6 Temmuz 2012 Cuma

Az bulunan şeyler

Bugün tatildeyim... Yıllar sonra ilk defa tatildeyim...

Ne tuhaf, bu cümleyi okuyunca insan, sanki hep çalışmışım, hiç tatil yapmaya fırsat bulamamışım sanıyor. Oysa ki uzun yıllardır "çalışmadığım" için hiç tatilim olmadı. İlk zamanlar, hatta son zamanlara kadar, ben bunu sanki hep "tatilde"ymişim gibi algılamıştım.

Şimdi ise, 2 aydır işlettiğim yeni işimde 15 gün yaz tatiline girdiğim bu günlerde fark ettim ki, ben hiç tatil yapmamışım. Tatilin tatili olmadığı için belki, belki de çok olanın kıymeti olmadığı için, bilemiyorum.

Bu sabah, istediğim saatte uyandığımda, istediğim kahvaltıyı ettiğimde ve kendime bir kahve yapıp püfür püfür esen balkonuma kurulduğumda, sanki bu yıllardır yapmadığım bir şeymiş hissine kapıldım işte... Ve dedim ki kendi kendime: "evet, ben tatildeyim."

Bir şeyin tadını çıkartmak, keyfine varmak, anlam katmak için ille de az bulunması mı gerekiyor acaba? Az olmayan şeylerin, kıtlığını hissetmediğimiz şeylerin değerini bilmek mümkün değil mi?

Her ne ise, bu hissi sevdim... Ben bu hafta TATİLDEyim... Keyifle...

Fotoğraf: http://divolio.blogspot.com

23 Haziran 2012 Cumartesi

Herkes Korkar

Bu aralar Fox Crime'da NCIS isimli bir diziye dadandım, her gün onu seyrediyorum. Baş rolde Marc Harmon, Jethro Gibbs'i oynuyor. Benim gençliğimin pek çok dizisinde olduğu gibi, akıllı, becerikli, her zaman bir planı olan, en iyiyi bilen, astlarını doğru noktalara yönlendiren, görev dağılımını en iyi şekilde yapan, her AN ne yapacağını bilen, mükemmel bir adam Gibbs.

Ve ben büyük bir hayranlıkla onu seyrediyorum.

Dün fark ettim, onu seyrederken, onun o erdemlerini yüceltirken bir yandan da içimde biraz suçluluk, biraz eksiklik deneyimliyorum. "Ben asla böyle davranamazdım, bunu akıl edemezdim." vb.


Biliyorum, bunu okurken çoğunuz içinizden "eee, tabii, oa bir senaryo, hiç birimiz o kadar mükemmel olamayız" diyeceksiniz. mantık seviyesinde böyle işte. Ama iş bilinç altına gelince, sanırım kahramanları bizim gözümüzde kahraman yapan şey de bu özellikleri, özetle, hiç KORKMAMALARI...


30 yaşlarımın sonuna geldiğim şu zamanda anladım ki, herkes KORKAR. 


- Ya başaramazsam
- Ya bana gülerlerse
- Ya aslında öyle değilse
- Ya gerçekse
- Ya canım acırsa
- Ya gelirse/ gelmezse
- Ya...
- Ya...
- Ya...
neredeyse AN geçmiyor ki, zihnimde böyle bir YA yakalamayayım, tabii şanslı - farkında olduğum ANlarda... Farkında olmadığım kim bilir, kaç tane YA daha...

Bu YAların hepsi birer KORKU aslında... İnsanı içten içe kemiren, zihnini sürekli meşgul tutup ANı yaşamasına engel olan korkular... Sırf bu nedenle pek çok insan Meditasyon, Yoga gibi zihni susturan alternatiflere yöneliyor biraz sakinleşmek için, oysa susturmak da uzun dönemli bir çözüm olamıyor, zihin kurnaz çünkü, bir çatlak buluyor sızacak bir süre sonra...

Bu süreçte beni en çok rahatlatan gerçek: "HERKES KORKAR" oldu. Bunu bilip KABUL edince artık kendimi eksik, yalnız, suçlu hissetmelerim azaldı. Korkularımı kucaklayıp yüzleşip dönüştürmek kolaylaştı, çünkü onlar benim eksiklerim değil onlar şu ANki BENin bir parçası... İlerledikçe korkular azaldıkça altındaki gerçek BENi göreceğim...

