24 Temmuz 2014 Perşembe

Ticaret kötü bir şey mi?

Birkaç ay önce, belli bir ücret karşılığında bir seminer düzenlediğimiz için iş yerimi "ticarî" olmakla suçlamıştı bir kişi... Geçen gün de Facebook'ta doğal ürünler üretip satan bir küçük işletmenin "biz ticarethane değil aileyiz." tarzında bir yorumunu gördüm... Bu ticaret - ticarî - ticarethane kelimeleri uzun süredir aklımı kurcalıyordu, yazayım bakalım neler çıkacak dedim...

Öncelikle TDK ne diyor bu konuda ona bakmalı...
Ticaret:
1. isim Ürün, mal vb. alım satımı
"Ne ziraat ne ticaret için kâfi nüfus kaldı." - F. R. Atay
2. Kazanç amacıyla yürütülen alım satım etkinliği
"Yolcuların çoğu çıkmış, artık ticareti dönüşe bıraktım." - Y. K. Karaosmanoğlu
3. Bu etkinlikle ilgili bilim
4. Alışveriş sonucu elde edilen, yararlanılan fiyat farkı, kâr

Ticarethane:

isim Ticaret işlerinin yürütüldüğü yer
"Ben gazeteciyim. Bir ticarethanenin sahibiyim." - N. F. Kısakürek

Yani bir kişi bir ürün/ hizmet karşılığında bir ücret aldığında bu işleme ticaret deniyor. Bakkaldan süt, manavdan elma aldığınızda, bu esnaf ticaret yapıyor. Bu kısımda bir sorun yok, çünkü ortada bir mal var. Herkes biliyor ki, bakkal/ manav kendi de o ürünü bir ücret karşılığında alıyor ve üzerine bir miktar kar koyarak satıyor. 
Ne zaman ki iş satın alınan bir maldan çıkıp da hizmete geliyor, işte o anda "ticarî" olmak bir kabahat sayılmaya başlıyor... Hele de bu hizmet çocuk, eğitim, din gibi hassas konularla ilgiliyse... Oysa ki hayatta hepimiz belli işlerle uğraşarak para kazanmak durumundayız. Bunun için hepimiz hayatımızın bir süresini ayırarak çalışıyoruz. Bu durumda neden bazı insanlar sattıkları ürünlere bir bedel belirleyip satabilirken diğer bazılarının bunu yapması aynı kelime ile (ticari) ayıplanıyor?

Sanıyorum bunun altında yatan en önemli sebep kendi emeğimizin bize yeterince DEĞERLİ gelmemesi...

- Ben değerliyim.
- Benim zamanın değerli.
- Ben ürettiğim işe bir değer katıyorum.
- Benim ürettiğim işe kattığım değerin gerçekleşmesi sırasında benim KEYİF almam ya da bu işlemin benim için çok KOLAY olması, bu ürün/ hizmetin değerini düşürmez.
- Ürettiğim hizmetin değerini ben kendim belirleyebilirim. Bu hizmeti bu ücrete alıp almamak ise alıcının kararıdır. Alıcının benim belirlediğim ücreti vermek istememesi benim ürünüme biçtiğim değeri düşürmez.
- İnsanın keyif aldığı ve kolaylıkla gerçekleştirdiği bir işten para kazanmasında yanlış bir şey yoktur. Aksine alınan keyif o hizmetin/ ürünün kalitesini arttırabilir.

Bunlar ilk tespitlerim... Tabii ki bunun altında da bazı kayıtlarım yatıyor. Ben bu kayıtları da görmek ve değiştirmek niyetindeyim.
- Paranın ancak yorularak kazanılacağı konusundaki inançlarım,
- Para kazanmanın, para almanın ayıp olduğu konusundaki inançlarım,
- Bir şeyi amatör olarak yapmanın daha iyi olduğu konusundaki inançlarım,
- Ticaretin kötü, hileli, haksız kazanç içeren bir şey olduğu konusundaki inançlarım,
- Kar etmenin, çok para kazanmanın yanlış bir şey olduğu konusundaki inançlarım,

Hepinizi görüyorum. Bu güne kadar bana verdiğiniz hizmetler için size teşekkür ediyorum. Sizleri bu güne kadar karanlıkta bıraktığım için özür diliyorum. Artık size ihtiyacım kalmadı... Sizleri ışıkla yıkayarak hiç yaratılmamış hale getiriyorum.

