17 Mart 2011 Perşembe

İnat meselesi


Oğlum 1 günlükken, doktorum onu kucağına almış, bir süre baktıktan sonra, “Bu çocuk çok inatçı, ailede var mı inatçı olan?” diye sormuştu. Ben de “Fazla yok, sadece babası ve annesi.” diye cevap vermiştim.

Etrafıma baktığımda her yerde inat aynalarımı görür oldum bu aralar ben de… Sevgili çocuk aynalar, annelerine neler yapıyorlar kendi inatçılıklarını fark etsinler diye…

Yakın zamanda şahit olduğum bir olayı paylaşmak istiyorum. 2,5 yaşında bir oğlu olan bir anne oğlunun banyo yapmama inadından şikâyetçi. Ufaklık evde kıyametleri kopartıyormuş yıkanmamak için. “Ne sıklıkta banyo yapıyor?” diye sorduk, “2 günde bir” dedi anne…

Benim bakış açımı paylaşmayabilirsiniz, yine de anlatmaya çalışacağım. Bir halata iki yanından asılmış çekiştiren iki insan düşünün… İnat budur işte… İnadın olabilmesi için 2 taraf gerekir çoğu zaman. Hani asıldığınız ipin ucunu bırakın, karşıdaki düşsün demek istemiyorum. Aksine daha en başından halatın bir ucunu tutmuyorsanız eğer, karşınızdaki sizinle halat çekme oyunu oynayamaz yani…

Oynamazsam ne olur?
  • -          Kaybetme ya da kazanmayı umursamıyorum demektir.
  • -          Gücümü göstermeye, kanıtlamaya çalışmayı bıraktım demektir.
  • -          İkna etmem gerekmiyor demektir.

Ne güzel. Neden hala tutuyorum o halatı peki?
  • -          Korktu derler.
  • -          Daha çok üstüme gelirler.
  • -          Kontrolü kaybederim.
  • -          Savaşı sonsuza kadar kaybederim.


Ben artık savaşacak bir şey olmadığını görmeye niyet ettim. 
Kontrolü bırakırsam yok olacağımı zannetmeyi bırakmaya niyet ettim.
Ben kendimle barış içinde yaşıyorum.
Ben yenilmiş halimle, güçsüz halimle, kontrolü kaybetmiş halimle VAR’ım.
Ben zaten VAR’ım ve bunu kimseye kanıtlamam gerekmiyor.

14 Mart 2011 Pazartesi

insan gibi

Bugün dolmuşa bindim... Kısa mesafe bir yerde inecektim. Biraz gittik, bir ışıkta durduk. Şoför, yanında duran başka bir dolmuş şoförüne seslendi, hatta bağırdı: "Bi Sport's versem, Carrefur alsam senden?"

Ben başladım gülmeye, bahsi geçen "Sport's" ben oluyorum, Sport's Int. durağında ineceğim için, Carrefour da yan dolmuştaki başka bir yolcu olmalı... O ışık süresince bağırarak "malları" paylaştılar. "Carrefour yok, Atakent vereyim." şeklinde... Mal paylaşımı bitince, biz de kuzular gibi indik, dolmuş değiştirdik...

Ben bir yandan gülüyorum ama, engel olamıyorum kendime... Şoför de bana bakıyor, "deli mi ne, neden gülüyor, kadına bak" şeklinde... Dedim ki, "daha önce kimse bana Sport's dememişti, ona gülüyorum."

"Abla, n'apçaksın, kısa sürede ancak böyle anlaşıyoruz." dedi.

Eskiden olsa, bu muamele beni deliye çevirebilirdi herhalde... Hani mal bölüşümü yapıldı aralarında... Şimdi sadece güldürdü, çünkü ben DEĞERLİyim.

Ben kendimin değerli olduğunu biliyorum ve inanıyorum.
Bana kimsenin dışardan değer vermesi gerekmiyor, ben zaten DEĞERLİyim.

Biliyorum ki, zamanla bu inanç tam olarak oturunca içime, hücrelerime yazılınca, bu sahneleri de yaşamayacağım, enerjim tam olarak değişecek çünkü. ama şu anda geldiğim noktadan da memnunum...

Ben DEĞERLİyim... Bunu hatırlama yolunda ilerliyorum...

13 Mart 2011 Pazar

Sahne ve Yönetmen

Bana bir haller oldu...

Hani bir tiyatro seyrederiz, oyun, konu, oyuncular çok iyidir... Kendimizi kaptırıveririz, içinde yaşarız oyunun. Üzülenle üzülür, mutlu olanla havalara uçarız... Kah ağlarız, kah güleriz... İçindeyizdir...

Bazen de, kaptıramayız kendimizi oyuna... Giremeyiz bir türlü içine... Oyuncular tüm hünerlerini döktürseler de, oyundadırlar, rol yapmaktadırlar... Farkındayızdır.

Bu da uzaklaştırır bizi oyundan, onlarla birlikte ağlayamayız artık...

İşte böyle bir haller oldu bana...