O zaman kadar, sevgili YAlarım, sizleri görüyor ve KABUL ediyorum, sizleri sevgiye kucaklıyor ve adım adım bırakmaya niyet ediyorum.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Değersiz

Bir kitap okuyorum bu aralar... EST - Hayatınızı Değiştirecek 4 Gün - Luke Rhinehart... Değişik bir kitap, Werner Erhart isimli birinin kurduğu EST diye bir tekniği romanlaştırılmış olarak anlatıyor Luke Rhinehart. AN'da, deneyimleme, gözlemleme ile ilgili bir teknik. Bazı yönleri ile İçimdeki Yolculuk'a da benziyor. Okuyorum henüz.

Burada paylaşmak istediğim, kitaptan kısa bir bölüm var:

"Steven: Daha önce hiç paylaşmamamın bir nedeni de daima önemli bir şey söylemem gerektiğini hissetmemdir. (Halinden anlayan bazı kursiyerlerin gülüşmeleri) Bilirsiniz, gerçekten ne kadar zeki veya kendime güvendiğimi göstererek herkesi etkileyecek bir şey... Veya belki de, ne kadar benzersiz bir şekilde alt üst olduğumu... Bu sabah Don'un bana söz vermesini sağlamaya ve kesinlikle tarih kitaplarına geçmeyecek bir şey paylaşmaya karar verdim. (Gülüşmeler) Paylaşmak istediğim şey burada olmaktan ve sizlerle birlikte olmaktan keyif aldığım... Hepsi bu."

Bu paragrafı okuduğumda, bu blogu yazarken ne kadar da kasıldığımı fark ettim. Evet, blogun bir misyonu var. İçinde bir farkındalık olmalı, doğrudur. Yine de her yazdığım yazının etkileyici - çarpıcı - sarsıcı olması gibi bir zorunluluğum varmış gibi hissettiğimi fark ettim son zamanlarda. Herhangi bir şey, içimden geçen bir şey paylaşırsam sanki değersiz olacakmış gibi...

Tabii ki, bu his, yazıların niteliğini olduğu kadar niceliğini de etkiliyor. Okunmaya değer şeyler yazmak güzel. Yine de bazen sadece yazmak da güzel. Bir misyonu olmadan, ne kadar farkında olduğumu göstermeye kalkmadan, daha ileride olduğumu sanmadan, sadece yazmak...

Sadece bu farkındalık bile bir kitap için yeterli bir armağan...

20 Nisan 2012 Cuma

Burada olmak

Son zamanlarda internet bağımlılığından muzdaribim... Çeşitli bağımlılıklar çalışıyorum bununla ilgili... Uzun süredir TV açmıyorum mesela, internet oyalıyor onun yerine beni... Bu akşam oğlumla yalnızız evde, bir hovardalık yapayım, Yalan Dünya'yı seyredeyim dedim. Anladığım kadarı ile yerli diziler arasında en izlenilebilir olanı o bu aralar... Bütün akşam diziyi seyrederken herşeyi yaptım. Facebook'ta yazıştım, twitter'a takıldım, birşeyler yedim, içtim, hatta bir ara youtube'dan şarkı bile dinledim.

Anladım ki, zihnim, gittikçe daha fazla meşgul edilmek istiyor. Eskiden de "hafif" şeyler seyrederken örgü örerdim mesela ya da fal bakardım bir yandan, ama daha fazlasına ihtiyaç duymazdım "meşgul" olmak için... Reklam arasını beklerdik çay koymak için...

Gittikçe daha mı zorlaşıyor burada (AN'da) olmak, yoksa gittikçe daha kolaylaşıyor gerçeği duymak da ona mı bu direnç?

Denge sarkacına bağlanmışız bir kere... Ortayı bulmak için iki ucu da görmek gerekiyor. Bırakıyorum süreci kontrol etmeye çalışmayı... dibine vuralım bakalım internetin de, dizilerin de, elbet gelecektir orta noktasına...

18 Nisan 2012 Çarşamba

Yaşlılık

Biliyorsunuz 40 yaşımı sürüyorum, daha önceki bir yazımda bahsetmiştim bundan. Tabii bu yaşıma gelirken saçlarım ağarmaya başladı, alnımda, göz kenarlarımda, dudak çevremde kırışıklıklar kendini gösterdi. Çevremdeki yaşıtlarımdan da ufak ufak, botox, radyofrekans, gençleşme bakımları sesleri çıkmaya başladı. Son birkaç yıldır saçlarımı boyamıyorum oysa ki ben. Hoşuma gidiyor geçen, ama yaşanarak geçen yılların kendini göstermesi... "Bu saçları değirmende ağartmadık biz." demek istiyorum günü gelince... :)

Oysa ki dostlar ufaktan hatırlatmaya başladılar "artık saçını boyasan" diye... Ben onların bu tensel gençleşme çabalarına tuhaf tuhaf bakarken, onlar da benim kırlaşan saçlarıma bakıyorlar aynı tuhaflıkla...

