1 Haziran 2010 Salı

Sevgiyle kucaklamak

Çok sık söylenen bir laf vardır: "Paylaşıldıkça artan tek şey sevgidir." Kucaklamak, sevgiden doğan bir eylemdir. Çocuğumuzu sevgi ile kucaklarız, annemizi, eşimizi... Dostlarımızı sevgi ile kucaklarız...

Peki ya düşmanlarımızı? Onlara karşı ne yapmalıyız? Onlara taş mı atmalıyız? Nefret mi etmeliyiz? Öfke ile kalkmalı mıyız?

"Sana taş atana sen ekmek at." kimin sözü? Ya "biri siz bir tokat atarsa yüzünüzün diğer yanını çevirin" diyen kim?

Sizi seveni sevgi ile kucaklamak kolaydır. Zor olan "asla sevemeyeceğinizi düşündüğünüzü" kabul etmek, onu sevgi ile kucaklayabilmektir. Asıl erdem budur.

Bunun altında sabır vardır. Hayır ve Şer'in kaynağının BİR olduğunu bilmek vardır. Kabul vardır. Dışardaki kavganın, içimdeki kavganın aynası olduğunu bilmek vardır. Nefretle ancak nefretin besleneceğini bilmek vardır.
Çok zor, hem de çok zor, ama eminim ki, sevgi ancak sevgi ile çoğalır...

16 Mayıs 2010 Pazar

Gıdalara kızmak

Sevgili ZSG, gıdalar konusundan dem vurmaya başladı son zamanlarda... Eski, kaybolmaya yüz tutmuş adetlerimizden biri sofra duaları mesela... onun sözlerinden aktarmak gerekirse: "Yemeği yemeden önce dua etme alışkanlığını yitirdik. Hayvan kesme konusunda şeriatın anlattıklarını hiçe sayıyoruz. Kendimizi herşeyin önünde ve hatta üstünde görüyoruz, sonra da tartışıyoruz.Yemekten önce verilen nimetlere kendilerini bizim bedenimize katkıda bulunmak için feda eden tüm besin maddelerine teşekkür etmek, başka yollar biliyorsa enerjisini temizlemek gerçek bir çözümdür. Ben Ho'oponopono eğitimi'nden önce şöyle dua ediyordum: Yüce Yaratan soframızı bereketli kıldın. Bizlere bunca bolluk ve bereket sunduğun için hamt OL'sun. Sevgili besin maddeleri sizler de tekamülünüzün kalan kısmına bizim bedenimizde devam etmeyi seçtiniz. Sizlere sonsuz teşekkürler. Sevgili su zerrecikleri, soframıza geldiniz ve bizleri şifalandırıyorsunuz. Teşekkür ediyoruz, varlığınızı onurlandırıyoruz, dünyamıza gereğince ve kesintisizce gelmeye devam ettiğiniz için minnet duyuyoruz. İsteyen herkesin sofrası bereketli OL'sun, ve ÖYLE'dir, afiyet OL'sun. Çok işe yarıyordu."

Ben bunu çok mantıklı buldum ve yemek hazırlarken uygulamaya karar verdim. Ancak farkettim ki, hiç hatırlamıyorum bunu yapmayı, her defasında unutuyorum. Sordum neden olabilir diye, "onlara kızgın olabilirsin" demiş ZSG. Olabilir.

İçime sordum: "ben neden unutuyorum sofra duasını?" diye:
"Utanıyorsun" dedi, "eski fikirli görünmekten, tutucu algılanmaktan..."
Ben kendime tutucu algılanma izni veriyorum. Ben kendime yargılanma izni veriyorum.
Ben kimseye kendimi açıklamak zorunda olmadığımı kabul ediyorum.
- Peki gıdalara kızgın olabilir miyim?
- Kilo verme işini gıdalara fazla bağladın dedi.
Ben gıdaları "kilo aldırıcı materyaller" olarak görmeyi bırakıyorum.
Ben gıdaları besin maddeleri olarak kabul ediyorum. Onları görüyorum ve seviyorum. Gıdaların varlığına şükrediyorum, onları onurlandırıyorum. Ben her türlü gıdaya izinliyim. Yüksek titreşimli gıdaları içime almayı tercih ediyorum. Yediğim her türlü gıdayı sevgiyle kabul ediyorum. Ben şişman olmaya izinliyim, formda olmayı ve formda kalmayı tercih ediyorum.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anneler günü

