farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2015 Cumartesi

Makro ve mikro

Gün geçmiyor ki, yakından - uzaktan, ülkeden, arkadaşlardan, kötü bir haber almayalım... Savaş söylemleri, vefatlar, hastalıklar...

Arkadaşlarım arasında yeni bir söylem gelişti: "Özelde iyiyim, ama genelde kötüyüm" tarzında...

Kendime bakıyorum, ufak tefek çalkantılar hariç, hamd olsun işlerim yolunda... Eşim, çocuğum sağlıklı, "karnım tok, sırtım pek" derler ya, öyleyiz işte...

Çekirdek ailenin dışına çıkınca işler çetrefillenmeye başlıyor ama, kayınvalidem iyice yaşlandı mesela, hastalıkları var ufak tefek... Yakın bir arkadaşım ufak bir operasyon geçirdi, bir başkası babasını kaybetti...

Gün geçmiyor ki, çocukluğumuzun ünlülerinden, edebiyat dünyasının duayenlerinden bir vefat haberi almayalım...

Savaş derseniz kapıda, şehit haberleri, huzursuzluklar...

Öyle oluyor ki, "iyiyim" demeye utanıyor insan... Suçlu hissediyor bir şekilde...

Şimdi bunların bu blogun konusu ile ne alakası var?

Şudur ki, aynalık var hani? İçimde ne varsa, dışımda da onu yaratmıyor muyum? O zaman dışarda gördüklerim içimde yaratılıyor... Peki içim neden böyle hissetmiyor?

"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cı mıyım? Çok düşünüyorum bunu...

Çok düşündüm, şuna karar verdim... Son kararım değil, elbette, yaşadığıma göre daha çok karar değiştirebilirim :)

Hislerimdir önemli olan, eğer başımı kuma gömmediysem... Beni rahatsız edecek, huzursuz edecek haberlere özellikle kulaklarımı tıkayıp kendimi fanusa aldıysam, sayılmaz... Ama hepsini biliyorsam ve yine de iyi hissediyorsam, o zaman iyi hissediyorum demektir... Yapacak bir şey yok.

İçim bunalıyor, kasılıyor, nefes alamıyorsam, duygularımı tanımlayamıyorum demektir, ki bu bence en kötüsü... Karmaşık, karışık, düğüm, yumak... Bunu çözmeliyim önce... O karmaşayı yaratan duyguları tek tek bilmeliyim... Bence en zor olan bu, duyguyu bulmak... Üzgün müyüm, çaresizlik hissimin altında ne var? Kızgın mıyım? Neden böyle hissediyorum...

Tarif edebildiğim, yakalayabildiğim her duygu benim için bir çalışma konusu ne de olsa...

Kendimi iyi hissettiğim için kötü hissediyorsam, hayatın adaletine inanmıyorum demektir... Bu dünyaya geliş sebebim, dünyada var oluş nedenim ile ilgili kaygılarım var demektir...

Tekrarlamakta fayda görüyorum kendime... Bu dünyada OLAN her şey İZİN verildiği için oluyor... Anlaması, idrak etmesi, sindirmesi ne kadar zor olursa olsun...

KABUL ile başlar her şey...

26 Kasım 2015 Perşembe

Kilitlenmiş İnsan

Dün akşam Jou Jou'da bir seminer vardı, çocukların teknoloji kullanımı ile ilgili... Çok güzel anneler vardı dinleyici olarak, pek çok şey anlattı psikoloğumuz Gül Hanım, pek çok şey paylaştı dinleyici anneler... Sohbet derinleşti, verilen bilgiler paylaşıma dönüştü ve sonra Gül bir kavramdan bahsetti...

KİLİTLENMEK

Size de oluyordur belki hayatta... Bir şeyi o kadar önemsersiniz, o kadar seversiniz, o kadar üzerine titrersiniz ki, korkarsınız... Yanlış bir şey yapmaktan, en iyisi olamamaktan, bilmediğiniz için, yaşayamazsınız...

