annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2016 Perşembe

Mesaj Kaygısı

Seminer sonraları benim için ayma zamanı oluyor sanki... Dün akşam Jou Jou'da Süper Ebeveynlik Sendromu seminerimiz vardı... Tabii ki konu yine döndü dolaştı, kaliteli zaman geçirmeye, çocuklarla oyun oynamaya falan geldi... Her defasında soruyorum kendi kendime... Daha henüz kendim için AN'da kalmayı beceremezken nasıl olur da çocuğumla oyun oynayabilirim diye... Evet, oyun oynamak demek, kendini kaptırmak demek... O role bürünmek, o oyundan zevk almak demek... Tüm sıkıntılarını unutmak demek...

Oysa tüm hayatımız mesaj kaygılı geçiyor... Birine bir şey söylerken bile altında imalar, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla"lar var... Haliyle, biri bir şey dediğinde de fazla mesai hali zihinlerde "acaba ne demek istedi, ne kastetti?"...

Kafalar o kadar bu yönde çalışıyor ki, çocuk eğitiminden anladığımız da hep bir taşla çok kuş vurmak... Hem çocuğuma kitap okuyayım, hem altında bir "doğru davranış" mesajı olsun, hem o arada bir şey de öğrensin, arkasından da konuyla ilgili felsefi tartışmalar yapalım, ne anladığımızı pekiştirelim... diye giden yorucu bir olaya döndü çocukla oyun oynama olayı...

Sevgili okuyucu, lütfen üstüne alınma, genelleştirme, kendime diyorum bunları... Sen de eğer kendine diyorsan, aynı noktadayız, belki senin de hislerine tercüman oluyorumdur... O kadar, başka bir niyetim yok...

Benim derdim, çocuk olmayı ne zaman unuttuğum ile ilgili... Hani hesapsızca sıkıldığım, sonra tüm benliğimle bir oyuna daldığım, annemin/ anneannemin beni çağırdığını bile duymadığım, o oyundan çılgınlar gibi keyif aldığım, yemek için bile ara vermek istemeyip "sokakta sandviç yesem olmaz mı?" yalvarmalarına dönen o günlerden bu hesapçı hale nasıl döndüğüm...

Mesaj kaygısı nedir? Neden ihtiyaç duyuyorum her hareketin bir art anlamı olmasına? Anlamsız bir hayat yaşamak mıdır korkum? Düşünüyorum, hayatımdaki en "anlamlı" anlar o sokakta "anlamsızca" bir aşağı bir yukarı koştuğum AN'larım değil mi? Ölmeden önce tekrar yaşamak istediğim ANlar onlar değil mi? Tamamen ANda kalarak zihnimi, "çamaşırların asılması gerek"lerden kurtarıp istediğimi yaptığım ve bunu yaparken katıksız KEYİF aldığım ANlar...

Annelik, evet çok güzel bir duygu, ama annelikten keyif aldığım zamanlar da işte bu ANlar... Yoksa en faydalı yemeği pişireyim, en faydalı aktiviteyi yaptırayım dediğim zamanlar değil...

Sanırım işin içinde EN varsa AN yok...

Heheheh, mesajı da verdim, kaçıyorum...

21 Mayıs 2015 Perşembe

Kökler ve Kanatlar

Görsel: jordanlakecreativecenter.org

Sevgili Güneş Anne, bir kitaptan birkaç paragraf paylaşmış bugünkü blog yazısında... Bir Afrika atasözüymüş:  ''Çocuklarına hem kök hem de kanat verebilene ne mutlu ''

Ben bu cümleyi okuduğumda pek de bir anlam ifade etmemişti bana, açıkçası... Hatta ters bile gelmişti, köklerinin derinliğini sık sık kontrol eden bir "kaçak" olarak...