Bu günden sonra işime, emeğime, ürettiğim ürüne hak ettiği değeri biçmeyi, bunu talep etmeyi, kolay ve keyifle para kazanmayı başlatıyorum. Ben buna izinliyim...


26 Haziran 2014 Perşembe

Beni bağlamaz

Ne yazık ki, artık hiçbir şeye ağzım dolu dolu "Beni bağlamaz" diyemiyorum... Her şeyden ben sorumluyum, biliyorum çünkü... Görüyorsam, duyuyorsam, hissediyorsam bu benim suçum EVET... Var OLan her şey benim bir parçam... Hepsi ben yarattığım için orada... Bana bir şey göstermek, bir şey anlatmak için... Üstelik bunu KABUL etmem de yeterli değil. "Evet, suçluysam suçluyum, ne yapalım?" deyip bir kenara çekilme zamanı değil. Yüreğimde yer açmam, o kısmı aydınlatmam, anlamam, hatta sevmem gerekiyor.

Kulağını tıkayıp gözünü kapayıp susup oturmak yetmiyor artık, üç maymunun modası geçti.

Korunmak da yeterli değil, uyumlanmak lazım, alışmak değil de tam olarak, BİLMEK işte biraz...

BİRLİK'e giden yol burada, görüyorum, duyuyorum, hissediyorum... Çünkü gördüğüm, duyduğum, hissettiğim her şey zaten YOL. Sırada o yolda akmak var...

Biraz da Ho'oponopono işte... Seni seviyorum, sana teşekkür ediyorum, beni affet... Dinle, fark et, dönüştür diğer bir değişle...

Her neyse "ignorance is bliss" demiş ya... Maalesef, artık geçerli değil...

Beni bağlar...

18 Haziran 2014 Çarşamba

Hatırla

Bu akşam bir soru geldi aklıma: "Tamamen özgür olmak nasıl bir şeydir acaba?"

Tamamen özgür? Ne demek ki şimdi? İlişkilerden, bağlardan, kurallardan, kurumlardan... Dışımda olan şeylerden kopmak mı? Bununla bitmez ki? Düşüncelerden, sorumluluklardan, bağımlılıklardan, endişelerden, zihnimden, duygulardan...

Tamamen özgür? Acaba gerçekten dilenecek bir şey mi "tamamen" özgür olmak? Ya da "kısmen" özgürlük diye bir şey var mı? Biraz özgür?

Eğer yukarıda saydıklarımın olmadığı bir durumsa bir koma hali midir tamamen özgürlük?

Uçabilmek midir ya da... Mekandan özgürlük...

Tamamen özgür olabilmek için sonsuz ve sınırsız seçenekler nelerdir?

Uçtum mu ben?

16 Haziran 2014 Pazartesi

Kendim İçin Limonlu Kek

Bu sene çok çalıştım, gerçekten çok çalıştım. Hem de sadece bedenimle ve zihnimle değil, yüreğimle de çalıştım. Sanırım bu anlamda, 23 yıllık profesyonel çalışma hayatımın tepe noktasıdır bu sene...

Dün, yani pazar günü, uzun süredir ilk defa çalışmadığım, ama "yapmak zorunda" olduğum şeylerin de olmadığı ilk pazardı. Dışarıdan bakıldığında belki de diğer Pazar'larımla aynı olmuş olabilir, ama benim içimde çok değişik bir pazardı, çünkü yaptığım her şeyi kendim için yaptığım, daha da önemlisi, taaa içimde, yüreğimde bunu HAK ettiğimi düşündüğüm ilk tatil günümdü.

-meli, -malı'ların olmadığı, yapılan her eylemin görev icabı değil de kendim için, içimden geldiği zamanda ve içimden geldiği şekilde yapıldığı bir gündü... Kendim için limonlu, haşhaş tohumlu harika bir kek yaptım, oğlum da severek yedi... Kendim için yemek yaptım, eşim de yedi... Kendim için kitap okudum, film seyrettim... Tam istediğim zamanda ve tam istediğim şekilde...