Görüntüyü bozmazsınız elbet, kendinize bile itiraf etmezsiniz, yapmaktan kaçınırsınız, etrafından dolanırsınız, olayı birine paslarsınız... Ama KORKARSINIZ...

Çocuğunuzla oynamaktan, onunla hayatın içinde olmaktan KORKARSINIZ bazen, bazen o işe girişmekten, başarılı/ başarısız olmaktan, genellikle o adımı atmaktan KORKARSINIZ...

Yok, korkmayın demeyeceğim... Ben de korkuyorum... Bazen etrafıma bakıyorum, insanların yirmili yaşlarında doğal olarak yaptıkları, düşünmeden, kendiliğinden, sıradan yaptıkları bazı şeyleri kırkımda ancak benimseyebilmişim...

Hani bir yemek tarifi sorarsınız da, "aman, işte iki çırpıver, biraz da un ekle... soğanı da öldür, suyunu da koyuyorum, tamam işte..." gibi anlatırlar. O kadar da basittir gerçekten aslında... Ama size çince gibi gelir, mutfak Çin'deymiş gibi girmek istemezsiniz... Onun gibi işte...

Çok kolay, gerçekten çok kolay... Sadece ben yapamıyorum... Ne olur? İyi yapamazsam ne olur? BOZAR mıyım? Olsun, "ben yaptım oldu" kadar olsun bu defa da...

İZİN veriyorum... Bozmaya da izinliyim, ziyan etmeye ve becerememeye de izinliyim... Boza boza öğrenmeye de, hiiiiiiiiiç öğrenememeye de izinliyim... Canım istiyorsa öğrenene kadar denemeye, canım istiyorsa bırakıp kaçmaya da izinliyim... Ama ben artık kilitli kalmamayı seçiyorum...

25 Kasım 2015 Çarşamba

Hayatın İçinde Yaşamak

Görsel: Erkan Terzi
Hayat konusunda pek çok fikrimiz var, ne felsefeler yaparız ömrün nasıl geçmesi gerektiği konusunda, günlük aktiviteler konusunda...

Bir de hayatın nasıl uçup gittiği konusunda fikirlerimiz var... Gün geçsin, akşam olsun, ay geçsin maaş gelsin vb. derken ömrün nasıl bittiğini konuşur dururuz yıllardır idrak ettikçe...

Bir de hayatın içinde yaşamak var...

Bu kavram kelime olarak bugün aklıma geldi... Şimdi gün içinde pek çok şey yapıyoruz... 24 saat kolay geçmiyor aslında... Neler neler sığıyor içine farkında olarak/ olmadan, zevk alarak/ almadan, mecburiyetten/ isteyerek/ başka alternatif göremediğimizden, rutin olarak/ değişiklik olsun diye yaptığımız pek çok şeyle doluyor hayat...

Aklımdakini nasıl kelimelere dökeceğimi bilemiyorum biraz da...

Bir iş arkadaşım var, bu aralar kilo veriyor, kilo vermeye çalışıyor... Hayatının içinde bu var... Bunu YAŞIYOR... Çocuklarla oynarken gündemindeki bu konu ile ilgili olarak kuruyor mesela oyunları... Oyuncak mutfağımızda kek yerine tavuk pişiriyor mesela çocuklarla... Bu aralar jimnastik yapmaya başladılar hareket saatinde... Çünkü hayatının içinde o var...

Kendime dönüp baktım bir de... Hayatımla günlük işlerimi ayırmışım birbirinden... İşe geliyorum, iş yapıyorum... Hayat beni bekliyor kapının dışında sanki... Hayatı içeri alırsam işimi yapamazmışım gibi sanki... Yaptığım işten keyif almadığım için değil de... O hayat değilmiş gibi...

Eskiden profesyonel hayatın içindeyken daha da belirgindi bu ayrım... Akşam mesai saati bitince başlıyordu sanki hayat... O zaman mesai saatleri içinde yaşamıyor muydum peki? Yazık değil mi bana?

