paradigmalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paradigmalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2014 Cuma

Paran Kadar Konuş

Para ile ilgili çok çalıştım... Para ile ilgili içimdeki pek çok kayıt/ paradigma konusunu fark etmeye uğraştım. Para kazanmak, kazanamamak, bolluk, parasızlık korkusu, para - güç ilişkisi, para - başarı ilişkisi...

Paranın nefes gibi olduğunu, ihtiyacımız olduğunda bizim için yeterli miktarda para olacağını, biriktirme, saklama çabalarının para akışını tıkadığını...

Dediğim gibi, para konusunda çok çalıştım...

Yine de bugün oğlumun okul seçimi konusunu kafamdan tekrar geçirirken kendimi beğenmeyen yanım içimden "Paran kadar konuş" dedi bana...

Yolun ne kadar başında olduğumu anladım bir daha... Son derece "aşağılayıcı" bir kayıt daha içimden çıkan...

PARAN KADAR KONUŞ.

Demek ki, paran yoksa konuşamazsın, hakkını savunamazsın... Paran yoksa talep edemezsin.

Para sadece güç değil yani... Özgürlüğe açılan kapı imiş zihnimde... Sadece, "çalışarak para kazanmak" zorunda olmanın getirdiği "günü kaybetme" mecburiyetinden de değil... Günün geri kalan zamanlarında da paran yoksa yoksun...

Oysa ki, benim konuşmam, haklarımı savunmam, özgürlüğüm param ile ilgili değil. Ben her halimle istediğim kadar konuşabilirim, sadece konuşmakla kalmam içinde bulunduğum ve beğenmediğim bir durumu değiştirebilir ya da kabul edebilirim.

Sevgili "Paran kadar konuş" kaydım, seni görüyorum. Bugüne kadar bana hizmet ettin, teşekkür ederim. Artık sana ihtiyacım kalmadı... Seni hiç yaratılmamış hale gelene kadar ışıkla yıkıyor ve uğurluyorum.

13 Nisan 2013 Cumartesi

Değişimin kendisi


"Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi siz olun..." demiş Mahatma Gandhi.

Yani demiş ki, eğer etrafınızda dürüst insanlar görmek istiyorsanız, önce kendinize dürüst olun, yani kendinizi bilin, tanıyın...

Yani bolluk ve bereket görmek istiyorsanız, önce üretin...

Savaş görmek istemiyorsanız, savaşmayı bırakın demiş mesela... Bu bana çok sevdiğim bir grafitiyi hatırlatır yıllar öncesinden: "Düşün ki, savaş çıkmış ve hiç kimse gitmemiş..." Oysa hepimiz bir mücadelenin içindeyiz gün boyu, "beğenmediğimiz" her şeyle savaş halindeyiz... Hastalıklarla savaş halindeyiz, haşerelerle savaş halindeyiz, çocuklarımızla savaş halindeyiz... Hatta kendi alışkanlıklarımızla savaş halindeyiz, sigarayla savaş, alkolle mücadele...

Örnek bir insan olmak için kendimizi zorlayalım anlamında bir yazı yazmaya çalışmıyorum... "Ne olduğumuzu bilebiliyor muyuz?" diye soruyorum...

Bugün dahil olduğum bir grupta "Annelikten ne öğrendik?" konuşuldu...

Kendime bakıyorum, ben neler öğrendim diye:

- Sabrımın sınırlarını öğrendim evet, cinnet geçirmeme nasıl ramak kaldığını biliyorum artık... İnsanlar sokak ortasında çocuklarına nasıl bağırabilirler anladım anne olunca...

- Koşulsuz sevgiyi bilmem ama "ya sevilmezsem" korkusunu öğrendim...

- İçimdeki "mal sahibini", diktatörü, "ben dedim oldu"cuyu tanıdım...

- Her ne karar verirsem vereyim “yanlış olacağını” bilmenin ağırlığını ve aynı zamanda hafifleticiliğini öğrendim... Kendi ebeveynlerimiz de en doğrusu için kafa patlatıp saysak roman olacak bir dolu yanlış yapmadılar mı bizi büyütürken ne de olsa?

Hadi artık kendimizi kandırmayı bırakalım, annelik yüce bir makam değil, ayaklarımın altında cennet falan da yok, boşuna aramayın...