Biliyorum ki, yaşlanmak olgunlaşmak değildir. Geçen zaman değildir insanı "ihtiyar" (pir, bilge) yapan, yaşadıklarıdır. Farkındalıkları, hüzünleri, mutlulukları, paylaştıklarıdır... Zaman biz istesek de akıyor istemesek de... Yapılması gereken tek şey keyfini sürmektir... Çabalamak, doğru olanı yapmaya çalışmak, iyi olmak için uğraşmak değildir yaşam... BEN olabilmektir. Ancak böylece insan arkasını dönüp bakmayacaktır. Ancak bu şekilde her bir kırışıklık bir tebessüm yaratacaktır yüzünde...

18 yaşında bir gencin yüzüne baktığımda, o pürüzsüz, kırışıksız, izsiz yüze baktığımda boş bir tuval görürüm daha çok. Henüz belli değildir yüzünden genel mimikleri, gülüşü, hüznü... Dümdüzdür.

O boş tuval, yıllar içinde bir sanat eserine dönüşebilir, keyifle, sevgiyle, akışta geçerse... Ya da bir karalamaca, bir taslak, geçiştirilmiş çiziktirmeler haline de gelebilir... Bu size kalmış...

Eğer tuvaliniz size kötü görünüyorsa, bu sizin gördüğünüzdür, bakış açınızı değiştirin, çizim tekniğinizi değiştirin, renklerinizi değiştirin... Tuvale makyaj yapmak gördüğünüzü değiştirmeyecektir, çünkü onun içini bilen sizsiniz zaten...

Ben kendi tuvalimden memnunum şimdilik... Yılların sadece geçen zaman olarak kalmayacağını, tuvali daha da zenginleştireceğini umuyorum... Adımlarımı BEN diye atıyorum. Pişmanlıklarımı, keşkelerimi temizliyorum gün geçtikçe. Yaşlı ya da genç, kırışık ya da pürüzsüz, düz renk ya da kırlaşmış... Ortaya çıkan tablo BENim... ve  mutluyum bununla...

10 Nisan 2012 Salı

Başarının anahtarı

İş yaşamı ile ilgili daha önce de yazmıştım. Bu aralar iş hayatı yine gündemimde... Geçen haftalarda yaşam koçluğu ile ilgili bir seminere katıldım. Seminer konularından biri de motivasyondu ve motive olabilmek için başarılı olduğumuz/ hedefimize ulaştığımız ANı imgelememizi istediler. İmgeleme'nin kuralları gereği, ne giydiğimden, nasıl durduğuma, kendimi nasıl ifade ettiğime kadar detay detay o ANı inceledim.

Bu uygulamayı yaptırmalarının nedeni girişte de belirttiğim gibi hedefe ulaşılan ANa kilitlenerek motivasyonun kurulması ve duyguların hedefi gerçekleştirmek için itici araç olması. Ancak uygulama bende amacının çok ötesinde bir sonuç yarattı. O detaylı imgelemeyi büyük bir ciddiyetle yaptım ve şok içinde fark ettim ki, kafamda tasvir ettiğim o başarılı kadını SEVMİYORUM, evet, hedefine ulaşmış, işini kurmuş Bahar'ın duruşunu, tavırlarını şımarık, kendini beğenmiş, snop ve ukala bulduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Düşünebiliyor musunuz, kendi başarmış halini beğenmeyen bir insan nasıl başarıyı yaratabilir? Konu başlığına geliyoruz buradan. Her türlü donanıma sahip işi ile ilgili yeterli olan bir insan neden kendini başarılı hissettiği zamanlardan korkar?

İşte mükemmel bir çalışma konusu. Öncelikle o imgelediğim kadından başlayarak, tek tek, geçmişte kendimi bu tasvir ettiğim şekilde algıladığım tüm anlara gidilecek ve oradaki hisler temizlenecek.