"Bakış açımı değiştirdim ömrüm uzadı" bu olsa gerek... Her AN hayatın içinde YAŞAMAK... Sadece hafta sonları değil... Sadece sevdiğim insanlarla olduğumda değil...

Hepsi benim hayatım... Şu an yazı yazmıyorum sadece... Yaşıyorum aynı zamanda...

Hayattayım, ama sadece nefes almıyorum, YAŞIYORUM....

6 Ekim 2015 Salı

Haklı ya da Haksız

Artvin
Bazen öyle bir an geliyor... Yaşadıklarım karşısında bir "tarafsızlık" hissi hakim oluyor bedenime... Beni birinci dereceden etkileyen olaylar konusunda dahi kendimi haklı ya da haksız hissetmiyorum o zamanlarda... Haklı ya da haksız hissetmediğim için de hırslı ya da hınçlı da hissetmiyorum. Bu gibi anlarda en önemli hissim üzgünlük oluyor, yine de bu üzgünlüğün bile yöneldiği bir kişi değil de yaşanan bir olay gibi... Objesi, nesnesi olmayan bir üzgünlük... Sertab'ın şarkısında söylediği gibi "sadece çok üzgünüm, dargın değilim."

Fark ediyorum ki, bir olaya taraf olduğum zaman, işin içine girdiğim zaman, kendimi haklı ya da haksız hissettiğim zaman, geçmişle (olan ile) daha çok hesaplaşma içine giriyorum, sanki farklı davransaymışım sonucu değiştirebilirmişim gibi...

Kendimi haklı hissediyorsam, kafamda 3. şahıslarla bir kavga, şöyle deseydim, böyle yapsaydım...

Kendimi haksız hissediyorsam bu defa kavgam kendimle... Hani meşhur kelime var ya: Proaktif olmak...

Oysa bu tarafsız hissettiğim ANlarda, görebiliyorum ki, olAN bağıra bağıra "geliyorum" demiş olsa bile yapacak bir şey yok. YaşANan yaşanmak zorunda, öyle çünkü...

İşte böyle durumlarda geçmişi değil ANı hissedebiliyorum... Sanki... O zaman da yaşadığım ANın hakkını verebilerek üzülüyorum, çünkü başka türlü olamayacağını biliyorum sanki... Biliyorum ki, olAN her şey bütünün hayrınadır... Öyle olmasa zaten öyle olmasına izin verilmezdi...

Yaşanması gereken yaşanıyorsa eğer, hakkını vererek yaşanmalı... Acısı, üzüntüsü hissedilmeli... OLAN ile kavga etmek bizi bir yere götürmüyor çünkü... YaşANmalı...


12 Eylül 2015 Cumartesi

Kendimi Bağışlıyor Ve Seviyorum

Sevgili Anette Inselberg, blogunda paylaşmış, o da "alıntı" demiş... Kim yazdı ise harika yazmış... Ara sıra dönüp okumak lazım...

