11 Nisan 2011 Pazartesi

Ayrılıklar

Cumartesi günü, durup dururken bir anda içimden: "Ben tüm ayrılıkları bitirmeye niyet ediyorum." sözü geldi. Niyet etmenin gücünü bildiğim için bu tarz cümleleri çok hızlı sarf etmekten kaçınırım aslında, ama dedim ya, içimden çıkıverdi.

Sonra köy meydanına doğru yürüyüşe çıktık ve bir anda tüm "öteki taraflar" bir arada karşımdaydı. Diğer zeytinyağı fabrikasının kurucusu, diğer zeytin topluluğunun başındaki adam, diğer panelistler, hepsi bir arada sahne kurulmuştu benim için...

Önce selam vermeye çekindik, davet edilmediğimiz bir organizasyonla karşı karşıyaydık nihayetinde, kimseleri rahatsız etmek istemedik. Ancak köy meydanında işimiz vardı ve beklemek zorundaydık. Mecburen bir yere oturduk. Ama sahne benim için kurulmuştu, dediğim gibi... Bir süre sonra, içeri girip rahatsız etmekten çekindiğim grup dışarı çıktı ve bizim masaya etrafımıza oturdular. Bir anda tüm "öteki"lerin ortasındaydık... Tam merkezde...

Bundan ala sahne mi olur? Ben "öteki"leri bitirme yolunda gereken adımları atmaya karar verdim. Ben herkesle BİR olduğumu, "öteki"ni yaratanın kendim olduğumu KABUL ediyorum.

Bu adımda kabul etmekten öte ne yapacağımı bilemedim şimdilik... Ancak bugünlerde oğluma ilkokul arayışı içindeyim... Bir başka "ayrılıklar" senaryosu daha... Kendime benzer bulduklarımı beğenme, bana benzemeyenleri dışlama eğilimim var, bir ÖTEKİ yaratma senaryosu daha...

Bakalım bu niyet beni nereye götürecek?

7 Nisan 2011 Perşembe

Eğitim Şart... Mı?

Bir "eğitim şart" lafıdır gidiyor... Herkes, her durumda, lafın bittiği yerde "eğitim şart" deyiveriyor...

Eğitim gerçekten şart mı?

"Eğitim sisteminde ben şimdiye kadar neler öğrendim?" diye sordum kendime...

- Diğerlerinden daha ilerde olmayı, hatta 1-0 önde başlamayı öğrendim.
- Hakkımı aramayı öğrendim.
- En sivri dilimle kendimi savunmayı öğrendim.
- Kendimi nasıl daha yukarıda konumlayabileceğimi öğrendim.
- Yeri geldiğinde "politik davranmayı" öğrendim.
- Gözden ırak olanın, gönülden de ırak olduğunu, ya da ağlamayana meme olmadığını öğrendim.
- Güçlü isen bütün kapıların sana açılacağını öğrendim.
- İnsanlara tepeden bakmayı, para ile işlerimi yaptırmayı öğrendim.
- İyi bağlantılar kurarsan istediğin yere gelebileceğini öğrendim.
- Plan yapmayı, strateji geliştirmeyi, proaktif olmayı öğrendim.

Bravo bana. Yani bunca yıl kendimi sözde eğiterek, güçsüzlük korkumu, değersizlik korkumu, başarısızlık korkumu, parasızlık korkumu, yetersizlik korkumu, kontrolcü kimliğimi, kurtarma zihniyetimi, ezilme korkumu mutlu ettim.

Elime ne geçti? Planlarım oldu mu? Stratejilerim tuttu mu? İstediğim yere geldim mi?

Bu karamsar bir yazı değil. Bu bir insan olma yazısı.

Kendini başkasından üstün gören, BİR'liğe ulaşamaz... BİR'liği hissedemeyen SEVGİ'yi anlayamaz. Eğitim elimizde bir güç oyuncağı durumuna gelmiş, bu oyuncağı bırakmanın zamanı geldi sanırım.

Sadece bakmak, görmek, dinlemek yeter BİLMEK için... Sadece sevgi olduğumuzu hatırlamak yeter... Yeter ki yüreğimiz açık olsun.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Eğlence mi iş mi?