"Çocuklar kendi kanatları olduğunu fark ederler günün birinde. Uzun zamandır kürek kemikleri kaşınıyordu. Huylanıyorlardı. Herkes kendi kanatlarıyla gelir bu dünyaya. Bazı anneler saklarlar bunu. Yalan söylemeyi beceremeyenlerse çocukları doğdukları gün fısıldarlar müjdeyi kulaklarına: ‘Sakın unutma, senin kanatların var’. Çünkü kanatları  olduğunu söylememek bir çocuğa yapılacak en büyük kötülüklerden biridir." diye yazmış Hilal Karan... 

Kendi anneliğimde bu kısımla ilgili hiç sorunum yok. Tabii ki kanatları olmalı çocuğumun ki, zamanı geldiğinde yuvadan uçabilsin ve ben de gönül rahatlığı ile el sallayabileyim arkasından, aklım onda kalmasın. Tüm yaşam becerilerini verebilsem keşke bu anlamda... Kendi söküğünü de dikebilen bir terzi olsa oğlum...

Gel gelelim, kökler konusu bir sorun benim için...

"Kanatları olan birine kök vermek ancak büyük ve cömert yüreklerin, derviş annelerin işidir. Acı bir tat bırakır ağızda." demiş bu konuda da Hilal Hanım... Benim fikrim çocuğu iki zıt yöne çeken bu davranışın acı getireceği yönünde, elimde değil...

"Kökü olmayan bir çocuk dünyada kaybolur, öfkelidir, kendisiyle ve her şeyler kavgalıdır. Kendine engel olamayan alevden bir nefret topunun içinde yuvarlarlanıp duvarlara çarpar kendini. Herkesin az veya çok, ait hissettiği bir yeri olmalı." demiş oysa kitapta... Eh, bu da doğru...

O zaman, benim kökten anladıklarımda bir tuhaflık var, demek ki. Nedir benim kafamdaki kök?
Beni yere bağlayan, aşağı çeken bir şey... Gitmek istediğimde gitmeme engel olan bir şey... Gerçekten bu mu demek kök? Kök bizi toprağa bağlayandır belki, ama aynı zamanda beslenmemizi sağlayan da o değil midir? Topraktan almamızı sağlayan? Kök eskidir belki, kanat yenidir, ama her eski kötü olmak zorunda mıdır?

Kökler insanın kendini huzurlu hissettiği yerlerdir. Ruhu yaralandığında tamir edeceği inziva alanlarıdır... Kökler yardım almasını bilenler içindir. Kökler kanatlarla kendimizi aradıktan sonra, yolculuğun sonunda döneceğimiz, hayal kırıklıklarımızda dinleneceğimiz, yeniden başlamak için güçleneceğimiz alanlardır.

Türkülerdir bazen kökler, masallardır... Fotoğraflar ya da anılardır bazen... Anne kucağı, baba ocağı olabilir, zamanı geldiğinde oraya dönmenin de mahsuru yoktur. Yetişkin olmak, içindeki çocuğu beslemeyi bırakmak olmadığına göre, kökler bu besin damarlarıdır.

Yeter ki, kökler köklüğünü, kanatlar kanatlığını bilsin... Biri diğerine baskın çıkmaya kalkmasın...

30 Nisan 2015 Perşembe

"Dünyadaki en zor meslek anneliktir"

Bugün sosyal medyada bu cümleye rastladım... Anneler günü geliyor ya, bu tarz klişe cümleler daha çok çıkacak karşımıza. Annelik bir meslek midir? Her şeyden önce bir bakın bakalım meslek ne demek? TDK'ya göre meslek:
"Belli bir eğitim ile kazanılan sistemli bilgi ve becerilere dayalı, insanlara yararlı mal üretmek, hizmet vermek ve karşılığında para kazanmak için yapılan, kuralları belirlenmiş iş"

"Karşılığında para kazanmak için yapılan" kelimeleri dikkatinizi çekti mi? Önce bir düşünün, anneliği meslek olarak adlandırmak, olguyu yüceltir mi, yoksa değersizleştirir mi? Hani övmek istiyorsunuz ya, o işi doğru yapın bari...