----

Kendime hastalığı, parasızlığı, işsizliği yaşattığım için, yeniye geçmekten, değişimlerden korktuğum için sonuçta yine yaşama güvenmediğim için kendimden özür dilerim. Sınırlama ve kurallar içinde yaşadığım için, hayatı kontrol etmeye çalışarak inatçı olduğum için, yaratıcılığımı kullanmayı ret ederek yaşadığım için, kendim olmayı reddettiğim için, şükürsüzlüğüm için, şefkat sevgi anlayış hoşgörü paylaşma duygularını unuttuğum için, beklentiler içinde yaşayıp hiçbir beklentim yok diyerek kendime söylediğim tüm yalanlar için kendimden özür dilerim.
Kararsızlıklarım için, öfkem, kızgınlığım için tüm parçalarımdan özür dilerim. Bedenimin kıymetini bilmediğim, ruhumun istekleri doğrultusunda hareket etmediğim, içimden gelen sesi dinlemediğim, zihnimi olumsuz enerjiler içinde doldurup sonrada devamlı yaşamdan şikâyet ettiğim için, ruhumun isteği doğrultusunda adım atmaktan korktuğum için, cesaretsizliğim için, zamanımın değerini bilemediğim, kendime yapmış olduğum tüm saygısızlıklar için, başkalarının beni üzmesine izin verdiğim, yaşam amacıma hizmet etmeyen oyunlar kurduğum vs. vs. vs. için kendimden, buna neden olan bugüne kadar yok saydığım kabul etmediğim tüm bu parçalarımdan çok özür dilerim.Gücümü kötüye kullandığım kendimi üstün gördüğüm başkalarını küçümsediğim, haksızlık yaptığım kendimi değersizleştirdiğim için kendimden ve tüm parçalarımdan özür dilerim. Kendime vermiş olduğum sözleri tutmadığım için kendimden özür dilerim.
Hırslarıma yenik düşüp kibir ve gurur içinde davrandığım her an için, kendime olan güvensizliğim inançsızlığım için kendimden özür dilerim. Gücümü başkalarına devrederek beni yönetmelerine izin verdiğim için, kendime yaşatmış olduğum tüm baskılar için, enerjimi düşürüp kendimi yaşamdan kopardığım için, kendime yalnızlığa mahkûm ettiğim için, korkuların beni yönetmesine izin verdiğim için, başkalarının kendisini kötü hissetmesine neden olduğum için, suçlayıcı konuşmalarım için kendimden özür dilerim. Olumsuz yaşanan her olayın güzel şeyleri arzulayabilmen için yaşadığını, arzu duygusunun yaşanması için deneyimlendiğini bunlara şükrettiğinde, minnettarlık içinde yaşadığında sahip olduğun tüm güzelliklerin büyüdüğünü öğrendim. Farkında olursan eğer, sınırlarını kaldırırsan, yaşanan olaydaki hizmeti ve sevgiyi görmeye niyet edersen her deneyimin insanı ne kadar büyüttüğünü, ilerlettiğini öğrendim…
Sonuçta kendimi olduğum gibi sevgiyle kabul etmeyi öğrendim, ben kendimle barıştım. Tanrının parçası olarak kendimle barıştığımda, Tanrıyla barıştım. Kendimi kucaklamayı öğrendim.

Kendimle barışıp kendimi tam olarak kucakladığımda hayatımın sorumluluklarını alınca gözümdeki perde kalktı ve sanki dünyadaki tüm perdeler kalktı. Artık kalbim açık ve sevginin yaşamımda özgürce dolaşmasına izin veriyorum. Tüm ruhumla, benliğimle, kalbimle seviyorum kendimi, insanları ve yaşamı..
ALINTI

22 Haziran 2015 Pazartesi

Mevsimler

Resim: Dört Mevsim - Alphonse Mucha
Kurtlarla Koşan Kadınlar'ı okumayı yeni bitirdim... Kitap boyunca üzerinde durulan önemli konulardan bir tanesi yaşam - ölüm - yaşam döngüsü... Sadece doğmak ve ölmek ile ilgili değil bu döngü, her şeyin kendine özgü bir ömrü, vadesi, döngüsü olması ile de ilgili... İçimizdeki bilge kocakarının doğabilmesi için saf ve masum genç kızın ölmesi ile ilgili... Ömrümüzün bir deminin başlaması için bir öncekinin bitmesi ile ilgili...

İşte küçükken arayıp da bulamadığım "mevsimler neden var?" sorusunun cevabı bu yaşam - ölüm - yaşam döngüsünün içinde...

Her şeyin bir mevsimi var ve her mevsim kendinden önceki yaşanmadan var olamıyor... Kışın soğuğu olmadan toprağın dinlenemediği, baharın çiçeği olmadan yazın meyvesinin gelemediği, sonbaharda hasada eremediği gibi... Her şeyin bir mevsimi var...

Evin de, okulun da, işin de bir ritmi, bir döngüsü, bir mevsimi var...

Bilgelik bu ritmi sezip değerlendirmekte gizli sanırım...

