öfke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öfke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2015 Pazar

Öfke Dansı

Bu blogu ilk açtığım zamanlarda, yani 2009 yılında öfke ile ilgili pek çok yazı yazmışım, o zamanlar çok öfkeli biri olduğumu hatırlıyorum zaten...

Kitap kulübünün bana kazandırdığı güzel insanlardan Yeliz, bu aralar Öfke Dansı'nı okuyormuş. Tabii kulüpteki arkadaşlarla bir öfke muhabbeti açıldı, herkes nasıl öfkelendiğini, öfkesini dengelemek için neler yaptığını yazdı bir - iki satır...

Ardından Kurtlarla Koşan Kadınlar'da sıradaki masalı okumaya başladım bundan sonraki kulüp toplantımıza hazırlanmak için... Kitabı açtım okumaya başladım. Karşıma çıkan paragrafı aynen alıntılıyorum:

"Ama ustalaşmanın başka bir boyutu daha vardır ve bu, kadınların öfkesi denebilecek şeyle ilgili bir boyuttur. Bu öfkenin serbest bırakılması gereklidir. Kadınlar, öfkelerinin kökenlerini hatırlar hatırlamaz, dişlerini gıcırdatmayı bir daha asla durduramayacakları gibi bir hisse kapılırlar. Ne ironiktir ki, kendimizi rahatsız edici kötü hissetmemize yol açtığı için, öfkemiz bizim için bir endişe kaynağıdır da. Aceleyle ondan uzaklaşmak ve kurtulmak isteriz.

Ama onu bastırmak işe yaramaz. Bu, ateşi çuval bezinden bir torbaya koymaya çalışmaya benzer. Kendimizi ya da başkasını onunla haşlamak da bir işe yaramaz. Demek ki, orada davetsizce başımıza geldiğini hissettiğimiz güçlü bir duygu tutuyoruz. Biraz zehirli atıklara benzer; oradadır, kimse onu istemez, ama atılacak pek başka bir yer de yoktur. Gömecek bir yer bulmak için uzaklara seyahat etmek gerekir."*

Demek ki, artık öfke hakkında yeniden düşünmenin zamanı da gelmiş...

Ben öfkelendiği zaman durmadan konuşan, gözü dönen, etrafında olanı görmeyen, sürekli haklı çıkmak en azından uzlaşmak isteyen bir başka ben oluyorum. Küsmek, kenara çekilmek, uyumak falan gibi aktiviteler benim öfkemin seline göre değil hiç...

Yakın zamanlarda bu tarz yakıcı öfke nöbetlerine pek tutulmadım ancak, en azından bu kadar yoğun değil.

Peki ne zamandan beri diye düşünüyordum, buldum. Yıllar yılı, ruhsal ve içsel gelişim yolunda ilerlerken bir gün gelecek ve artık etrafımda gördüğüm hiçbir olay beni öfkelendirmeyecek sanıyordum. Öfkelendiğim zaman bir de "bunun beni öfkelendirmesine neden izin verdim?" diyerek kendime kızıyordum. Bir gün canımın içi ile işsel bir hususta konuşurken bu kızgınlığımı şu şekilde dile getirdim: "Biliyorum, hizmette SİNİR yoktur, ama ben çok sinirlendim." Kuzum, psikoloğum bana dedi ki, "Hayır, her yerde sinir vardır. İnsanlar seni kızdıracak bir şey yapıyorsa sen de onlara kızarsın. Bu son derece doğal bir tepkidir..." (tabii bu kelimelerle dememiştir o, ben anladığımı yazıyorum buraya).

Ve sanırım o anda anladım. Kendime öfkelenme hakkı tanımayarak ne kadar haksızlık ettiğimi anladım.

İnsan insanın aynasıdır. Biri seni kızdırıyorsa dön kendine bak. Hangi korku düğmene bastı? falan filan... Bunlar tabii ki kişisel - ruhsal gelişim için çok önemli sorular... Ama önce duyguyu görmek ve KABUL etmek gerekiyor... Ben insanım, ÖFKElenebilirim, en doğal hakkım... Haklı yere, haksız yere, yanlış anlayarak, alınganlık yaparak, öfkelenebilirim...