- Mesleğiniz ne?
- Annelik, profesyonel anneyim, doğuruyorum salıyorum, çok iyi kazandırıyor, ama biraz zor tabii...
- Yaaa, her işin kendine göre zorlukları var işte, ne yapacaksın...

Yanlış anlaşılmasın, anneliği yermek değil amacım, ama "anne olma" kavramının kimi zaman gereğinden fazla abartıldığını düşünmüşümdür. Anne de bir insandır sonuçta, çocuk doğurmuş bir insan...

Her insanın olduğu gibi, iyisi vardır, kötüsü vardır, çok isteyerek anne olmuş olanı vardır, kazaen anne olmuş olanı da vardır... Bilinçlisi - cahili; aşırı sevgiye boğanı - hiç umursamayanı; çalışanı - ev hanımı olanı vardır... Çocuğunu her şeyden üstün tutan ya da başka değerlerini ön plana çıkartanı vardır...

Sonuçta her insanın kendine göre şartları vardır... Kimse kimseyi dışarıdan bakarak yargılayamaz. Kızılderililerin dediği gibi, bir süre onun makosenleri ile yürümelidir...

Annelik benim de vasıflarımdan biridir, evet bir çocuk annesiyim... Mesleğim ise farklı...

Anneler gününüz şimdiden kutlu olsun, annenizi sevin ve sayın... Annelik kavramını çocuğunuzla değil anneniz ile bağdaştırın... "Annelerin dediği doğrudur" derken kendi dediğinizi değil, annenizin size dediğini düşünerek söyleyin bu lafınızı mesela...

Belki her kadının bir çocuğu olmayabilir, ama her İNSANın bir ANNEsi mutlaka vardır... 

20 Ocak 2015 Salı

Anne olmak ne demek?

Uzun süredir annelik ile ilgili bir klişe görmüyordum, bugün yine çıktı karşıma:

"Anne olmak, kendini düşünmekten bir ömür boyu vazgeçmek demektir."

Demek ki, annelik hakkında yine, yeniden düşünmenin zamanı gelmiş...

Geçmiş yazılarımda çok irdeledim, annelik konusuna kültürel olarak atfettiğimiz pek çok ağır yükü, bu yükle anne olarak, çocuklarımıza yüklediğimiz benzer ağır yükleri... İsteyenler bir tık ile okuyabilirler...

Mart 2009Mayıs 2010Eylül 2010Mayıs 2011Nisan 2013

Neyse, yukarıdaki cümleye kesinlikle katılmadığımı baştan söyleyeyim. İyi bir anne olmanın temel şartının "kendin olmayı unutmamak" olduğuna inanıyorum, çünkü annelik ilk olarak örnek olmaktır. Demek ki, istediğimiz gibi çocuklar yetiştirmenin ilk adımı istediğimiz gibi biri olmaktır.

Yaaa, bu aklınıza gelir miydi? Nasıl kısa boylu bir çiftin çocuklarının 1,90 m boya ulaşması ihtimali imkansıza yakınsa, kendisi içe dönük, çekingen, sakin bir annenin de çabuk kaynaşan, çok girişken bir çocuk yetiştirmesi biraz zordur...

İstediğimiz gibi biri olmak, ilk düşündüğümüzden bile daha zor görünüyor bana üzerinde düşündükçe... Çünkü aslında çocuğumuzun nasıl biri olmasını istediğimiz ile kendimizin nasıl biri olmasını istediğimiz arasında da farklar var, yani benim için var sanırım... Daha da önemlisi "istediğimiz gibi biri"nin tanımı nedir?