Annelik dediğin biraz sorumluluk, biraz suçluluk duygusu, biraz görev bilinci, bol bol bağımlılık, bir tutam da pişmanlık…

Yok öyle koşulsuz sevmeler falan… Dürüst olun, siz annenize ne kadar kızıyorsanız, sizin çocuğunuz da en az o kadar kızacak size…

Kendi annelerimiz nasıl terliği fırlattıysa kafamıza, biz de o kadar istedik aynı terliği fırlatmayı çocuğumuzun kafasına, en doğal dürtü bu… Kızmak...

Değişimin kendisi olmak demek önce kendine karşı dürüst olmak demek, artık hayal dünyasından çıkmak, gerçekleri kucaklamak demek…

Sevmediğin şeyi değiştiremezsin. Önce kendini sevmek demek değişim, tam olduğun halinle sevmek, kucaklamak, KABUL etmek demek… Sonra da bırakmak demek… Akışına bırakmak…

Artık kızdığım zaman kendime kızma izni veriyorum, en büyük ilerlemem bu son zamanlarda… Ne çok yasak varmış içimde kızmakla ilgili:
  •         Aileme/ büyüklerime kızamam
  •         Sevdiklerime kızamam
  •         Müşterilere kızamam
  •         Basit konulara kızamam
  •         Fani şeylere kızamam…

Kızıyorum işte… Beni kızdıran her şey kızıyorum:
  •         Aptallıklara
  •         Mantıksız/ cevabı belli sorulara
  •         Küstahlığa
  •         Dikkatsizliğe
  •         Kendini her şeyin üstünde görenlere
  •         Bilmeden konuşanlara
  •         Parayla her şeyi satın aldığını sananlara
  •         Karşısındakini aptal sananlara

Kızıyorum. Ama beni kızdırmayan bir şey var ki, buna çok çok seviniyorum: “Artık kızdığım için kendime kızmıyorum.”

Yaşamadığım bir duygu bu işte… Tam olarak deneyimlenen her şey hayatımızdan çıkıp gidiyor… Bu gece hissediyorum içimde bir değişim var… Akıp giden bir şeyler var… Veda zamanı…

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anneler günü

Bir anneler günü daha geçti. Benim 4. anneler günüm. Bu yazımın içinde "anneler kutsaldır." tarzında birşey bulamayacaksınız. Her anneler günümde düşünürüm, anneliğe yüklediğimiz yükleri. Şöyle bir tarayalım lügatımızı... Anneleri nasıl tanımlamışız yıllarca:
  • Anneler kutsaldır.
  • Anneler fedakardır.
  • Yemez yedirir.
  • Annenin gönlü geniştir.
  • Anneler en iyisini bilir.
  • Anneler herşeyi görür.
  • Anneler sabırlıdır.
Özetle anneler insan değildir, süper bir varlıktır. Eh, tabii, bir anne olarak çok da yalanlayamayacağım bunu, ama yine de üzerimize büyük bir yük aldığımız kesin. Her an tetikte olacaksın, çocuğunu herşeyden, ama özellikle de kendinden önde tutacaksın. Hele herşeyin en iyisini bileceksin... Aman Allah'ım... Ya bilemezsem, ya yanlış düşünüyorsam, ya sezgilerim beni yanıltıyorsa...
Ne büyük bir suçlanma korkusunu tetikliyor bu zihin modelleri...
Ben herşeyin en iyisini bilemeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her zaman herşeyi öngöremeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her durumda çocuğum da olsa en güzel hisleri hissedemeyebileceğimi kabul ediyorum.
Ben kutsal olmak yerine sıradan olmayı kabul ediyorum.

Annelik klişelerinin bir başka boyutu da tabii ki çocuğumuza yüklediklerimiz... Ben seni büyüttüm, yemedim yedirdim, geceleri başında nöbet bekledim... onun için bana borçlusun... Çocuk olarak çoğumuzun (özellikle de genç ergen yaşlarımızda) söylediğimiz de bu değil midir?
"Yapmasaydın..."

Herkes gibi oğlumun da kendi seçimlerini yapma özgürlüğü var. Bana rağmen. Ben ona bu izni vermeye niyet ediyorum. Daha doğrusu kendime oğlumun özgürlüklerini görme izni veriyorum.
Herkesin kendi seçimini yaşayacağını kabul ediyorum. Kendimi ve oğlumu annelik adı altında gizli yüklerden serbest bırakıyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...