Eşimle sevdiğimiz bir dizinin DVD'sini izliyoruz. Başta alt yazıyı çeviren kişilerin ismi yazdı: Sacit ve Orkun. Bir anda gözümün önünde bir görüntü belirdi. 18-20 yaşlarında 2 delikanlı, ellerinde biraları bir yandan eğleniyor, bir yandan da dizinin çevirisini yapıyor, yaptıkça daha da neşeleniyorlar... Sacit ve Orkun gerçekten bu kadar genç mi ya da bu çevirileri yaparken bu kadar eğlendiler mi bilemiyorum, ama ben öyle hissettim o anda yaptıkları iş ile ilgili olarak.

Bugün de Köprüler - iki dünya isimli bir CD aldım. Bildiğimiz klasik müzik parçalarını Türk motifleri ile süslemişler, nefis bir çalışma olmuş, çok zengin. Gürol Ağırbaş düzenlemiş, Erkan Oğur, Okay Temiz, Ercan Irmak, Halil Karaduman gibi birçok virtüöz çalmış. Yine bir görüntü belirdi CD'yi dinlerken gözümün önünde: Gürol Ağırbaş, keyifle gidiyor Erkan Oğur'un ya da Okay Temiz'in yanına... "Abi, çok eğlenceli bir projem var. Acayip keyif alacağız çalarken." diyor... Ama doğru, ama yanlış böyle düşünmek çok hoşuma gitti.

Bir anda anladım.

Benim iş yapma ile ilgili kayıtlarım değişiyor. Daha önce İş yaşamı başlıklı yazımda iş hayatı ile ilgili ne kadar fazla negatif kaydım olduğunu yazmıştım. Sanırım bu kayıtlar hafifliyor artık. O nedenle de insanların yaptıkları işten keyif aldıklarını, yaparken çok eğlendiklerini, hobilerinden para kazandıklarını düşünüyorum. İş yaşamını sıkıcı takım elbise, gülmeyen suratlar, bezgin bakışlar kalıbından çıkartıyorum yavaş yavaş.

Ne güzel, ne güzel... Yola devam...

2 Nisan 2011 Cumartesi

Bilgi Hakkında

Etrafımda bazı insanlar kendilerinin öğrendiği bir bilgiyi, herkesin bilebileceği bir şey olarak görüp normal sohbetlerinin içinde kullanabiliyorlar. Mesela çok özel bir eğitimde öğrendikleri bir kavramı bir konuyu açıklarken genel bir bilgi gibi kullanabiliyorlar... Yok, havalı bir biçimde değil, safça, sadece kendilerinin bildiğini herkesin bildiğini zannettikleri için...

Bazıları da herkesin bildiği çok genel bilgileri sadece kendileri biliyormuş gibi ortaya koyuyor, bu bilgilerle öğretmencilik oynuyorlar...

Tabii kendimle sohbet ederken fark ettim ki, bu cümlelerde geçen herkes BEN'im... Yani, benim bilmediğim bir konuyu çoğu kimsenin bilemeyeceğini düşünürken benim çok iyi bildiğim bir konu karşıma çıktığında onu bilmediğimin düşünülmesi beni çıldırtabiliyor.

Bundan önce Gösteriş başlıklı yazımda değinmiştim. Bilgi benim için çok önemli. Benim güç kaynağım, gösteriş merkezim, sivri dilim...

Pek çok şeyden vazgeçmek kolay geliyor da, bilmekten vazgeçmekte zorlanıyorum hala...

Bilgi güçtür.
Bilgi değerdir.
Bilgi anahtardır, her kapıyı açar.
Bilgi VAR'lıktır.

Oysa aslında benim kapılarım hep açık. Benim bilmem gerekmiyor. Ben bilmesem de değerliyim. Sürekli güçlü olmam gerekmiyor, çünkü zaten güvendeyim.

Var olduğumu kendime kanıtlamam gerekmiyor, çünkü ben zaten VAR'ım.

Eğer bilmem gereken bir şey olursa AN'da bilirim...

31 Mart 2011 Perşembe

Bir farkındalık anı

Bugün alışveriş yaparken marketten bir şey aldım. Eve geldim. Onu niye aldığımı eşimle paylaşacağım, içimden prova yapıyorum. Hani olağan nedenler:
- fiyatı çok iyiydi.
- şurada da kullanırız
- hem rengi de çok güzel...

falan gibi cümleler planlıyor zihnim... ama içim cümleyi şöyle kurdu:

Bunu aldım, ÇÜNKÜ ÇOK HOŞUMA GİTTİ.
Başkası için değil, KENDİM için...

İşte bu AN değil mi gerçekten OL'duğumuz AN.