  • Ben nasıl biri olmak istiyorum?
  • Çocuğumun nasıl biri olmasını istiyorum?
  • İstediğim gibi biri olmak için şu anda sahip olduğum/ sahip olduğumu düşündüğüm nelerden vazgeçmem gerekiyor?
  • Eğer benim kendim için istediğim ile çocuğum için istediğim örtüşmüyor ise, bu fark nereden kaynaklanıyor?
  • Kurduğum cümleleri okurken içimden ne gibi tepkiler geçiyor, ne kadarı olumsuzluk içeriyor?
  • Neden olmak istediğimi düşündüğüm gibi biri olmak bende olumsuz hisler/ düşünceler uyandırıyor? (eğer olumsuz hisler/ düşünceler uyandırmıyor ise sizi tebrik ediyorum... Lütfen yorum yazın ve bana da anlatın)
  • Çocuğumun olmasını istediğim kişi ile diğer ebeveyn de hemfikir mi? Nerelerde örtüşüyor, nerelerde ayrı düşüyorum? Neden çocuğuma baba/ anne olarak bu adamı/ kadını seçtim?
  • Olmak istediğim kişi ile anne/ baba kimliğim ne kadar örtüşüyor, ne kadar çelişiyor? Nerelerde anne/ babalık bana engel oluşturuyor? Neden?


Ben kimim? Nasıl birisiyim? Bu tanımlamalarım olmak istediğim kişi olmama nasıl etki eder?

Yine nereden başlayıp nereye geldik... Sohbet de böyle bir şey işte... Tünelin nereye çıkacağı belli olmuyor... :)

13 Nisan 2013 Cumartesi

Değişimin kendisi


"Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi siz olun..." demiş Mahatma Gandhi.

Yani demiş ki, eğer etrafınızda dürüst insanlar görmek istiyorsanız, önce kendinize dürüst olun, yani kendinizi bilin, tanıyın...

Yani bolluk ve bereket görmek istiyorsanız, önce üretin...

Savaş görmek istemiyorsanız, savaşmayı bırakın demiş mesela... Bu bana çok sevdiğim bir grafitiyi hatırlatır yıllar öncesinden: "Düşün ki, savaş çıkmış ve hiç kimse gitmemiş..." Oysa hepimiz bir mücadelenin içindeyiz gün boyu, "beğenmediğimiz" her şeyle savaş halindeyiz... Hastalıklarla savaş halindeyiz, haşerelerle savaş halindeyiz, çocuklarımızla savaş halindeyiz... Hatta kendi alışkanlıklarımızla savaş halindeyiz, sigarayla savaş, alkolle mücadele...

Örnek bir insan olmak için kendimizi zorlayalım anlamında bir yazı yazmaya çalışmıyorum... "Ne olduğumuzu bilebiliyor muyuz?" diye soruyorum...

Bugün dahil olduğum bir grupta "Annelikten ne öğrendik?" konuşuldu...

Kendime bakıyorum, ben neler öğrendim diye:

- Sabrımın sınırlarını öğrendim evet, cinnet geçirmeme nasıl ramak kaldığını biliyorum artık... İnsanlar sokak ortasında çocuklarına nasıl bağırabilirler anladım anne olunca...

- Koşulsuz sevgiyi bilmem ama "ya sevilmezsem" korkusunu öğrendim...

- İçimdeki "mal sahibini", diktatörü, "ben dedim oldu"cuyu tanıdım...

- Her ne karar verirsem vereyim “yanlış olacağını” bilmenin ağırlığını ve aynı zamanda hafifleticiliğini öğrendim... Kendi ebeveynlerimiz de en doğrusu için kafa patlatıp saysak roman olacak bir dolu yanlış yapmadılar mı bizi büyütürken ne de olsa?

Hadi artık kendimizi kandırmayı bırakalım, annelik yüce bir makam değil, ayaklarımın altında cennet falan da yok, boşuna aramayın...