Bu duyguyu anlatmam çok zor... Sanırım "Kendim için bir şey yaptımsa" yazımda yapmak istediklerime, ancak 3 yıl sonra ulaşmışım... Ne güzel yürümek, yürürken de bir yerlere ulaştığını FARK edebilmek...

Bu küçücük farkındalık AN'ları değil mi bizi YOL'da tutan?

10 Haziran 2014 Salı

Yağmurda ıslanmak

"Hayat, fırtınada sığınak bulup beklemek değil, yağmurda dans etmesini öğrenmektir." demiş, Sherrilyn Kenyon bir kitabında...

Şimdi tabii, hayatta bize öğretilen bazı şeyler var, bazı durumlarda çok doğru ve kullanılması gereken, ama bazı durumlara da hiç uymayan, aslında düşünmeden, sadece öyle öğrendiğimiz için, "zaten hep öyle olduğu için" yaptığımız...

Yağmur yağdığında bir sığınak bulup yağmurun dinmesini beklemek de bunlardan biri... Yıllarca, özellikle öğrencilik yıllarımda uzun otobüs - minibüs yolculukları ve yokuş yukarı yürüyüşlerle okuluma/ evime ulaştığım için en büyük özlemlerimden biriydi, yağmurda kaçmadan, ıslanarak ve bunun keyfini alarak yürümek... Ama ne mümkün... Islanırsanız nerede kuruyacaksınız, ya arkasından sert bir rüzgar da başlarsa, donup üşütmek, hasta olmak gibi bir "lüksümüz" mü var ki? Hiç yağmur yağmasın isterdik onun için... Hele o sucuk gibi ıslandıktan sonra rutubet kokusundan dumanı tüten otobüslerde yolculuk etmek, saçından sular damlarken... Rezalet... Günümüzün kliması had safhada çalışan güneşli günlerde bile adamı donduran otobüslerinden değildiler en azından, buna da şükür :)

Hep özendim yağmur altında rahatça yürümeye de, bir defa olsun bir hafta sonu evde otururken "yağmur başladı" diye sevinip giyinip yürüyüşe de çıkmadım... Nasıl bir özenme ise bu?

Yoksa sudan korkuyor muydum aslında? Hani evleri su basması, sel alması falan mıydı acaba bu ıslanma korkusunun altında yatan? Oturduğumuz evlerden biri zemin kattı ve sokakta, tam önündeki gider tıkandığı için sürekli yağmur yağdı mı evi su basardı. Babam gece gece sokağa çıkıp elini mazgaldan sokup giderin içini temizlemek zorunda kalırdı annem kapıların altını havlular ile sağlamlaştırmaya çalışırken...

Sonra çiftçilik yıllarımız başladı... O zaman anladım tabii yağmurun değerini... İlkbahar yağmurları ile doğanın yemyeşil uyanışı, sonbahar yağmurları ile zeytinlerin dolgunlaşması yaşama sevincimi perçinledi... Suyun bolluk demek olduğunu anladım bir yandan... Bu arada evimiz köy eviydi ve yağmur yağdığında çatısı akıyordu... Gece yağmur başladığında kalkıp kovalar koyuyorduk yerlere, ama çok keyif alıyordum bu durumdan... Çok eğlenceli geliyordu bana gece su damlası kovalamacaları...

Yine de su ile tam barışamadığım bir şeyler vardı ki hala, şimdi balkonumdaki lambadan damlıyor su çok yağmur yağdığında, iş yerimde boru patlamış duvarın içinde, tesisat yenilendi yakın zamanda... Anlamadığım ne var diye soruyorum kendime: "Kendi bolluğunu KABUL et." diyor bir yandan, bir yandan da "Kendi yıkıcılığını da KABUL et." Suyun iki yanı bir arada, tıpkı insanlar gibi...

Biri "yaşasın yağmur yağdı, ekinler coşacak" diye sevinirken, bir diğeri "eyvah, bu gece evimi sel basar mı?" diye endişeleniyor aynı anda...