Bir anneler günü daha geçti. Benim 4. anneler günüm. Bu yazımın içinde "anneler kutsaldır." tarzında birşey bulamayacaksınız. Her anneler günümde düşünürüm, anneliğe yüklediğimiz yükleri. Şöyle bir tarayalım lügatımızı... Anneleri nasıl tanımlamışız yıllarca:
  • Anneler kutsaldır.
  • Anneler fedakardır.
  • Yemez yedirir.
  • Annenin gönlü geniştir.
  • Anneler en iyisini bilir.
  • Anneler herşeyi görür.
  • Anneler sabırlıdır.
Özetle anneler insan değildir, süper bir varlıktır. Eh, tabii, bir anne olarak çok da yalanlayamayacağım bunu, ama yine de üzerimize büyük bir yük aldığımız kesin. Her an tetikte olacaksın, çocuğunu herşeyden, ama özellikle de kendinden önde tutacaksın. Hele herşeyin en iyisini bileceksin... Aman Allah'ım... Ya bilemezsem, ya yanlış düşünüyorsam, ya sezgilerim beni yanıltıyorsa...
Ne büyük bir suçlanma korkusunu tetikliyor bu zihin modelleri...
Ben herşeyin en iyisini bilemeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her zaman herşeyi öngöremeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her durumda çocuğum da olsa en güzel hisleri hissedemeyebileceğimi kabul ediyorum.
Ben kutsal olmak yerine sıradan olmayı kabul ediyorum.

Annelik klişelerinin bir başka boyutu da tabii ki çocuğumuza yüklediklerimiz... Ben seni büyüttüm, yemedim yedirdim, geceleri başında nöbet bekledim... onun için bana borçlusun... Çocuk olarak çoğumuzun (özellikle de genç ergen yaşlarımızda) söylediğimiz de bu değil midir?
"Yapmasaydın..."

Herkes gibi oğlumun da kendi seçimlerini yapma özgürlüğü var. Bana rağmen. Ben ona bu izni vermeye niyet ediyorum. Daha doğrusu kendime oğlumun özgürlüklerini görme izni veriyorum.
Herkesin kendi seçimini yaşayacağını kabul ediyorum. Kendimi ve oğlumu annelik adı altında gizli yüklerden serbest bırakıyorum.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yaşamın Merkezi

Takıldı kafama? Yaşamımızın merkezinde ne var? Düşündüm taşındım, arkadaşlara danıştım. Halka açık mecralardan derin yanıtlar beklemiyorum tabii, ama en azından ideal'i yakalarım diye düşünmüştüm. Pek çok arkadaşım yaşamının merkezinde çekirdek ailesinin olduğunu ya da olması gerektiğini belirtmiş. Bir adım ileri gidenler, yaşamlarının merkezinde "Ben"in olması gerektiğini söylemişler... Tatmin olmadım.

Önce "yaşamın merkezi nedir?" onu tanımlamaya çalışalım. Hayatınızı yöneten, eylemlerinizin amacı, günlük düşünce enerjinizin büyük yüzdesini harcadığınız yerdir? Bilemiyorum doğru oldu mu bu tanımlama?

Hemen şu soru geliyor aklıma. Eğer yaşamımızın merkezinde çocuğumuz varsa, o birşey istediği zaman, önemli olmayan, ama onu mutlu edecek birşey, işi kırıp onun o isteğini yerine getiriyor muyuz? Ya da biz varsak merkezde, kendimize kaç defa canımız yataktan çıkmak istemediği için işe gitmeme izni veriyoruz mesela? Ya da bütün gün hiçbir şey yapmayıp sadece kitap okumak ya da maniküre gitmek?

"Ama sorumluluklarımız var." dediğinizi duyar gibiyim. "Acil bir durum olsa, tabii ki çocuğumun yanında olurum, ama öylesine birşey için..." falan... Öyle tabii... Ama neden? Neden işe gitmek daha gerekli?
- Çünkü para kazanmam lazım
- Çünkü çocuğumun geleceğini garanti altına almam lazım
- Çünkü para kazanmazsam aç kalırım
- Çünkü işe gitmezsem patrondan azar işitirim...

Evet, bir sürü "geçerli" nedenimiz var yaşamımızın merkezinde olduğunu iddia ettiğimiz çocuğumuzun/ ben'in yanında olmamak için... Peki aslında bu nedenler nedir?
KORKULARIMIZ... KORKULARIMIZ... KORKULARIMIZ...

Farkettim ki, benim yaşamımın merkezinde korkularım var. Beni onlar yönetiyor, hayatıma onlar şekil veriyor, görünürde "en çok istediklerimi" onlar engelliyor.

