Neden "ölüm bir başlangıç", "ahiret inancı", "tekamülle boyut atlama" gibi fikirler beni rahatlatıyor?
  • Sonsuz hayat daha mı iyi birşey?
Farkettim ki, kendi ölümümden ziyade yakınlarımın ölümü beni daha çok rahatsız ediyor. Demek ki, kaybetme korkusu (zaten birini kaybetmek olarak yazmışım dikkat ederseniz) daha baskın. Yalnız kalma korkusu ile de besleniyor.

Kendi blokajım üzerinde çalışmam lazım belli, altını fazla kazamadım bu düşüncenin. Kuzenimin yazısı üzerinden gideyim biraz daha... Çok güzel bir yere bağlamış, affetmeye...
Nasıl ölürsem öleyim, kabulle öleyim. Tıpkı "benim artık ölme vaktim geldi" deyip bir kenara çekilen kızılderililer gibi. Bunu yaşamanın tek yolu var bence, affetmek... Başkalarını affetmek, hayatımıza bir şekilde değen herkesi. İşin bu kısmı kolay, daha zoru kendini affetmek... Kendini yaptığın ve yaşadığın herşey için affedebilmek. Tam ve olduğun halinle kabul etmek ve tam da o halinle sevmek. OL'ana yüreğini açmak ve OL'an herşeye EVET demek...
Ben kendimi tam ve olduğum halimle kabul ediyorum.
Ben özümdeki sevgiyi görüyorum.
Ben kendimi tüm kalbimle affediyor ve serbest bırakıyorum.

Niyet

Niyet konusu ile epey kafamı kurcaladım son haftalarda... Size de olur mu bilmiyorum, bir andan yüreğinizden birşey geçiverir: "Şunu da kardeşime alıvereyim" ya da "Şu çocuğa şu kadar bahşiş vereyim." veya "yenisini alınca eski telefonumu falancaya vereyim."
Bu niyetlerin evrenle yapılmış sözleşmeler olduğunu düşünüyorum. Fikri tarttığımda kimi zaman mantığım beni durdurmaya çalışıyor ya da bazen şartlar değişir gibi oluyor. Ancak her defasında ilk yaptığım sözleşmeye sadık kalmaya gayret ediyorum.
Sadece birine birşey vermekle alakalı da değil, yapacağım işlerle ilgili olarak da... Bir yere araba ile gitmeye niyet etmişsem, araba ile gidiyorum.
Anlatması çok zor. Mantıklı kararlarınızdan bahsetmiyorum, öncelikle bunu vurgulayım. Bir anda doğar ya içinize, işte gönlünüzden geçen o niyetten bahsediyorum...
Ne zaman bu niyeti dinlersem, evren tarafından ödüllendiriliyorum...

14 Ocak 2010 Perşembe

Gönlümden geçen

Geçen sene Fatih Koçak'ın kitabını okurken bahçesinden söz ettiği bölümleri çok garip karşılamıştım. Yüreğinden geçen çiçeklerin bahçesinde kendiliğinden açtığından bahsediyordu Fatih Bey.

Ben fulyaları çok severim, kokuları beni başka diyarlara götürür. Bu yıl ilk olarak balkonumda açtı fulyalar, o soğanları zamanında bakıcımızın ektiğini neredeyse unutmuşum. Ardından Nazlı'cım gelirken getirdi koca bir demet fulya.

Ama evrenin sürprizleri bu kadarla bitmedi... Köye gittiğimiz gün eşim geldi elinde bir demet fulya ile... Arazilerden toplamış. O anda belki hiçbir şey beni bu kadar mutlu edemez diyordum ki, evimizin önündeki bahçeye gözümüz ilişti... Sayamayacağım kadar çok fulya açmış bahçemize... Tam da gönlümden geçtiği gibi...

Evrene sonsuz teşekkürler...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...