Benim işimde mesela, bir yaz tatili ritmi var... Ne kadar başarılı olursam olayım, ne kadar heyecanlı, hevesli olursam olayım, yaz beni durmaya, dinlenmeye, tazelenmeye zorluyor... Bu döngüyü bilerek, ruhumu buna hazırlayarak tıpkı ağacın kışın yaptığı gibi gücümü toplayarak, kendimi dinleyerek akışta kalabilirim yazın... Aksi akıntıya karşı kürek çekmek olur... Yeniden doğuş mevsiminde nadasta kalmak olur... Çiçeklerimi mutlulukla sunmak yerine, bir avuç kuru dal ile kalmak olur.

İşte mevsimler böyle hatırlatıyor bize durma - dinlenme - tazelenme zamanını...

Eğer boşalmadan tekrar dolamaz ise bir hazne, boşaltma zamanını iyi tayin etmek gerekir ki, doldurma zamanında genişlemiş olsun...

Doğanın ritmine izin vermek, akışta kalmak için gereklidir... Yeniden doğabilmek için ölmeye hazır olmak gerekir...


6 Mayıs 2015 Çarşamba

Bereket - Devam

30 Nisan'da Bereket ile ilgili bir yazı yazdım, çünkü 4 Mayıs'ta Sevil Abla'nın Ben Bereketim çalışmasına katılacaktım... 5 Mayıs ise malum Hıdırellez kutlamaları var... Hele İzmir'de gerçek bir ritüel şeklinde kutlanıyor baharın gelişi o gece... Her sene bambaşka, yepyeni adetler, ritüeller öğreniyorum Hıdırellez zamanı ve çok da hoşuma gidiyor...

Neyse, bu girişten sonra bu yazımda anlatmak istediğim tüm bu hazırlık aşamaları ile yaşadıklarım...

Dün gece, gayet üşengeç bir insan olarak kendimi ön hazırlıksız bir şekilde "Hıdırellez için ne yapabilirim?" derken buldum... Her zaman kapımın girişinde duran küçücük bir sandık içinde eski - yeni - tedavülden kalkmış bozuk paralar durur, onları alıp kırmızı şalıma sardım... Balkonda gül yok bu sene maalesef, yazın kuruttuk kaç yıllık çiçeği, ne yapsam ne yapsam, gözüme Aloe Vera'yı kestirdim, onun altına koydum minik sandığımı BOLLUK - BEREKET dileğimle, yanına da kurutulmuş gül tomurcuklarından oluşan çayımın içinden bulduğum bir gül tomurcuğunu koydum, nasılsa "Allah kabul eder" hoşnutluğu ile yattım...

Sabah güle oynaya yola çıktım işe gitmek üzere ve yolda başıma yani aslında elime geleni aşağıdaki resimde görebilirsiniz...

Bu vesile ile bu görevi yerine getirmek için saçım ya da kıyafetim yerine elimi seçen sevgili kuşa şükranlarımı sunuyorum...

İşte dedim, dileğim KABUL oldu, işaretim geldi... Sonra işe geldim... Diğer bloguma bir yazı eklemek için internette fotoğraf arıyordum... Arama için kullandığım kelime: "İçimdeki Güzellik"

Karşıma çok güzel, güller ve lavantalardan oluşan bir fotoğraf çıktı... (Merak edenler için fotoğrafı aşağıya kopyaladım) Hemen fotoğrafı yayınlamış olan bloga gittim ve gözlerime inanamadım. Karşıma çıkan yazının başlığı: "BOLLUK BEREKET İÇİN HO'OPONOPONO"

Eh, daha da fazla işaret beklemiyorum... Teşekkür ediyorum ve gelen BOLLUK - BEREKETi KABUL ediyorum...

handansenan.blogspot.com.tr/2013/07/maddi-rahatlama-icin-hooponopono-cumlesi.html



30 Nisan 2015 Perşembe

"Dünyadaki en zor meslek anneliktir"

