4 Ekim 2013 Cuma

Kıskançlık, Nazar ve Diğer Ölümcül Şeyler

Pek çok duygumuzu bastırmayı çocukluk çağında öğreniyoruz, diye düşünüyorum. İnsani duyguların pek çoğu ayıp, günah ya da yasak sayılıyor yetiştirilirken. Bunlardan biri de kıskançlık... Yaşanması ayıp olan, bu nedenle en derinlere sürülen bir duygu... Kardeşler arasında ya da okul çağında arkadaşlar arasındaki kıskançlık... En doğal duygulardan biri oysa ki...

Bir yandan kıskançlığın ne kadar "kötü" bir şey olduğunu öğrenirken, diğer yandan başımıza gelen türlü türlü kötü şeyin arkasında da "nazar"ın varlığı çıkıyor karşımıza... Yani hem biz yaptığımızda/ hissettiğimizde çok ayıp hem de etrafımız bunu yapanlarla sarılı... Ne yaman çelişki... Yerli yersiz başımıza gelen herşey için de nazarı suçlamayı öğreniyoruz böylece...

Kıskanma duygumuza gem vuramıyorsak eğer, yeni kelimeler icat ediyoruz maskelemek için, gıpta ediyoruz mesela... Özünde ne fark varsa? Sonra kendi kötücüllüğümüzden korumak için başkalarını "Maşallah"lar ekliyoruz sözlerimizin sonuna...

Bu gece kıskançlığım ile barıştım ben. Onu KABUL ettim öncelikle... Daha önce de dönüştürdüğüm bazı kıskançlık sahnelerim olmuştu, ama altında yatan "kıskanmak kötüdür." kaydı aynen duruyordu. İnsanın içinde olan, doğuştan olan bir şey nasıl kötü olabilir? Herkes birbirini kıskanıyorsa, herkesin kötü olduğu bir dünyada nasıl yaşanabilir? Kimseyi kıskanmamak için kendini nereye koymalı ki insan? Taa tepeye mi? En derinlere mi? Hangisi daha sağlıklı ki?

Nazara inanmam ben. Nazar sandığın "iyiliğin" seni esiri ettiğine inanırım... Bana ne için nazar değeceğine inanıyorsam, onun altına bakmam lazım sanırım... Başarı mı? Sağlık mı? Eş ve çocuklar mı? Onlarsız ne yaparım? Bu başka bir konu...

Ben kendime kıskanç olma izni veriyorum. Ben kendimde başkalarında olan bazı şeylerin olmadığını düşünme izni veriyorum kendime... Ve sonra da bu hissi serbest bırakıyorum. Artık bastırmayı bırakıyorum, çünkü bu hisse artık ihtiyacım kalmadı... Neysem O'yum... Bunu saklamaya ihtiyacım yok...

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Saklamanın Dayanılmaz Cazibesi

Eskiden cilt cilt ansiklopedilerimiz vardı evde... Kütüphanelerimizin baş köşesindeydiler, çünkü bilgiye ulaşmak hiç de kolay değildi... Daha sonraları üniversite kitaplarım aldı onun yerini, bilimsel dergilerdeki yayınlar... Uzunca bir süre onları sakladım evde... Araştırma sonuçlarımı, eski raporlarımı...

Koca koca dolaplarımız vardı evde... "Belki birgün ihtiyacım olur"larımızı depoladığımız... O arada Feng Shui ile tanıştım... İhtiyacınız olmayan şeyleri evinizde tutmayın diyordu özetle... O dolapları boşaltın, giymediğiniz kıyafetlerinizi paylaşın, dağıtın... Nefes alsın eviniz... Güzelce boşalttık dolaplarımızı, çekmecelerimizi... Verdik, verdikçe ferahladık...

Sonra sanal ortam çıktı karşımıza... Bu defa fark ettim ki, evde depolayamadığım ne varsa bilgisayarımın sabit sürücüsünde depolanıyor... Eski fotoğraflar, belki hiç okumayacağım e-kitaplar, günün sözü tadında paylaşımlar... Onlarla olan bağlarımı da bıraktım...

Ama bitmiyor işte, saklamanın dayanılmaz cazibesi hala oralarda bir yerde duruyor... "Facebook'ta paylaştıklarımı kaçırıyorum zaman geçtikçe" düşüncesi giriveriyor bir anda aklıma... "Hepsini ayrı bir dosyada saklamalı" diye çıldırıyor zihnim... "Ya blog yazılarım? O değerli konuşmalar?" hepsi tek tek kayıt altına alınmalı gibi geliyor... Arşivlenmeli... Ya daha sonra ihtiyacım olduğunda bulamazsam?

Ya daha sonra ihtiyacım olduğunda bulamazsam?

Sanki evrenin her AN bize sadece ihtiyacımız olanı verdiğini bilmiyormuş gibi oluyorum bazen... Evrende olan her şeyin tam YERİ ve tam ZAMANInda olduğunu bilmiyormuşum gibi...

Herşeyi bir yerlerde saklamak ve onların arşivini de başka bir yerde saklamak... Eski ile yeni arasındaki AN'da, bildik bir yerlere tutunmak... Tırnaklarını geçirmek hatta... Ya daha sonra ihtiyacım olursa?

OLMAZ kardeşim, olursa da o zaman düşünürsün... Başka bir çözüm bulursun, daha UYGUN bir çözüm...
Bırak gitsin...

Fotoğraf: http://taika-kim.deviantart.com/

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Sınırlar kimin?