Oyunun tam göbeğindeyken, bir anda sahneyi görüyorum arkada, oyuncuların gerçek hallerini, yönetmeni görüyorum.

Oyunun tam ortasında kalamıyorum. Çok uzun sürmüyor belki bu farkındalık halleri, ama var.

Sanırım ben artık oyundan çıkıyorum...

12 Mart 2011 Cumartesi

Kadın - erkek hakkında

Bir önceki yazıda cinsiyet konusunun daha derinlerde olduğunu fark etmiştim. Fazla da üzerinde düşünecek vaktim olmadı aslında, kaçtığım bir konu sanırım biraz da... İlk etapta kadın - erkek ile ilgili bilinçaltı kayıtlarımı yazayım istedim. Bunlar toplum içinde sık sık duyduğumuz ya da büyürken kulağımıza yapışan kayıtlar olabileceği gibi, kendi inançlarımız da olabilir...

Her neyse, işte ne geliyorsa yazıyorum:

  • Yuvayı dişi kuş yapar
  • Erkek evin direğidir.
  • Yemeğin salçalısı, kadının...
  • Tamirat erkek işidir.
  • Ev temizliği, yemek  vb. kadın işidir.
  • Şoförlük erkek işidir, kadın şoför nadir bulunur.
  • Kadınlar iyi araba kullanamazlar.
  • Evi çekip çeviren kadındır.
  • Kadın iç işlerine, erkek dış işlerine...
  • Yalnız kadın zavallıdır.
  • Kadın dayak yer.
  • Kadın ağır taşıyamaz.
  • Kadınlar daha dirayetlidir.
  • Kadın annedir.
  • kadın, baba ile çocukların arasında ara bulucudur.
  • Kadınlar hassastır.
  • Kadınlar daha duygusaldır.
  • Kadın çiçek gibidir, narindir.
  • Kadınlar daha düşüncelidir.
  • Kadın hakları korunmalıdır.
  • Erkekler kötüdür.
  • Erkeklere güven olmaz (babana bile güvenme)
  • Erkekler kabadır.
  • Erkekler güçlüdür.
  • Erkekler ağlamaz.
  • Erkek adamın oğlu olur.
  • Kadın yalnız başına başının çaresine bakamaz.
  • Karısı ölen erkek tek başına başının çaresine bakamaz.
  • erkekler düşmandır.
  • Kadının baş düşmanı yine kadındır.
  • Erkekler maç, otomobil ve siyasetten başka bir şey konuşmazlar.
  • Diamonds are a girl's best friend (kadının en iyi dostu elmaslardır.)
  • Kadınlarla erkekler arkadaş olamaz.
  • Ateşle barut yan yana durmaz.
  • Erkek yöneticilerle çalışmak daha kolaydır.
Bu maddelere ister inanayım, ister inanmayayım, bunların hepsi benim içimde kayıtlı. Hepsi tek tek ele alınıp sevgiye dönüştürülmek için beni bekliyor. Özünde kadın ve erkeğin tek başına yetersiz olduğu, birbirlerini tamamladıkları noktasına varıyoruz ki, bu zaten ilk adımda dönüştürülmesi gereken husus.

Ben kadın halimle tam ve bütünüm.
Ben kendimi erkekle tamlanır sanmayı bırakıyorum.
Ben kadın halimle yeterliyim.

8 Mart 2011 Salı

Ayrımcılık

Bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü, ama popülist zamanların tabiri ile Dünya Kadın Günü... Bu vesile ile, her yerde "kadınları yüceltici" söylemler baş rolde...

Bense her "özel" günde olduğu gibi sohbetle, ibretle izliyorum yazılanları...

- "Kadın, kendi başına ne gül goncasıdır, ne de diken. Koklamasını bilirsen gül, tutmasını bilmezsen diken olur." Refik Halit KARAY
- Kadın annedir, anne kutsaldır. Kadınlar gününüz kutlu olsun.
- Biz hıyar heriflere rağmen dünyayı benzersiz ve yaşanır kılan tüm KADINLAR, 8 Martta bir kez daha sağ olun.
- Çiçeklerin gününü kutluyoruz :)
- Kadın olmanın ışıltısını yansıtarak etrafını aydınlatan tüm kadınlara...günümüz kutlu yüreğimiz umutlu...

Her şeyden önce, pozitif ayrımcılık da bir ayrımcılıktır. Kadın yüceltilmeye çalışıldıkça aslında arada fark olduğu fikri de bundan beslenecektir.

Kadın kutsalsa erkek de kutsaldır, çünkü herkes bir.

Kadın günü diye, kadını erkeğin üstünde tutmak da ayrımcılıktır.

Biri diğerinden "üstün" ise, diğeri onun altında olmak durumundadır, cinsiyet, din, dil, ırk vb. her türlü ayrımcılık için bu geçerlidir.

Hele ilk alıntı olan Refik Halit Karay'ın sözü, kadını insan olma özelliğini bile elinden alıyor sanki. Kadının varlığı, kişiliği tepkileri yok, sadece erkeğin ona nasıl davrandığı var.