Bahanesiz, sebepsiz, gerçekten kendimiz OL'duğumuz ve kendimiz için OL'duğumuz AN...

Çok şükür...

29 Mart 2011 Salı

Sorumluluk

Yol arkadaşım, dostum Ebru, çaba ile ilgili bir yazı yazmış. Bir blog açsın buradan paylaşacağım bu yazıyı da. Bu yazı beni sorumluluklar üzerine düşünmeye sevk etti.


TDK'ya göre sorumluluk tanımı şöyle:
"Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet"


Google'da aradım, bir de şöyle bir tanım buldum:
"Bireyin uyum sağlaması, üzerine düşen görevleri yerine getirmesi ve kendine ait bir olayın başkaları üzerindeki etkilerinin sonuçlarını üstlenmesi, başkalarının haklarına saygı göstermesi ve kendi davranışının sonuçlarına sahip çıkabilmesi"


Günlük kullanımda sorumluluk kelimesini daha çok "yapmamız gereken işler, hesap vermemiz gereken kişiler" anlamında kullanıyoruz sanki. Eşimizden, çocuklarımızdan yakınmalarımızın başında "sorumluluk almıyor" geliyor. Yani?
- Benim istediklerimi, benim istediğim zamanda, benim istediğim şekilde yapmıyor...
En azından benim için böyle. Her ailede öyle ya da böyle, eşit dağılmış olsun ya da olmasın bir iş bölümü vardır. Bunlar geleneksel roller olabilir ya da tamamen farklı olabilir.
Hadi dürüst olalım, tüm vücut dilimiz "mutfağımdan çık, ayak altında dolaşma" diye bağırırken nasıl olur da eşimizin bize yardım etmesini bekleriz?


Yine de benim aslında yazmak istediğim konu kendi üzerimize aldığımız sorumluluklar...


Bu sorumluluklar hem bir çeşit bağımlılık hem de duruma göre bahane olarak gayet güzel kullanılabiliyorlar.


Bir düşünün "sorumluluklarınız" için ne fedakarlıklarda bulunuyoruz? Bu liste bağımlılıklarımızı görmek için çok güzel bir araç değil mi? Bu liste aynı zamanda yapmak istemediğimiz, korktuğumuzu kendimize itiraf etmediğimiz, dürüstçe reddetmediğimiz, kendimizi layık görmediğimiz konular için güzel bir sığınak değil mi?


Gerçekten de evde yemek yapmam gerektiği için mi o toplantıya gitmedim?
Gerçekten de çocuğum sık hasta olduğu için mi o düzenli iş teklifini kabul etmedim?
Gerçekten de ailemin bana ihtiyacı olduğu için mi onları bırakıp seyahate çıkmıyorum?

Rutin meselesi

Özellikle iş hayatı içinde insanlarla konuşursanız genellikle hayatın monotonluğundan yakınırlar... "Ne var, ne yok?" diye sorarsanız "Ne olacak evden işe, işten eve." cevabı almanız olasıdır. Bir süredir monotonluk üzerine, rutinler üzerine yapıyorum sohbetlerimi içimle...

Aslında rutinlerimi ne kadar sevdiğimi, daha doğrusu onlara ne kadar bağımlı olduğumu fark ediyorum. İnsan içgüdüsel olarak bilinmeyenden korkar. Rutinin dışına çıkmak bir anlamda bilinmeyen korkusunu tetikler. Her gün belli bir sıra ile bilinen işleri yapmak, aynı insanlarla karşılaşmak, hatta aynı insanlarla aynı kavgaları yapmak bile bildik bir şey olduğu için zihin tarafından tercih ediliyor sanırım.

Hani düşünün bir seyahat dönüşü eve geldiniz, çantalarınızı bıraktınız, ilk lafınız ne olur? "İnsanın evi gibisi yok." Neden yok?
- evimde rahatım.
- evimde huzurluyum.
- evimde güvendeyim.
- evimde istediğimi yapabilirim.

Bir kere bunların tersi neden geçerli değil acaba? Neden evimden başka bir yerde rahat değilim?
- Ayıplanma korkusu
- Yük olma korkusu
- Rahatsız etme korkusu

Ben her yerde rahat olabilmeliyim. Her yerde güvendeyim, çünkü evren güvenli.

Neden başka yerde istediğimi yapamayacağımı düşünüyorum? Ben ne istiyorum ki?

Bu rutin işi çok derin çooooookkkkk...

İllustrasyon: http://woyndesign.blogspot.com/
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...