8 Temmuz 2011 Cuma

Müdahale etmemek

Anneler günü yazımda yazmıştım, bu yılın konusu "müdahale etmemek". Ben bu konuda çalıştıkça evren yepyeni müdahale durumları çıkartıyor karşıma, ne güzel. Karışmadan durabiliyor muyum? Nerdeeeeeee...

Tamam, artık "o tabak bitecek" yok hayatımızda, ancak müdahale edilecek konu mu yok...

Hadi oğlum aarkadaşı ile kavga ederken de durdum, müdahale etmedim. Peki eşim çok üzgünken durabiliyor muyum? Annemin kararlarına izin verebiliyor muyum? Kardeşime öğüt vermeden çenemi kapalı tutabiliyor muyum?

Ne kadar çok müdahale ettiğim alan varmış hayatta... Kaldı ki, pek çoğumuz gibi ben de bu müdahaleleri görevlerim arasında sayıyorum aslında. Neden?

Çocuğumun, eşimin, annemin, dostlarımın mutluluğundan sorumlu sanıyorum kendimi de ondan, sanki bunca yıl çabalayarak kimseyi mutlu edebilmişim gibi...

Bu "vazife"den özgürleştirebilir miyim kendimi? Nasıl?

Hayır, her şeyi bırakıp gitmekten bahsetmiyorum, aksine her şeyin içinde olmaktan bahsediyorum, taa içinde. Saygı göstererek, izin vererek:

Oğlumun kavgasına izin vererek, anlaşmazlıkları çözmesine fırsat tanıyarak,
Eşimin üzüntüsüne izin vererek, onun için değerli olanları anlamasına saygı duyarak,
Kardeşimin yorulmasına izin vererek, onun da artık yetişkin bir kadın olduğunu anlayarak,
Annemin kararlarına izin vererek, ona olan bağımlılığımı bırakarak...

Fark etmek yetmiyor, anlamak yetmiyor, kendini engellemek hiç olmuyor, yaşayarak olacak, her adımda dönüştürerek, zaman alacak biliyorum, ama olmasını istiyorum.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Halinden memnun olmak ya da acıları zevk edindik...

Kültürümüzde var, halimizden memnun olmak, ne olursa olsun buna da şükür demek, aza kanaat etmek... Biraz bizden aşağıda olanları görmek, biraz bunu bulamayanlar da var demek, biraz dişini sıkıp geçmesini beklemek...

İnsanın halinden memnun olması tabii ki güzel bir şey. Ancak bu memnuniyet yürekten gelen bir memnuniyetse güzel. İşin içinde bastırmak, tahammül etmek, daha kötüsünden korkmak varsa, statükoyu korumak tarzında bir memnun olmaksa, o zaman o işte bir iş var.

Halinden memnun olmamaktan kastım ise, bunu diline dolayıp da sürekli şikayet etmek değil. O da başlığın ikinci yarısında anlatılıyor. "Acıları zevk edindim, meze yapıp içiyorum." Bazı şeylerden memnun değilim, ancak kendimi sürekli şikayet eder buluyorum mesela:

- Çok kilo aldım.
- Param yetmiyor.
- Başım ağrıyor.

Bunlardan konuşmaktan zevk aldığımı hissediyorum bazen, hatta bir sohbet içinde sanki bir müzayededeymişim gibi hissediyorum: "Var mı arttıran?" Ben hastalıklardan bir örnek yazıyorum, okuyucular bu örneği işlerine, eşlerine ve daha pek çok şeye uygulayabilirler...
- Asıl benim sırtım nasıl ağrıyor, anlatamam, öldürüyor beni.
- Benim de başımın ağrısı hiç kesilmez, günlerce sürer.
- Bende de migren var...

Afferim, en çok hastalığı olana madalya takacaklar sanki... :)

Halimizi görüyor musunuz? Dertlerimi zevk edindim. Hastalıkları bile güç oyuncağı yapmışım yani: Benim hastalıklarım seninkileri döver.

E, kardeşim sor o zaman kendine: "Ben bunu neden yarattım?", yanında doktora git, ilaç al... Bir şey yap değiştirmek için. Elin gitmiyor mu? Sor o zaman kendine:

"BEN BUNU NEDEN DEĞİŞTİRMEK İSTEMİYORUM?"

5 Temmuz 2011 Salı

İkna etmek

Bazen kendimi bana sorulmuş bir soruya cevap verirken soruyu sormayan ancak beni dinleyen bir kitle ile karşı karşıya buluyorum. Bu dinleyiciler sorulan soru ile doğrudan ilgili olmadıkları gibi, anlattıklarımı da sadece "öylesine" dinliyorlar. Ortada sorulmuş bir soru olmadığından cevap da bir yere oturmuyor.