Bugün sosyal medyada bu cümleye rastladım... Anneler günü geliyor ya, bu tarz klişe cümleler daha çok çıkacak karşımıza. Annelik bir meslek midir? Her şeyden önce bir bakın bakalım meslek ne demek? TDK'ya göre meslek:
"Belli bir eğitim ile kazanılan sistemli bilgi ve becerilere dayalı, insanlara yararlı mal üretmek, hizmet vermek ve karşılığında para kazanmak için yapılan, kuralları belirlenmiş iş"

"Karşılığında para kazanmak için yapılan" kelimeleri dikkatinizi çekti mi? Önce bir düşünün, anneliği meslek olarak adlandırmak, olguyu yüceltir mi, yoksa değersizleştirir mi? Hani övmek istiyorsunuz ya, o işi doğru yapın bari...

- Mesleğiniz ne?
- Annelik, profesyonel anneyim, doğuruyorum salıyorum, çok iyi kazandırıyor, ama biraz zor tabii...
- Yaaa, her işin kendine göre zorlukları var işte, ne yapacaksın...

Yanlış anlaşılmasın, anneliği yermek değil amacım, ama "anne olma" kavramının kimi zaman gereğinden fazla abartıldığını düşünmüşümdür. Anne de bir insandır sonuçta, çocuk doğurmuş bir insan...

Her insanın olduğu gibi, iyisi vardır, kötüsü vardır, çok isteyerek anne olmuş olanı vardır, kazaen anne olmuş olanı da vardır... Bilinçlisi - cahili; aşırı sevgiye boğanı - hiç umursamayanı; çalışanı - ev hanımı olanı vardır... Çocuğunu her şeyden üstün tutan ya da başka değerlerini ön plana çıkartanı vardır...

Sonuçta her insanın kendine göre şartları vardır... Kimse kimseyi dışarıdan bakarak yargılayamaz. Kızılderililerin dediği gibi, bir süre onun makosenleri ile yürümelidir...

Annelik benim de vasıflarımdan biridir, evet bir çocuk annesiyim... Mesleğim ise farklı...

Anneler gününüz şimdiden kutlu olsun, annenizi sevin ve sayın... Annelik kavramını çocuğunuzla değil anneniz ile bağdaştırın... "Annelerin dediği doğrudur" derken kendi dediğinizi değil, annenizin size dediğini düşünerek söyleyin bu lafınızı mesela...

Belki her kadının bir çocuğu olmayabilir, ama her İNSANın bir ANNEsi mutlaka vardır... 

13 Nisan 2013 Cumartesi

Değişimin kendisi


"Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi siz olun..." demiş Mahatma Gandhi.

Yani demiş ki, eğer etrafınızda dürüst insanlar görmek istiyorsanız, önce kendinize dürüst olun, yani kendinizi bilin, tanıyın...

Yani bolluk ve bereket görmek istiyorsanız, önce üretin...

Savaş görmek istemiyorsanız, savaşmayı bırakın demiş mesela... Bu bana çok sevdiğim bir grafitiyi hatırlatır yıllar öncesinden: "Düşün ki, savaş çıkmış ve hiç kimse gitmemiş..." Oysa hepimiz bir mücadelenin içindeyiz gün boyu, "beğenmediğimiz" her şeyle savaş halindeyiz... Hastalıklarla savaş halindeyiz, haşerelerle savaş halindeyiz, çocuklarımızla savaş halindeyiz... Hatta kendi alışkanlıklarımızla savaş halindeyiz, sigarayla savaş, alkolle mücadele...

Örnek bir insan olmak için kendimizi zorlayalım anlamında bir yazı yazmaya çalışmıyorum... "Ne olduğumuzu bilebiliyor muyuz?" diye soruyorum...

Bugün dahil olduğum bir grupta "Annelikten ne öğrendik?" konuşuldu...

Kendime bakıyorum, ben neler öğrendim diye:

- Sabrımın sınırlarını öğrendim evet, cinnet geçirmeme nasıl ramak kaldığını biliyorum artık... İnsanlar sokak ortasında çocuklarına nasıl bağırabilirler anladım anne olunca...