Muhteşem aynalar, hepsine teşekkür ediyorum.

Ben içimdeki ayrımcılığı bitirmeye niyet ediyorum.

Ben kadın ve erkeği bir etme yolunda ilerliyorum.

Ben herkesle BİR'im.

Bir de bunun ötesinde kendi içimde bu pozitif ayrımcılığı bekleyen yönü keşfettim bu sayede.

Ben kadın olduğum için bana yer verilmesini, ağır taşımamam için elimdeki çantaların alınmasını beklemeyi bırakıyorum.
Ben kadın işi - erkek işi ayrımını yapmayı bırakıyorum.
Ben kadın olduğum için kendimi yetersiz ya da daha güçlü gören zihinlerimi değiştiriyorum.

Anlaşılan bu KADIN OLMA meselesi daha derin...
Bu konuda içimle bir sohbet daha yapmam lazım...

1 Mart 2011 Salı

Oscar töreninde ne giydiler?

Bir Oscar töreni daha geçti... Ödül alanlar, alamayanlar, adaylar, kırmızı halı... Törenin ardından bir de kıyafetlerle ilgili yorumlar yayınlandı... Kim törende ne giymiş... Yakışmış mı? falan filan...

Bayanlar çok şık, imzalı kıyafetler giymişlerdi haliyle... Ünlü modacıların tasarımları...

Belli ki herkes bu konuda çok kafa yormuş, çok emek vermiş... Bazıları çok şık olmuş, bazıları kıyafetleri çok güzel taşımış...

Yine de biri vardı törende, benim kafamı meşgul etti: Marisa Tomei. Genel olarak pek beğenilmedi seçtiği elbise... Arşivden çıkmış bir elbiseydi... Oysa törende Marisa kıyafetini nasıl seçtiğini soran sunucuya dolabında bulunan bu elbiseyi bugün giymeyi tercih ettiğini söyledi. Yani önceden hazırlık yapılmamış, anlık bir kararla bu elbiseyi seçmiş.

Eee, ne var bunda?

Telaş yapmamış, üzerinde düşünmemiş... Dolabındaki elbiselere bakmış, canı bunu giymek istemiş, bu elbiseyi sevmiş. Özensizlik midir bu? Umursamazlık mıdır? Yoksa AN mıdır? Oscar törenine davetliyseniz mutlaka günlerce alışveriş mi yapmanız gerekir? Hazırlık, telaş, endişe...

En güzel elbiseyi alsanız, danışmanlar kullansanız, provalar yapsanız daha mı iyidir? Özüne saygı mıdır daha bakımlı olmak?

Önemli olan niyettir. Bu cevap başka bir hanımdan geldi içime... Robert Downey Jr.'ın eşinden... "Bize giyinmek için fırsat çıkıyor." dedi bu hanım kırmızı halıda... Yani o süreç onu mutlu etmiş, tadını çıkartmış, öyle sevmiş, öyle istemiş...

Marisa ise, o süreci geçmeyi tercih etmemiş... Dolabındaki elbiseyi sevmiş, onu istemiş...

Ne güzel seçiminin tadını çıkartmak...

25 Şubat 2011 Cuma

Hastalıklar ve algılar

İşten ayrıldığım ilk sene oğlum seyrek hasta olurdu, ama her hasta olduğunda benim kalbime bıçaklar saplanır, suçlanma hissi ile kendimi nereye atacağımı bilemezdim. Tam bir savunma halinde geçerdi hastalık süreçleri...

İkinci sene anaokuluna başladı ve çok sık hasta olmaya başladı. O sırada baskın olan hisler yetersizlik (acaba şunu da yapsam hasta olmaz mıydı?) ve esaret (ev hapsi, karantina falan) korkularıydı. Mecburen eve kapalı geçirdiğimiz her gün sanki hayatıma eksi yazılıyordu...

Her korkum için elimden geldiğince, kendi ritmimde çalıştım bu süreçte...

Bu yıl, 3. yılımız evde beraber... Deniz yine hasta... Hem de üst üste hasta... Önce kızıl, şimdi de su çiçeği... Yine evdeyiz, bulaşıcı çünkü. Ama ben kendimin çok daha sakin, çok daha rahat olduğunu gözlemliyorum. Deniz'le aynı evde birlikte yaşayıp gidiyoruz, mutlu mesut. Esaret yok, suçlanma yok, yetersizlik yok. Tamlık ve izin verme var.

Yine de bir şey atlıyor muyum diye sordum içime: "Benim bundan ne anlamam lazım?" diye, cevap çok basitti: "Senin deneyimin değil ki."

Evet, bu benim deneyimim değil. Hastalığın öznesi ben değilim. Bu oğlumun deneyimi... Bana düşen tek şey (görev bile diyemiyorum) onun için burada olmak, ufak dokunuşlarla ona ihtiyacı olanları gerektiği zamanda sunmak...

Bir sınav daha geçti, ne güzel...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...