Hem YAPICI hem de YIKICI, tıpkı benim gibi... Önemli olan benim bunu NASIL değerlendirdiğim, NASIL yönlendirdiğim ve NASIL yönettiğim...

Bu nedenle geçen akşam, iş çıkışı eve yürürken başlayan çılgın yağmur çılgınlığını taşıdı bana... Herkes kafasını sokacak bir sığınak bulup beklerken, ben gülümseyerek yürüdüm yağmurun altında, şemsiyem bile yoktu üstelik... Yağmur şiddetini arttırdıkça benim gülümsemem arttı, insanlar bana bakıp şaşırdıkça arttı... Eve donuma kadar ıslanmış ama çok mutlu bir halde ulaştım. HAMD olsun...

22 Mayıs 2014 Perşembe

Rekabet, iş yaşamı, işverenlik hakkında


Profesyonel yıllarım boyunca kendi "çalışan/ işçi" olma hallerimi masaya yatırdım, uzun uzun inceledim, derslerimi çalıştım... Zaman geçti, bu hayattan uzaklaşma fırsatı buldum, bir süre serbest çalıştım, 2 yıldır ise artık kendi iş yerimde çalışıyorum...

Ancak 2 yıl sonra bir nefes egzersizi sırasında fark ettim ki, ben artık bir İŞVEREN'im... Yani geçmişte KAPİTALİZM ile ilgili söylemiş olduğum her söz artık bana geri dönüyor...

Tabii ki, kendi çalışma şartlarım ile sağladığım şartlar bir değil. Ayrıca uzaktan ahkam kestiğim konuların iç yüzünü gördüğümde kazın ayağının öyle olmadığını anlamış oluyorum.

Yine de anladım ki bir yandan, henüz iş yaşamı ile ilgili derslerim bitmemiş. Bu içgörü'de katkılarından dolayı sevgili Zeynep Alan Sevil Güven'e, yani Sevil Abla'ma da candan teşekkür ediyorum...

Bugün sordum mesela kendime:

- Ben çalışanken kendime ne gibi sınırlar getiriyordum? Neden kendimi KÖLE gibi hissediyordum? Bu kısıtlamalar gerekli miydi? Ne kadarı işçi-işveren ilişkisinden kaynaklanıyordu? Ne kadarını ben kendim "uydurmuş"tum?
- Hızlı ve kısa çalıştığım zaman gerçekten işin gereğini tam olarak yerine getiriyor muydum? Aynı işi yavaş ve uzun uzun yapsaydım yerine gelmiş olacak mıydı? Yani aslında işe yüreğimi vererek yapıyor muydum? NEDEN?
- Kendi çalışanlarımdan, kendimin yapabileceğim halde yapmak istemediğim neleri yapmalarını istiyorum? Neden bu işleri yapabileceğim halde yapmamayı seçiyorum?
- Bir işi yüreğimle yapmak için gereken nedir? "Para kazanmak için çalışmak" kavramı hayatımızdan çıktığında çalışmak nasıl bir şey olur?

En kolayından başladım cevaplamaya, uzun süredir "Para kazanmak için çalışmak" yok hayatımda... Bu nedenle de sanki PARA ile ilgili konularımın bittiğini varsaymıştım. Biliyorum ki, evren bana istediğim zaman istediğim kadar parayı verir, çünkü evrende her şey BOL.

Artık para için çalışmaya ihtiyacım kalmadığında, ilk tepkim bundan sonra hiç çalışmayacağımı düşünmek olmuştu, oysa ki zaman içinde anladım ki, çalışmak farklı motivasyonlarla da yapılabiliyor, çok da keyif alınıyor bu durumda... Böyle olunca para da kendiliğinden geliyor...

Diğer soruları çalışmam lazım, buradan yazmayacağım... :)

Bir de işin rekabet kısmı var... Hayatım boyunca rakip ile düşman birbirine çok yakın kelimelerdi benim için... Çalıştığım firmanın rakibi ile tüketici olarak bir iş yapmak -abartmıyorum - ahlaksızlık gibi gelirdi, sanki çalıştığım firmaya ihanet ediyormuşum gibi...