- Koşulsuz sevgiyi bilmem ama "ya sevilmezsem" korkusunu öğrendim...

- İçimdeki "mal sahibini", diktatörü, "ben dedim oldu"cuyu tanıdım...

- Her ne karar verirsem vereyim “yanlış olacağını” bilmenin ağırlığını ve aynı zamanda hafifleticiliğini öğrendim... Kendi ebeveynlerimiz de en doğrusu için kafa patlatıp saysak roman olacak bir dolu yanlış yapmadılar mı bizi büyütürken ne de olsa?

Hadi artık kendimizi kandırmayı bırakalım, annelik yüce bir makam değil, ayaklarımın altında cennet falan da yok, boşuna aramayın...

Annelik dediğin biraz sorumluluk, biraz suçluluk duygusu, biraz görev bilinci, bol bol bağımlılık, bir tutam da pişmanlık…

Yok öyle koşulsuz sevmeler falan… Dürüst olun, siz annenize ne kadar kızıyorsanız, sizin çocuğunuz da en az o kadar kızacak size…

Kendi annelerimiz nasıl terliği fırlattıysa kafamıza, biz de o kadar istedik aynı terliği fırlatmayı çocuğumuzun kafasına, en doğal dürtü bu… Kızmak...

Değişimin kendisi olmak demek önce kendine karşı dürüst olmak demek, artık hayal dünyasından çıkmak, gerçekleri kucaklamak demek…

Sevmediğin şeyi değiştiremezsin. Önce kendini sevmek demek değişim, tam olduğun halinle sevmek, kucaklamak, KABUL etmek demek… Sonra da bırakmak demek… Akışına bırakmak…

Artık kızdığım zaman kendime kızma izni veriyorum, en büyük ilerlemem bu son zamanlarda… Ne çok yasak varmış içimde kızmakla ilgili:
  •         Aileme/ büyüklerime kızamam
  •         Sevdiklerime kızamam
  •         Müşterilere kızamam
  •         Basit konulara kızamam
  •         Fani şeylere kızamam…

Kızıyorum işte… Beni kızdıran her şey kızıyorum:
  •         Aptallıklara
  •         Mantıksız/ cevabı belli sorulara
  •         Küstahlığa
  •         Dikkatsizliğe
  •         Kendini her şeyin üstünde görenlere
  •         Bilmeden konuşanlara
  •         Parayla her şeyi satın aldığını sananlara
  •         Karşısındakini aptal sananlara

Kızıyorum. Ama beni kızdırmayan bir şey var ki, buna çok çok seviniyorum: “Artık kızdığım için kendime kızmıyorum.”

Yaşamadığım bir duygu bu işte… Tam olarak deneyimlenen her şey hayatımızdan çıkıp gidiyor… Bu gece hissediyorum içimde bir değişim var… Akıp giden bir şeyler var… Veda zamanı…

1 Nisan 2009 Çarşamba

Rüyalar

Bazıları "ben hiç rüya görmem" dese de, pek çoğumuzun unutamadığı en az 1-2 rüyası vardır. Bilim adamlarına göre herkes düzenli olarak rüya görüyor, sadece bazılarımız bunları hatırlayamıyor. Rüyaları hatırlamak bir disiplin ve dikkat istiyor. (Teknikleri var, isteyene anlatırım.)

Rüyalar nasıl algılanıyor diye merak ettim, ekşi sözlükten baktım. İşte aşağıda birkaç eğlenceli yorumu da paylaşıyorum:

belkide umutların bi anlamda bilinç altı kaosunda oluşması ve istem dışı ilerlemesiyle beyinde oluşan görüntüler ve istek yada hayallerle beslenen yaratığın, biz uyuduğumuzda; sıra bende modu uyanışı.takii biz uyanana kadar (mortician, 06.10.1999)

uyurken sıkılmıyalım diye gördügümüz seyler (painmiss, 15.05.2000 01:37) rüyalar beynin boş vakti için eğlence değildir, önemli bir görevi vardır. bilgiyi indexlemeye ve kısa zamanlı bellekten uzun zamanlı belleğe geçmesini sağlarlar (tabi buna değer bulduklarını,ki i$bu değerlendirmeyi de bilinçaltı yapar) bu bağlamda rüyalar geleceğin habercisi değil geçmişin hatırlatıcısıdır (trenchkot, 08.12.2000 22:02 ~ 20.09.2002 02:11)