Annelik dediğin biraz sorumluluk, biraz suçluluk duygusu, biraz görev bilinci, bol bol bağımlılık, bir tutam da pişmanlık…

Yok öyle koşulsuz sevmeler falan… Dürüst olun, siz annenize ne kadar kızıyorsanız, sizin çocuğunuz da en az o kadar kızacak size…

Kendi annelerimiz nasıl terliği fırlattıysa kafamıza, biz de o kadar istedik aynı terliği fırlatmayı çocuğumuzun kafasına, en doğal dürtü bu… Kızmak...

Değişimin kendisi olmak demek önce kendine karşı dürüst olmak demek, artık hayal dünyasından çıkmak, gerçekleri kucaklamak demek…

Sevmediğin şeyi değiştiremezsin. Önce kendini sevmek demek değişim, tam olduğun halinle sevmek, kucaklamak, KABUL etmek demek… Sonra da bırakmak demek… Akışına bırakmak…

Artık kızdığım zaman kendime kızma izni veriyorum, en büyük ilerlemem bu son zamanlarda… Ne çok yasak varmış içimde kızmakla ilgili:
  •         Aileme/ büyüklerime kızamam
  •         Sevdiklerime kızamam
  •         Müşterilere kızamam
  •         Basit konulara kızamam
  •         Fani şeylere kızamam…

Kızıyorum işte… Beni kızdıran her şey kızıyorum:
  •         Aptallıklara
  •         Mantıksız/ cevabı belli sorulara
  •         Küstahlığa
  •         Dikkatsizliğe
  •         Kendini her şeyin üstünde görenlere
  •         Bilmeden konuşanlara
  •         Parayla her şeyi satın aldığını sananlara
  •         Karşısındakini aptal sananlara

Kızıyorum. Ama beni kızdırmayan bir şey var ki, buna çok çok seviniyorum: “Artık kızdığım için kendime kızmıyorum.”

Yaşamadığım bir duygu bu işte… Tam olarak deneyimlenen her şey hayatımızdan çıkıp gidiyor… Bu gece hissediyorum içimde bir değişim var… Akıp giden bir şeyler var… Veda zamanı…

6 Mayıs 2011 Cuma

Anneler Günü Çalışması

Yalınayak dolaşma
Cereyanda durma
Eve geç kalma
Anahtarını unutma
Terlik giy ayağına
Hırka giy sırtına
Şemsiyeyi al yanına
E, söylemiştim ben sana...

Böyle başlıyor Profilo'nun yeni viral kampanyası... İlgilenenler için diğer blogda yazdım...

Her sene özel günler başka çalışma konuları çıkartıyor önüme... Bir de bir önceki sene neredeydim, şimdi nereye gelmişim onu anlamama da yardımcı oluyor... Geçen sene bizden talep edilmeyen fedakarlıkları yazmışım mesela anneler gününde... Ancak bu bir yıl içinde anne olmak, çocuk sahibi olmak gibi konularda çok çalıştım. Bu sene henüz hiç fedakarlık ya da "anneler kutsaldır." temalı reklam çıkmadı karşıma... Onun yerine bu reklamı gördüm...

Anladım ki bu yılın annelik konusu "müdahaleler"... Annemin şu yaşımda bana müdahale etmesinden, ne yapacağımı söylemesinden hoşlanmıyorum, ama aynı alışkanlıkla ben elimde uzaktan kumanda oğlumu yönetmeye çalışıyorum... Benim komutlarım yukarıdakilerden çok da farklı değil.
- Ellerini yıka
- Pijamanı giy
- Sütünü bitir

Hepsi birer müdahale. Etme bulma kanununa göre ben müdahale etmeyi bırakmadıkça bana da müdahale edilmeye devam edilecek... Ama bırak demekle olmuyor tabii...

Öncelikle bu komutlardan herbirini yapmazsa oğluma ne olur sanıyorum?
Peki komutlarımı yapmazsa bana ne olur sanıyorum? (Hani hasta olur, ona bakmak zorunda kalırım vb.)