Peki ben böyle olursam ne olur? sorusu deşilerek, arka plandaki (bende baskın olan kaybetme) korkularla kucaklaşılacak:
- ailemi kaybederim
- arkadaşlarım benden hoşlanmaz/ itici bulur
- iyi değerlerimi kaybederim vb.

Geçmişte, ilk kimi başarılı buldum ve o bana bu şekilde davrandı? diyerek, rol modeller varsa onlarla da barışılacak.

Böylece bir adım daha ilerlemiş olursam ne mutlu bana...

Yazmadan geçemeyeceğim ki, hayatımda bana farkındalık getiren, beni sıkıştırarak ya da şaşırtarak bir adım atmamı sağlayan her ANa şükran duyuyorum. Bunlar "hatalarım" da olsa "cesur" ya da "gözüpek" hallerim de olsa, iyi ki varlar ve benim ilerlememe yardımcı oluyorlar...

24 Mart 2012 Cumartesi

Kitap okumak

Aralık ayında Yekta Kopan blogunda sormuştu kitabınızı nasıl okursunuz diye. Geçen süre zarfında bloggerlar işlemiş konuyu, dün de kuzenim sobelemiş beni. Aile içinde ve çevremde tam bir kitap kurdu olarak bilinirim. Elektrik tasarrufu günlerinde mum ışığında, sokak lambası ışığında az kitap bitirmemişimdir. Zaman içinde internet gelişip kitaba rakip olduğunda az savunmamışımdır kitabın nimetlerini...



Tabii bu blogda alışkanlıkları farklı olarak irdelediğim için biraz farklı olacak benim yazım. Bir kere kendime kitap okumayı sorduğumda aklıma ilk gelen İletişim Yayınları'nın sloganı oldu: "Okumak iptiladır. Müptelalara selam." İptila: düşkünlük, tiryakilik... Bir nev-i bağımlılık yani.

İçsel yolculuğumda zaman zaman bağımlılıklarımı çalışırken kitap okuma alışkanlığımı da mercek altına almışlığım vardır. Şehiriçi otobüste kitap okumak mesela... Fark ettim ki, tüm iyi özelliklerinin yanı sıra, bir gösteriş, bir farklı olma çabası, hatta bilgili, kültürlü olmaktan kaynaklanan bir çeşit güçlü olma hali vardı altında.

O zamanki alışkanlığıma baktığımda,  otobüste oturur oturmaz, hatta ayakta yolculuk ederken bile ilk iş kitabımı çıkartıp okumaya başlarken görüyorum kendimi. Sanki çevrem ile bağımı tümden kesmek gibi bir şey. "Ben sizden farklıyım ve sizinle hiç bir koşulda iletişim kurmak istemiyorum" der gibi. Şimdilerde çoğu zaman kitabımı almıyorum çantama, çevreme bakıyorum, dışarıyı seyrediyorum, karşımda oturan teyzeye gülümsüyorum, insanları daha bir seviyorum sanki.

Kitap okumayı hala seviyorum, baş ucum hala kitap dolu, özellikle seyahatlerin ayrılmaz bir parçası benim için kitap. Ama her dönem farklı işte. Kimi zaman romanlar ya da öyküler ön plana çıkarken, bilim kurgu ya da fantastik edebiyat tercihimken, son dönemlerde sosyolojik kitaplar ve şiirler gündemde. İnsanlarla ve duygularla daha içiçeyim bu dönemde çünkü sanırım.

Yine de kitap okumak bir ayrıcalık hala benim için, "toplumu özendirmek gerek kitap okumaya" diye bir misyon üstlenmişim içten içe hala, Pinterest'te de okumak ile ilgili bir tahta (Board) açıvermişim çoktan. Toplumu yönlendiren kişilerin kitap okurken ne kadar az fotoğraflarının olduğu dikkatimi çekti mesela bu tahta nedeni ile, demek ki benim magazinim de bu...

Bu yazıyı yazarken fark ettim ki, benim kitap okuma alışkanlığımın altında bir sınır koyma isteği var, mesela akşam odama çekilip herkesten uzaklaşıp yarım saat kitap okumak, kendime ayırdığım zamanın bir göstergesi, rahatsız edilmek istememenin.

Anlıyorum ki, kitap okumak sosyal bir alışkanlık değil, ancak kendimle geçirdiğim zamanın en güzel göstergesi yıpranmış ciltler ve altı çizilmiş satırlar, hele de satırların yanına alınmış notlar...

İşin doğası gereği ben de Ebru'yu, Arzu'yu, Özlem'i ve Selma'yı sobeliyorum...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...