Bazılarımız rüyaları kehanet olarak algılıyor, bazılarımız günün özeti (zihin rüyaları). İslamda da rüyanın önemli bir yeri var. İstiare çalışmaları, bir nevi yol gösterici olarak kullanılmakta.

Ancak bence çok açık ve net olan birşey var ki o da rüyaların, bilinçli zihnimizle bastırdığımız iç sesimizin bizimle konuştuğu anlar olduğu. Bastırdığımız duygular, en gizli arzularımız rüyalarda engelsizce su yüzüne çıkabilirler, tabii ki kişinin yüzleşebileceği, taşıyabileceği halleri ile. Bu nedenledir ki rüyasunucu (bilinç üstü) bazı semboller kullanır. Kimi zaman rumuzlar, kimi zaman benzerlikler, kimi zaman gizli anlamlar. Bu semboller herkes için farklı olabilir.

Mesela köpek sembolü, kimileri için dost anlamı taşırken, kimileri düşman olarak yorumlarlar. Ya da çok genel geçer bir yorum daha, kız bebek, kızgın (kötü) haber denir, kız evlatların çocuktan sayılmadığı bir kültürün izdüşümleri. Benim için aynı anlama gelmez mutlaka.

Gelmek istediğim nokta, rüyalara dikkat edin. Önemli mesajlar taşıyabilirler. Yarın için değil, kehanet için de değil, sadece kendinizi tanımak için.

Rüyanızı nasıl okuyacaksınız?
Öncelikle "ne hissettiğinize odaklanın. Rüyada ne hissettiniz, uyanınca ne hissettiniz? Ama dikkat, "ne düşündünüz" demiyorum. Ya da "ne hissetmeniz gerekirdi" de demiyorum. Bilinçli zihninizle irdelemeyin. Sadece ne hissettiğinize odaklanın. Ana tonu buradan alacaksınız zaten...

Daha sonra sembollere geçin. Rüyanın belli başlı unsurları nelerdi? Bu unsurlar hakkında genel duygularınız ne? Sever misiniz? Korkar mısınız? Eğer kişiler varsa, o kişiler kim, sizin için ne ifade ediyor? Yine kişilerle ilgili olarak, isimlerin bir anlamı olabilir mi? Ör. rüyanızda gördüğünüz kişinin adı Sevil ise, bu sizin sevilme ihtiyacınızı vurguluyor olabilir, ya da Songül ise, bir işe son vermeniz anlamına geliyor olabilir. Seda, duyduğunuz birşey ile ilgili olabilir.

Bir örnek üzerinden gidersek, diyelim ki rüyada Sevil size değerli bir yüzük verdi ve siz de bu durumdan sıkıntı duyarak uyandınız.
Öncelikle, neden sıkıldınız? Bunu düşünün.
Sevil kimdir? İş arkadaşınız mı?
Yüzük sizin için ne ifade ediyor? Sevginin ifadesi mi? Değerli olması mı? Güç mü?
Bu sorulara vereceğiniz cevapları birleştirin, okumanız artık anlam kazancaktır.

Bu rüyanın olası bir okuması:
İş hayatınızda bir terfi ile yüzyüzesiniz, bununla değerli olacağınızı düşünüyorsunuz. Değerli olursanız sevilir, iş yerinde kabul görürsünüz, ancak kendinizi bu terfiye hazır hissetmediğiniz için o yüzük size ağır geliyor ve sıkılıyorsunuz.

Ancak bundan çok daha farklı anlamları da olabilir. Üzerinde zaman harcayın, bulacaksınız.

Tatlı rüyalar...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...