Son olarak işi biraz da bağımlılık şeklinde almak gerekirse:
Ben o komutları verirken ya da onlar yapılırken kendimi nasıl hissediyorum? (ÇOK GÜÇLÜ)
Bu konumu koruyabilmek için hayatımda ne gibi fedakarlıklar yapıyorum? (bkz. sorumluluk maddesi)

Güzel, güzel çalışacağız bu hafta... Yaşasın...

4 Eylül 2010 Cumartesi

Suçlanma ve altından çıkanlar

Ev hanımlığı ile başlayan süreçte anneliğin ilginç bir boyutu ile karşılaştım: Suçluluk

Oğlumun her hastalığı benim suçlanma korkumu harekete geçiren bir düğmeydi sanki. Hatta o kadar ki: "Bu çocuk çok hastalandı." diyen herkese "Ne yani, ben çocuğuma iyi bakamıyor muyum?" diye haykırmak istiyordum. Oğlan hasta oldu, ben suçlanma korkusu çalıştım...

Sonuç, suçlanma korkum o kadar hafifledi ki, insanlar artık benim için beni aklar oldular. Mesela geçenlerde arkadaşlarla tatildeyiz, akşam Deniz kusmaya başladı, tabii arkadaşlar da fikir üretmeye... Biri "başına güneş geçti belki" diyor, bir başkası "Olamaz, başında şapka olan tek çocuk Deniz'di." diyor. Benim savunmaya geçmeme bile fırsat vermediler. Dedim, evet, çalışmalar işe yarıyor...

Bir korku etkisini azaltınca altından başka bir korku çıkıyor. Tıpkı soğan kabuğu soyar gibi hissediyorum kendimi...

Deniz yine hasta, ama bu defa nerede yanlış yaptığımı düşünmüyorum, neyi eksik yaptığımı düşünüyorum. Daha mı iyi, his pek de farklı değil. Ancak zannımca hata yapmak suçlanma ile bağlantılıyken eksik yapma yetersizlik ile alakalı. Yani üstbenim öyle söylüyor. Bu aralar saat kurup gece kalkıp Deniz'in üstünü örtme hissime zor mani oluyor, bir yandan da yetersizlik korkusu çalışıyorum.

En sonunda bunladım, sordum içime: "Deniz bu kadar sık hasta olmaktan ne zaman kurtulacak?" diye. Ne dese beğenirsiniz: "Onun sağlıklı olması ile övünmeyi bırakınca."

BAŞARI

Çocuğun sağlıklı olması bir başarı kriteri yani benim için, iyi mi... Güç, aşağılanma da işin içinde yani.

Ben Deniz'in ayrı bir birey olduğunu kabul ediyorum.
Ben onun yoluna saygı duyuyorum.
Ben anne olarak yeterliyim.
Ben Deniz için yeterliyim.
Ben yeterliyim.
Ben kendimi onaylıyorum.
Ben oğlumun sağlık durumundan güç almayı bırakıyorum.
Ben kendimi yetersiz halimle seviyorum.
Ben kendime yetersiz olma izni veriyorum.
Ben kendimi yetersiz halimle kabul ediyorum.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anneler günü

Bir anneler günü daha geçti. Benim 4. anneler günüm. Bu yazımın içinde "anneler kutsaldır." tarzında birşey bulamayacaksınız. Her anneler günümde düşünürüm, anneliğe yüklediğimiz yükleri. Şöyle bir tarayalım lügatımızı... Anneleri nasıl tanımlamışız yıllarca:
  • Anneler kutsaldır.
  • Anneler fedakardır.
  • Yemez yedirir.
  • Annenin gönlü geniştir.
  • Anneler en iyisini bilir.
  • Anneler herşeyi görür.
  • Anneler sabırlıdır.
Özetle anneler insan değildir, süper bir varlıktır. Eh, tabii, bir anne olarak çok da yalanlayamayacağım bunu, ama yine de üzerimize büyük bir yük aldığımız kesin. Her an tetikte olacaksın, çocuğunu herşeyden, ama özellikle de kendinden önde tutacaksın. Hele herşeyin en iyisini bileceksin... Aman Allah'ım... Ya bilemezsem, ya yanlış düşünüyorsam, ya sezgilerim beni yanıltıyorsa...
Ne büyük bir suçlanma korkusunu tetikliyor bu zihin modelleri...
Ben herşeyin en iyisini bilemeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her zaman herşeyi öngöremeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her durumda çocuğum da olsa en güzel hisleri hissedemeyebileceğimi kabul ediyorum.
Ben kutsal olmak yerine sıradan olmayı kabul ediyorum.