Çok önemli bir AN geliyor bu durumun bir noktasında, bir sonraki soru. Bu artık ilk soru sahibinin değil, dinleyicinin sorusu. Genellikle içinde bir meydan okuma yatan, "inanmak istiyorum, ama..."yı hissettiren, "hadi beni ikna et" diye bağıran bir soru. Görünürde karşıt bir tez barındırmayan, ama altında "iyi diyorsun, ama..." hissedilen o soru...

İşte bu noktada duruyorum, sakin, çünkü benim kimseyi ikna etmek gibi bir misyonum yok artık. İkna, güçten gelir, ben sevgiye gidiyorum. Benim doğrum bana, merak eden varsa anlatırım, o kadar...

Yine de sormamak mümkün değil: "Ben kendime bu durumu neden yaratıyorum?"

Her şeyden önce akılcı tarafımız sürekli kanıt peşinde koşuyor, ikna olmaya doymuyor, sürekli sorguluyor. Ben sorguluyorum, haliyle aynalarım sorguluyor. Sorgulamam bitmiyor, ancak biliyorum ki, ben artık kanıt aramaktan yoruldum. Ben yüreğimle gidiyorum, içimdeki sesi dinliyorum, zihnimi değil. Bu yolda zihnim de beni izlemeye başlıyor yavaş yavaş. Her takıldığım yerde, bana zihnim değil, kararlılığım yol arkadaşı oluyor.

Duvara dayanmış gibi hissettiğimde soruyorum kendime: "Bildiğim hayat beni nereye getirdi? Ne faydası oldu bugüne kadar akılcı zihnimin? Mantıklı hareketlerim boyumu bir arpa boyu uzattı mı?" Eğer cevabım hayırsa, yeniyi denemek için AN bu AN değil midir?

İkna etmek çabadandır. Çabalıyorsan akışta değilsindir. Akışta olmayan yorulur.

Ben artık ikna etmeyi bıraktım. İkna olma ihtiyacını da bırakma yolundayım...

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Almak

Vermek konusunda çok yazmışım bugüne kadar da, almak konusunda sanki hiç düşünmemişim gibi... Oysa bu konu son günlerde çok kafama takılıyor. Vermek konusunda çok iyiyiz de, sanki almak konusu bizim dışımızda bir konu.

Almak bana neler çağrıştırıyor?

Fakirlik, alt - aşağı, eksik, ayıp, zayıflık, inkar, şükürsüzlük, aç gözlülük...

Karşı komşum Sevinç Teyze bana pişi (bir çeşit hamur işi) yaptırıp göndereceğini söyledi geçen hafta, "olur, sevinirim." dedim ben de "boş bulunup".

Biri bana bir şey vermek istediğinde KABUL edebilmek için boş bulunmam gerekiyor yani... Aklım başıma geldiğinde, neler geçti içimden...
- Ne görgüsüzüm,
- "Zahmet olacak size" bile demedim.
- Tabak boş gitmez, karşılığında bir şey göndermeli

1 tabak hamur işini bile karşılığını düşünmeden, borçlu kalmış hissetmeden, iç rahatlığı ile KABUL edemiyorum var mı ötesi...

Hayatımızda vermek var ise, almak neden olmasın? Eğer alırken kendimi böyle hissediyorsam, verirken başkalarına böyle mi hissettiriyorum ya da altında, en derinde, böyle bir amaç mı gizli?

Almak, size uzatılan bir şeyi sadece almak, düşünmeden, dertlenmeden, borçlu kalmadan KABUL etmek mümkün değil mi?

26 Haziran 2011 Pazar

Kategorize etmek

Fark ettim ki, sürekli kategorize ediyor beynim. Sınıflıyor, sıralıyor, sayıyor, listeliyor...

Köfte makarnadan daha faydalıdır mesela, balık tavuktan daha iyi... Meme kanseri, akciğer kanserinden daha iyidir... Yok artık...

Olayları sınıflıyorum, arkaaşları grupluyorum, günleri, gezileri listeliyorum.

Örgü örerken bile sürekli sayıyorum... Bırakamıyorum kendimi. 10 sıra sonra saç örgüsü koyacaksam, her sırada kaç sıra olduğunu sayıyorum.

Analitik bir zihnin göstergesi... O neyse?

Her şeyi kontrol edebileceğini sanan zihin işte... Planlar, programlar, öngörür... Dışarıdan güzel görünüyor, değil mi? Susturamadığın zihni dinleyeceksin. Neden mi? Fark etmek için... Peki neyi fark ettim?

YORULDUĞUMU...

Başka?