Oysa ki BOLLUK bilincini anlamaya başladığımda fark ettim ki, evrende HER ŞEY bol olduğuna göre müşteri de BOL, bu durumda hepimiz için kazanç mümkün... Böylece RAKİP kelimesi de birden anlamını yitirdi kalbimde...

Yaşadıkça çalışıyoruz, çalıştıkça gelişiyoruz... Hayat sürüyor... Ne GÜZEL...

7 Ocak 2014 Salı

Saygı ve tahammül

"İnsanoğlu yaradılışı gereği unutkandır." şeklinde naçizane bir tespit ile başlamak istiyorum yazıya... "Unutkan mı," diye başlayan pek çok antitez geliştirilebilir, tahmin ediyorum...

Oysa ki, hayatımızda bizi en çok etkileyen sorunlar genel olarak güncel sorunlardır, mesela... Birini çok dertli görüyorsanız, "neyin var, anlat" dediğinizde, size bundan 12 yıl önce olan bir olayı anlatmaz genellikle... Güncel sorunları ile ilgilidir, onlar geçmişte yaşadıklarından çok daha hafif bile olsa ŞİMDİnin ağırlığı vardır ne de olsa üstlerinde...

"En yakın arkadaşınız kim?" diye sorsam mesela... Güncel olarak daha sık iletişim içinde olabildikleriniz 3 yıldır görüşmediklerinize göre daha "yakın" gelecektir size... Oysa ki, kimbilir, 3 yıldır görüşmediğiniz o arkadaşınız ile paylaştığınız ANların değeri, şimdikilerden çok daha derin olabilir...

İnsanoğlu, unutkan olmakla birlikte çok çabuk da içine alır, benimser, hatta sahiplenir... 2-3 ay içinde bir insan hayatınızdaki "EN" önemli insan olabilir mesela... Sonraki 3 ay içinde de iletişiminiz tamamen kesilebilir, rüzgar değişebilir, sizin için hergün görseniz de YOK olabilir bir anda...

Akış süreci içinde önemli olan ANı yaşamak ve An geçtiğinde bırakabilmektir... Geçmişte veya gelecekte yaşamak yerine ANda olmak akışı kolaylaştırır.

İşte tam da bu yanılgı üzerine konuşmak istiyorum aslında... ANda yaşamak ile şimdi olanın İLLUZYONuna gereğinden fazla önem atfetmek arasında çok fark var.

Günün telaşı, tasası, kısa sevinç ve kederleri yaşamak değildir ANda kalabilmek. O tamamen unuttuğumuzu düşündüğümüz (kendimle çelişiyorum evet, yazının başında yazdıklarımla yani, ama fikri vermek için bu kurgu gerekiyordu sanırım) alt satırların bizi etkilemesine izin vermemektir. 3 aydır tanıdığım ve şu anda hayatımdaki en "ÖNEMLİ" insan olan kişinin TIPKI geçmiştekiler gibi güvenilmez, satıcı, şımarık, özensiz, önemsemez vb. olduğunu düşünmeden yaşamaktır.

Geçenlerde yolun ortasında durmuş yolcu indiren bir araba ile tıkanan trafikte arkadan korna çalan ve rahatsızlıklarını dile getiren insanların oluşturduğu bir sahne ile karşılaştım... Günlük hayatımızda karşılaştığımız tüm sorunların bir özeti gibiydi. Öndekinde saygı eksikti, arkadakilerde tahammül...

SAYGI ve TAHAMMÜL

İkisinin bir arada bulunmadığı noktalarda Sevgi ve Hoşgörü'de nadir görülüyor demeliyim... İnsan önce kendisini sevmeli ve saygı duymalı, KABUL... Ancak bu kendini geri kalan herkesten daha üstün HAKlarla donatmak anlamına gelmiyor ki... Tıpkı sevginin hoşgörüyü doğurması gibi saygının da tahammülü doğurması kaçınılmaz... Hangisi önce başlar bilemem...  Birinden başlamak lazım... Ama sindirerek... Dişini sıkarak tahammül olmaz... Kendini riske atıp sinir olarak saygının olmayacağı gibi...

Buraya kadar geldik ya... Bir adım daha...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...