İşte bu senenin konusu olan İZİN vermenin gücü bir defa daha kendini göstermiş.
Ben öfkelenmeye izinliyim.
Öfkelenmeye % 100 EVET

Bundan sonrası benim seçimim. İster öfkemi yaşarım, ister yıkıp dökerim, ister içime bakarım, ama önce öfkelendiğimi, öfkelenebileceğimi KABUL ederim...

Ne güzel bir özgürlüktür bu...


* Kurtlarla Koşan Kadınlar - Vahşi kadın arketipine dair mit ve öyküle - Clarissa P. Estes - Ayrıntı Yayınlar - S. 388

4 Ocak 2013 Cuma

Öfkem nerede?

Bu blogun ilk kayıtlarına bakıyorum da, daha çok öfke ile ilgilli yazılar yazmışım. İçimde bir yumak öfke, patlamaya hazır bir şekilde bekliyormuş. Geçen 4 sene zarfında bu konu ile ilgili olarak öğrendiğim en temel husus, öfkelendiğim zaman bunu bastırmamak oldu. Öfkemi KABUL etmek yani, diğer bir deyişle. Kızma hakkını bulmak içimde, kendimde.

Öfkemi takip etmeyi öğrendim sonra, yani beni asıl kızdıran şeyi, ana noktayı bulmayı. Başlangıçta çok zor olan bu farkındalık anları, zaman için kolaylaştı, sonra yeniden zorlaştı, öfkem de azaldığı için o düğmelere daha az basılmaya başladığı için, ipin ucunu bulup yumağı çözmek daha bir ustalık gerektiriyor şimdilerde. Ama bunlara takılmamayı da öğrendim bu arada... İpin ucunu buradan kaçırırsam, başka bir ucu çıkıveriyor karşıma bir süre sonra. Hayatı bir ödül - ceza; suç - başarı; doğru - yanlış doğrusunda görmüyorum nispeten. Bu da kendime karşı daha ılımlı olmamı sağlıyor.

Neyse, bu kadar uzun bir girişten sonra, gelelim yeni farkındalığıma: ALINGANLIK

Bu da geçmişte kafamı/ yüreğimi yoran konulardan biri, etrafımdaki alıngan insanlar yüzünden az ip cambazı gibi hissetmedim kendimi geçmişte.

Geçenlerde bir toplulukta bir arkadaşımla az ilgilendim, sonra da onun topluluktan ayrılmış olduğunu fark ettim. Kendimle gece sohbetimde ilk takıldığım konu "Acaba farkında olmadan onu kırdım mı?" oldu. Neden onu kırdığımı düşündüm? Çünkü bana veda etmeden gitti. Zihnim bu atıştırmalık ile oyalanadursun, bir süre sonra yüreğim başka bir noktaya dikkatimi çekti: Kendi kırgınlığıma... "Neden bana veda etmeden gitti?" İçimde kalan suç - ceza zihniyeti kırıntıları, tabii ki bu kırgınlığı hemen bana yönlendirip "kim bilir ne yaptın da kırdın kadını" şeklinde beni azarlamaya başlamıştı. Oysa ki, altındaki katman, kendi kırılmışlığını, dolayısı ile
- saygı görmeme
- kaale alınmama
- değer verilmeme gibi korkularını haykırıyordu.

Anladım ki, sadece öfkelerimin içinde değil öfkelerim, kırgınlıklarım... Öyle bir meret ki, her taşın altından çıkabiliyor... Gördüm ya, buna da şükür... SOBE...

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Seçimler

Bu aralar içimle pek barışık değiliz... O fazla konuşmuyor, ben onu pek dinlemiyorum sanırım. Üzücü, ama bu da bir süreç, KABUL etmek lazım duraklamaları da ilerlemeler kadar.

İçim pek bir sıkkındı bu gece, nedenini bilemedim, içimi yokladım, içinden çıkamadım, düşündüm, saplandım kaldım. Karmakarışık ipuçları içinde oradan oraya sürüklendim sonra biraz da.