Annelik klişelerinin bir başka boyutu da tabii ki çocuğumuza yüklediklerimiz... Ben seni büyüttüm, yemedim yedirdim, geceleri başında nöbet bekledim... onun için bana borçlusun... Çocuk olarak çoğumuzun (özellikle de genç ergen yaşlarımızda) söylediğimiz de bu değil midir?
"Yapmasaydın..."

Herkes gibi oğlumun da kendi seçimlerini yapma özgürlüğü var. Bana rağmen. Ben ona bu izni vermeye niyet ediyorum. Daha doğrusu kendime oğlumun özgürlüklerini görme izni veriyorum.
Herkesin kendi seçimini yaşayacağını kabul ediyorum. Kendimi ve oğlumu annelik adı altında gizli yüklerden serbest bırakıyorum.

23 Mart 2009 Pazartesi

Hastalıkta ve sağlıkta


Oğlum 15 gün kadar hastaydı. Çok ateşlendi, bazı geceler başında beklemek gerekti. Bu da ister istemez beni hastalıklarla ilgili düşünmeye itti: Neden hasta oluyoruz?

Bir kere hasta olmak hiç de iyi birşey değil. Mi acaba?

Çocukluğumu düşünüyorum, hasta olunca annemin benimle ilgilenmesi çok hoşuma giderdi. Hatta kardeşim hasta olunca, "keşke ben hasta olsaydım" diye düşündüğüm olurdu. Demek ki, ilgi çekmek için hasta oluyoruz. Bazen de işten kaytarmak için, bazen de "geçerli bir mazeretimiz olsun" diye. Yıllarca çektiğim migren ağrılarını ben bilirim. Sırf işimi değiştirecek cesaretim olmadığı için.

Peki çocuğum hasta olunca ne hissettim? Yani klişe annelik lafları olarak değil, bunun altında yatan ne hissettim? İlk defa anne olduğumu hissettim. Bu ne demek şimdi? Yani çocuğumun kayıtsız şartsız bana muhtaç olduğunu hissettim. Yanıma gelip mahsun mahsun oturması, ona sarılmamı istemesi gizliden gizliye mutlu etti içimin bir yanını.

Evet, bu da hastalığa davetiye çıkartmanın bir yolu, tabii bu kişinin de belli bir altyapısı varsa. Çocuklarımızın her zaman bize ayna tutmak görevini yerine getirdiklerine inanıyorum.

Hastalıkların altında bir ilgi çekme yatıyor olabilir, güçlü olma hali de yatıyor bence. Yani anneme istediğimi yaptırabilmenin bir yoluydu hasta olmak ya da istemediğimi yaptırmamanın.

Korktuğumuz bazı şeylerden kaçış olabilir.

Kimi zaman ne kadar "güçlü" olduğumuzun bir göstergesidir belki de. Yani "bakın ben ne zorluklara göğüs gerebiliyorum" der gibi.

Benim ilgi çekmek için hasta olmaya ihtiyacım yok.
Benim değerli olmak/ sevilmek için hasta olmaya ihtiyacım yok.
Ben kendimi seviyor ve değer veriyorum.
Ben, benimle ilgileniyorum.
Benim güçlü olmak için hasta olmaya ihtiyacım yok.
Ben gücümü içimdeki sevgiden alıyorum.
Ben hayatımı sağlıklı geçirmeyi seçiyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...