Peki korkularımı temizlersem yaşamımın merkezinde ne olacak?
SEVGİ ve AN sanırım... Sevgili Ayşe'nin öngördüğü gibi AN olacak yaşamımızın merkezinde...
Hadi hayır OL'sun.

27 Nisan 2010 Salı

Durmayı bilmek

O laf ağzımdan çıkmadan önce
O lokmayı ağzıma atmadan önce
O işe girmeden önce
O yola çıkmadan önce
Çocuğumu reddetmeden önce
Birini yermeden önce
Dedikodu yapmadan önce
Yüzümü asmadan önce
Gönlümü karartmadan önce
Evham basmadan önce
Bahane üretmeden önce
Karar vermeden önce
Ayrımcılık yapmadan önce
Yataktan kalkmadan önce
Aşırıya kaçmadan önce

Bir nefes duruversem :)

24 Nisan 2010 Cumartesi

Değişim, dönüşüm, gelişim...

İnsan olarak yaşarken sürekli bir değişim içindeyiz, bu bir gerçek... Daha geçen sene yazdıklarımı okurken bile düşüncelerimin ne kadar değiştiğini farkediyorum. O kadar ki, sanki onları yazan ben değilim... Ama hemen aklıma bir soru geliyor: "ne yönde değişiyorum?"Benim değişim sürecim gelişim sayılabilir mi? Peki değişerek neye dönüşüyorum?
Kendime sürekli yeni vasıflar mı ekliyorum değişirken?
- Ev hanımlığı
- Annelik
- Sosyallik
- ...
yoksa bir şeyler mi eksiltiyorum kendimden?
- daha az kavgacı
- daha az düşünceli
- daha az bencil
- ...

Eklemek mi gelişimdir yoksa çıkartmak mı? Kötüden kaçmak mı, iyiye varmak mı? Bir anlamı var mı çabalamanın?
Aklıma şu geliyor hemen:
"Mükemmellik birşey daha ekleyemeyeceğiniz değil, birşey bile eksiltemeyeceğiniz yerdir."

Umarım hepimiz sevgiye varırız yolun sonunda...

22 Nisan 2010 Perşembe

Kültür meselesi

Dil için "kültürün temelidir" derler. Yani, kültürünüzü korumak için dilinize sahip çıkmalısınız. İtalya'ya her gidişimizde dikkatimi çeken bir tutumu var italyanların. Sabahları "buongiorno", ogleden sonra "buonasera", birşey uzatırken "prego", birşey alırken "grazie"... Kafanıza çakıyorlar italyanca kelimeleri... Bunu o kadar doğal yapıyorlar ki, kültüre bulaştığınızı farketmiyorsunuz bile...

Sonra Lizbon'a gittim. Bu yazının temelleri de orada atıldı, zira Lizbon'dan ayrılırken 1 kelime dahi Portekizce öğrenmediğimi farkettim. Benimle yapılan tüm konuşmalar İngilizceydi. Biraz kolayıma geldi, ama biraz da hayıflandım doğrusu 1-2 kelime daha "kültür"üme ilave edemedim diye...

Evet kültür, günümüzde içi boşalmış, "genelkültür"e indirgenmiş kültür...

Ancak geçen ay Bodrum seyahatimde bu mevzu kafama dank etti. Kaldığımız otelde, yegane Türk aile bizdik. Sabah kahvaltıya gittiğimizde, farkettim ki, ben herkese "good morning" diyorum. Oysa rahatlıkla "günaydın" diyebilirim, onlar da konsept itibarı ile beni anlayabilir. Bu kelimeyi hergün 10 kişiden bir hafta duysalar, öğrenebilirler bile... İşte size Türk kültürüne bir fayda.

İçime sordum, "peki ben neden kendi lisanımla değil de, onların lisanı ile selamlıyorum onları?" diye. "Kendini ispatlamak için" dedi içim. Yani? "Bakın, ben kültürlüyüm" diye bağırıyordum kendimce, "ben ingilizce biliyorum, ben sizler gibiyim".

Bakar mısınız şu zavallı halime, "ben kültürlüyüm" mesajı vermek adına "kendi kültürüm"den bu kadar ödün verebiliyorum...

Ben kendime kendi lisanımla konuşma izni veriyorum.
Ben kendimi kültürlü gösterme çabamı bırakıyorum.
Ben kültürsüz görünmeyi kabul ediyorum.
Ben kendimi kültürsüz olduğum halimle de kabul ediyorum.

Hadi hayırlısı...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...