İç sıkıntısı, iç kararması derken, bir çıkış yolu geldi aklıma: SEÇİMLER...

"İçimdeki sıkıntının sebebini bulamasam da bunu KABUL etmeyi seçiyorum." dedim kendi kendime.

KABUL, çok güçlü bir kelime, bunu yıllardır biliyorum da SEÇİM yeni çıktı.

Son zamanlarda akışta kalmamı sağlayan büyülü kelime SEÇMEK... OL'AN'ı seçmek...

Öfkelendiğiniz zaman, öfkelenmeyi seçebilirsiniz, sonra da öfkeli kalmayı ya da öfkeli kalmamayı seçebilirsiniz. Bilinçli bir şekilde. İlk öfke AN'ından sonra, içinizdeki öfkeyi pompalamayı, taze tutmayı, beslemeyi seçebileceğiniz gibi, öfkeli kalmamayı da seçebilirsiniz.

Bunu da denedim, öfkeli olduğumda durup uzaktan baktım o öfkeli halime ve zihnime sordum: "Öfkeli olmayı bitirmeyi istiyor musun?" diye. Çoğunlukla o sürekli konuşan fitnecinin, başka korkular ve hesaplarla öfkeyi bitirmek istemediğini gördüm. Sonra da (tabii ki, gevezeyi dinlemeyi bırakıp) öfkeyi bitirmeyi seçtim. Ufacık bir sabun baloncuğu gibi öfkemin sönüverdiğine tanık oldum bu SEÇİMle.

Bu gece de aynı yöntemler, içimdeki sıkıntıyı KABUL ettim, gördüm ve varlığını bastırmaya çalışmadım, sonra da onu bitirmeyi SEÇTİM.

Bu belki çok saçma gelebilir, ancak OLANı seçtiğinizde her şey mümkün... Anlayabildiğinizi anladığınızda ve anlayamadığınızı anlayamadığınızda OLAN tam olarak budur. OLANı seçin ve anladığınızı KABUL edin, anlamadığınızı da KABUL edin.

Kendinizde olan savaşı bitirmenin yolu savaşı bırakmayı SEÇMEK...

21 Şubat 2012 Salı

Yanılsamalar durağı

Marcel Proust,  "The voyage of discovery is not in seeking new landscapes but in having new eyes." demiş, yani "Gerçek keşif yolculuğu, yeni topraklar aramakta değil, yeni gözlerle bakmaktadır." 

Aslında bu aralar kafamı öğrenmeye takmıştım. İnsanın çocukluğunda hızlı bir şekilde akan öğrenme sürecinin yaşı ilerledikçe azalması, hatta neredeyse durma noktasına gelmesi, kendimle sohbetlerimin baş konusu halinde son günlerde. Biliyorum ki, bildiğini sanmak, öğrenmenin en büyük düşmanı. Bu sadece eğitim alanında değil, hayatın her alanında böyle.

Ne zaman hayat artık beni şaşırtamaz demişsem, yeni bir sürprizle karşıma gelmiştir yeni deneyimler, önemli olan şaşırmaya açık olmak.

Bilgi biriktirme dönemimde, herşey hakkında fikrim olsun istediğimden, herşeyden biraz bildim uzun süre. Bilgimi en büyük güç kaynaklarım arasında tuttum, "yeter" bulduğum anda da o konuyu bıraktım. Bazı konuları da "derinlik" kapsamına aldım. "Daha çok, ne çok"larla ilerledim... "Bilmem lazım"larla...

Yine de fark ettim ki, bazı şeyleri çabalamadan öğrendim, bazı şeyleri dinlemeye hep hazır oldum, çünkü onlar benim güç noktamda değil, keyif noktamdaydılar. Keyif noktamda kaldıkları sürece hep öğrendim, taa ki şahkül kayıp GÜÇ noktasına dayanana kadar. O noktada "ben OLdum." yanılsamasına vardım. O durakta da epey bir zaman kaldım, taaa ki, "hiçbir şey artık beni şaşırtamaz" duvarına toslayana kadar.