Yapamadığım zaman insanları hayal kırıklığına uğrattığımı...
Hayatı yaşamak yerine istatistiğin bir parçası yaptığımı...
Mükemmele (mükemmel değilim ya) ulaşma çabasını...

24 Haziran 2011 Cuma

Zaman planlama

Malumunuz profesyonel hayatta zaman planlaması çok önemlidir... Eğitim hayatında da yapılan iş zaman üzerinden ölçülür çoğu zaman: "Tam  saat çalıştım" ya da "dersin saatlik ücreti" vb.

Artık ev hanımı olduktan sonra bile, zaman planlaması hayatımın çoğu zaman bir parçası olagelmiştir. Örneğin önce suyu kaynatma düğmesine basıp bulaşıkları ondan sonra yerleştirirsem, su hazır olur, zaman kazanırım gibi hesaplar yapar dururum ev işlerini yaparken.

Kimi zaman da "zamanı satın almak"tan bahsederim. Mesela dakika fazla uyuyup yürümek yerine taksiye binmek gibi...

Bu çabaların başlıca amacı ise zaman kazanmak... Peki ama nedir zaman kazanmak?

Kazandığımız zamanları biriktirebiliyor muyuz? Ya da nereye harcıyoruz acaba? Zamanımızı nasıl değerlendirirsek kazanılmış olur?

Michael Ende'nin MOMO isimli bir kitabını okumuştum, çok etkilenmiştim zamanında... Tavsiye ederim.

Zaman bizim varsaydığımız gibi doğrusal değildir aslında, hatta ölçülebilen bir şey de değildir, aldanmayın kolunuzdaki saatlere... Hislerinize sorun... Bir AN'ı düşünün, bazen saniyedir o AN, bazen saatler... Bazen göz açıp kapayana kadar olan, bazen bitmek bilmeyen...

Ben artık zamanı planlamaya çalışmayı bırakmaya niyet ettim, çünkü gayet iyi biliyorum ki, doğru AN'da yapılan her şey sadece 1 AN sürer, geride de keyif bırakır sadece, yorgunluk değil. "Çok koşan çabuk yorulur." demişler ya atalarımız, onun gibi işte... İstediğim AN'da, istediğim kadar, aceleye getirmeden, orada olarak... KE - YİF - LE

22 Haziran 2011 Çarşamba

Mükemmellik - Mükemmeliyetçilik

Uzun süredir yazmamışım. Nedeni de yazının başlığındaki neden. Aklımda iyice olgunlaşmadıkça, gerçekten derinden yaşanmadıkça, bol bol uygun vakit olmadıkça "iyi" bir şey yazamayacağımı zannediyorum. Köşe yazarı olsam işim iyice zormuş.

Kıbrıs seminerinde mükemmeliyetçilik üzerine çalıştım biraz. Daha doğrusu, bunun bendeki ana nedeni hakkında. Doğduğumuz anda mükemmeliz. Tam olduğumuz gibiyiz. Çevremizdekiler bize bakıyor, hayran hayran seyrediyor, etrafımızda toplanıyor. Günler geçip kanıksandıkça, bu ilgi azalıyor hali ile... Büyüme adı verilen bu ilgi azalması bende artık eskisi kadar mükemmel olmadığım hissini uyandırmış. Bu nedenle de dışa vurumu mükemmeliyetçilik, ukalalık, her şeyi bilmeye çalışma şeklinde tezahür eden bir "mükemmel olmadığını saklama" yoluna gitmişim...

Mükemmeliyetçiliğimin altında suçlanma korkusu olduğunu düşünüyordum, ancak bu kadarını tahmin bile edemezdim. Bu aslında bir çok şeyi açıklıyor, bilme tutkusunu, keskin dili, iyi okulları, kariyer konusundaki başarıları...

Mükemmel olmadığımı hissettiğim o ilk ana gittim, orada bana mükemmel olmadığımı hissettirenin ne olduğuna baktım: Beklentiler (Özellikle tuvalet eğitimi sırasında) Oradaki kişilere "Bunlar sizin beklentileriniz, benim değil." diyerek beklentilerini iade ettim, üzerimden büyük bir yük kalktı. Rahatladım...

Bir "büyüğüm" ile konuşurken bana "elinden gelenin en iyisini yapmaktan" bahsetmişti. Bırakın mükemmel olmayı, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmanın bile ne kadar yorucu ve yıpratıcı olabileceğinden. Bu çalışmadan sonra ilk defa ne demek istediğini gerçekten anladım. "Elinden gelenin en iyisi" de bir nevi mükemmeliyetçilik zaten.

Bu farkındalıktan sonra nasıl da rahatladım, anlatamam... Hayatın akışındaki "direnç"lerden biri daha kalktı. Bakalım bu yolculuk bizi daha nereye götürecek...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...