İşte yanılsamalar durağı da böyle bir yer. O durağa geldiğinizde bir rol yapmaya bürünüyor insan. Bugüne kadar ne olmak istediyse, o olmuş gibi davranıyor. "Biz çok gördük böylelerini" tarzı kahkahalar, "oraları geçeli çok oldu" manidar bakışmaları, sinirleri alınmış bir bilge havası işte bu durağın süsleri. Hayatta varmak istediğimiz nokta ne ise yapay bir orada olma hali: Sanki huzurluymuş gibi, sanki bilgeymiş gibi, sanki OLmuş gibi...

Oysa geçen sene ne diyordum: "Bu kadar spiritüel çalışma, içe dönme, kendini tanıma sonunda anladım ki, öfkelendiğin zaman öfkene izin verecekmişsin." Benim için çok büyük bir adımdı bu. Osho'nun "asla maske takma..." diyerek anlatmaya çalıştığı adım. Hayatta taşıdığım en ağır yük maskelerdir. Maskelerin kaynağı yüzeysel bilgilerdir: varsaymalar, yanılsamalar, beklentiler...

Belki de bu yolun bir sonu olduğu yanılsamasından vazgeçebilirsek, uzun ince yolumuzda gündüz gece ilerlemeye devam edebiliriz yeniden. Önemli olan varılacak yer değil de yolculuğun kendisidir belki de...

20 Ekim 2011 Perşembe

Kabul etmek ya da kabullenmek

Hayatta olabilecek en güzel şeylerden birinin kabul etmek olduğunu düşünüyordum bu sabah. Ancak yine olabilecek en kötü şeylerden birinin de kabullenmek olduğunu fark ettim. Nasıl oluyor da birbirine bu kadar yakın iki kelimenin bu kadar zıt anlamlar taşıyor, şaşırdım bir an sonra.

Kabullenmek: pasif, bastıran, değiştiremeyeceğinden emin, için için mutsuz, yetersiz, güçsüz...

Kabul etmek: saygı duymak, izin vermek, fark etmek, değerlendirmek...

Kabul etmek, değişimin ilk adımı, cesaret ve güç toplama anı, adım atmadan önceki sancı, sakin, huzurlu yine de...

Kabullenmek ise için için öfke, bükemediğin eli öpme, köprüden geçme...

Şöyle düşünün, diyelim ki kilo sorununuz var, bunu kabullenebilirsiniz. (burada bahsettiğim sorun sizi rahatsız eden, aklınızı meşgul eden konudur, yoksa kaç kilo olduğunuzla ilgili değildir.) Ağzınıza attığınız her lokmada kendinize kızarak, "Amaaaan, ben böyleyim işte" diyerek geçirebilirsiniz zamanınızı. Arada "ben böyle de güzelim" dersiniz, kandırırsınız kendinizi. Bazen diyete başlarsınız, ertesi gün bırakırsınız, yine kızarsınız kendinize... Savaş verir, bir yener bir yenilirsiniz, kabullenir yaşarsınız.

Ya da kabul edersiniz: "Kilo sorunum var." Kendinize sorarsınız "Neden?" diye, yardım alırsınız, çözüm ararsınız, karar verirsiniz, değiştirirsiniz.

Bir başka örnek: eşinize kızıyorsunuzdur için için, kabullenirsiniz, içinde bulunduğunuz durumun değişmeyeceğini düşünürsünüz, ufak dokunuşlarla eşinizi değiştirmeye çalışır, her defasında duvara toslarsınız. daha çok öfkelenir, daha çok kızarsınız, ama hep anlatırsınız: "Ben onu öyle kabullendim."

Ya da onu öyle kabul edersiniz, sonra sorarsınız kendinize: "Ben bunu neden yaşıyorum? Böyle yaşamımı sürdürmek istiyor muyum?" ya değişirsiniz ya sizi kızdıran olayı dönüştürürsünüz.

Kabullenmekte çekmek vardır, her çekmenin altında öfke...
Kabul etmekte değişim vardır, her değişim yeni bir yoldur...

16 Mart 2009 Pazartesi

Ne olur benim dengemi bozmayın

Bu öfke ile ilgili 2. yazım. Öfke terapisi, öfke ile başa çıkma yöntemleri, derin nefes almalar, anı olduğu gibi kabul etmek. İnsanın gözü döndü mü hiçbiri aklına gelmiyor. Böyle anları siz de yaşamışsınızdır.
Her neyse, bugünkü sohbet konusu öfke sonrası. Keskin sirke küpüne zarar ya... Öfke patlaması yaşandı bitti. Ama vücutta ürettiğimiz o toksinler ne olacak? O kadar adrenalin nereye patlaycak? Benim boynum tutuldu mesela. Spiritüel vücut dilim bana ne diyor? "Görmek istemediğin, bakmak istemediğin yerler var. Kafanı çevirmiyorsun, dönüp bakmıyorsun" Yaaa... Al sana bir çalışma konusu. Nereye bakmıyormuşum? Tabii dönüp kendime bir bakmam lazım. Yoksa ne olur, ele verir talkımı...
"Ben kendimle barış içinde yaşıyorum."
"Ben kendimi ve .... (kavga objesi şahıs)'i affediyorum."
"Ben kendi merkezimde kalıyorum."
Öfke patlamasının arkasındaki rahatlamayla yatmak yerine, öfke sahnesi üzerinde çalışmak, temizlemek gerek.
Hadi hoşçakalın anacım, ben temizliğe gidiyorum...

14 Mart 2009 Cumartesi

Öfke



Sizin öfkeniz nasıl? "Yavuz atın çiftesi" misali mi, yoksa saman alevi gibi mi?
En çok neye öfkelenirsiniz? Saygısızlığa mı? Aptallığa mı? Haksızlığa mı?
Çevreme bakıyorum öfke dolu insanlar görüyorum. Parlamaya hazır. Kimi ağlıyor sinirden, kimi davudi sesi ile bağırıyor.
Ya ben? Genellikle "sinirleri alınmış" tabir edilenlerdenim. Ama içimdeki öfke ateşi yandı mı kavurur beni de.
Avatar diye bir çizgi film var. 4 elementin efendilerini anlatıyor. Bunlardan biri de ateş ulusu. Kahramanlardan biri, ateş bükücü prens, içindeki öfkeyi söndürdüğünde ateşe hükmedemez oluyor. Yıllarca ateşini içindeki öfkeden beslemiş. Evet, ateş 4 elementten biri, ama kaynağı öfke mi gerçekten? Sonunda anlaşılıyor ki, ateşin ana kaynağı GÜNEŞ, yani aydınlanma.
Usui Usta, "bugün, sadece bugün öfkelenme." demiş. Kolaysa başına gelsin. :) Nasıl yapılmalı bilmiyorum, ama öfkeyi aydınlığa çevirmek lazım. Bastırmadan. Yaşadıklarımıza izin vermeden olmaz. Yaşamak, ancak yaşarken izlemek, izlerken dönüştürmek lazım.
Temel soru şurada: "Ben şimdi neye kızdım?" Olayı bırakıp nedene varmak lazım. Nedeni kendimize döndürmek lazım, kendimize döndürdüğümüzü sevgiye dönüştürmek lazım.
Nasıl yani?
Bugün market kuyruğunda biri önüme geçmeye çalıştı. Çok sinirlendim. Neden?
  • Beni adam yerine koymadı.
  • Bana değer vermedi.
  • Beni görmezden geldi.
  • Beni aptal yerine koydu.
Acaba benim kendimi adam yerine koymadığım durumlar var mı? Kendime gerçekten her zaman değer veriyor muyum? Kendi değerime kendim sahip çıkıyor muyum?
Ben kendimi tam olduğum halimle görüp kabul ediyor muyum? Kendime kızmadan, sinirlenmeden?
Ben kimleri aptal yerine koyuyorum?
Yaşadığım deneyimi sevgi ile kabul ediyorum. Bana beni gösterdiği için sıramı almaya çalışan bana teşekkür ediyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...