Dün kitap kulübümüzün toplantısı vardı... Hoş bir mekanda, hafif esintili tatlı bir havada, keyifli bir sohbet toplantısı... Tüm buluşmalarda olduğu gibi bu defa da konu kitaptan çıkıp derin mevzulara aktı, bir kısmı konuşuldu, bir kısmı "kendimle sohbet" kıvamında evde devam etmek üzere yüreğe kaydedildi... Yeliz'ciğim durmamış yazmış kendinde kalan esintileri... Ben de tembelliği bırakayım yazayım istedim gecenin tortularını...

"Rahat insan" konusu her türlü zihin kaydını açığa çıkartmak için nefis bir materyal... Bir defa "rahat" kelimesi tek başına ne kadar olumlu, taptaze, iç açıcı ise de yanına "insan" kelimesini alıp da bir sıfat tamlaması yapar yapmaz müthiş bir yargılama cümleciğine dönüşüveriyor... Bu cümlecikte, bencillik gizli, sorumsuzluk, umursamazlık ve daha niceleri... Hele de o "sen biraz rahatsın galiba!" cümlesini yedin mi, o nasıl bir ağırlıktır, hiç rahatlıkla ilgisi olmayan...

İçimden geçen şudur... O "rahat insan" tanımlamalarımız var ya... Onların hepsi, tek tek ve top yekun bizim "rahat" olamamamızın nedenleridir işte...

Kendime bakıyorum, ben rahat mıyım diye... Evet, sanırım çoğu insana (en azından anneme) göre çok daha rahatım... Üstelik 10 sene önceki halime göre de daha rahatım... Bunun belki de bir sebebi içimdeki yargılayan yanımı biraz görmem, onu sevmem ve dönüştürmeye niyet etmem... Dışarıyı yargılarken insan kendi sınırlarını çiziyor çünkü aslında...

Bir insan ile ilgili kullandığınız/ düşündüğünüz/ içinizden geçen her yargılama cümlesi sizin sınırınız oluveriyor ister istemez... Herhangi bir kıyafet, tutum, davranış, yaklaşım, seçim... Bir defa yargıladığınız zaman onu ya yapmıyor/ yapamıyorsunuz... Ola ki, gün ola devran döne, yaptınız, o zaman da içinizde sizi kemiren bir suçluluk hissi oluşuveriyor... Sadece bilinç üstünde hatırlamanız gerekmiyor bu hissin oluşması için... Bilinç dışı bir iç sıkışması olarak o sınırı hatırlatıyor aslında size...

Nasıl mı kurtulacağız bundan? Aslında çok kolay... Her bir iç sıkışması işaret değil mi bizim için? Fark edeceğiz, anlayacağız... "Haaa, böyle de oluyormuş demek ki" deyip yüreğimizde yer açacağız o davranışa/ tutuma/ söze/ her neyse ona... Affedeceğiz, seveceğiz, anlayacağız ve barışacağız... Barışa barışa büyümüyor mu yüreğimiz...

Oooooh, rahatladım vallahi...


Dip: Bu yazı ile beraber Ezginin Günlüğü'nü dinliyorum, siz de dinleyin istedim...

12 Haziran 2013 Çarşamba

Artık hiçbir şey gizli kalmayacak...

Bu sözü yıllar önce ilk defa Nil Hanım'ın bir seminerinde ondan duymuştum: "Artık, geldiğimiz yeni çağda, hiçbir şey gizli kalmayacak." tarzında bir cümle sarf etmişti kendisi... Duyduğumda çok şaşırdığımı ve hafif de tepki verdiğimi hatırlıyorum biraz da alayla...

"Hani telepati mi gelişecek ne olacak da hiçbir şey gizli kalmayacak, nasıl olacakmış bu. Ben söylemezsem, benim dediğimi, yaptığımı, düşündüğümü kim bilebilir?" diye düşündüğümü bugünkü gibi hatırlıyorum. Geçen zaman içinde ise çeşitli internet uygulamaları hayatımıza girdikçe bu sözü daha sık anımsar oldum... Bloglar, Facebook, Twitter, Instagram, Foursquare derken, an be an, fark ettim ki, gerçekten artık hiçbir şey gizli kalmıyor, kalamıyor, üstelik bunlar karşımızdakinin mahareti ile açığa çıkartılan, dedektiflik marifeti falan da değil... Kendi elimizle, kendi cep telefonumuzdan/ bilgisayarımızdan, kendi fotoğraflarımızla anlatıyoruz zaten her şeyi... Neredeyiz, kiminleyiz, ne yiyoruz, ne düşünüyoruz...

Son dönemde yaşanan olaylar da bize bunu bir defa daha net bir şekilde gösterdi. Neyi gizlemeye çalışırsanız çalışın, bir yerinden patlak veriyor, kendini gösteriveriyor... Yalan ister istemez koskocaman gözümüze batıyor ve tabii, bir süre sonra artık fayda etmediği anlaşılarak hayatımızdan çıkacak... Kendi elimizle...

8 Haziran 2013 Cumartesi

Şaşırma Dönemi...

Bir önceki yazımı yazdığım 25 Mayıs'tan beri çok şeyler oldu Türkiye'de... İnanılmaz olaylar yaşandı, inanılmaz insanlar gördük... Anladım ki, ben hiçbir şey bilmesem de akışta kalabildiğim sürece evren beni hazırlıyor gelene...

Olanlardan sonra kendi yazdıklarımı okuyunca en başta kendim olmak üzere her şeye çok şaşırdım... Evren ne kadar hızlı çalışıyor artık, akıl almıyor...

Yaşadıklarımı, gördüklerimi, okuduklarımı sindirip kendi çıkarımlarımı yapmak, kişisel gelişimimin BİR olma yolunda attığı adımları toparlamak istiyorum, ancak henüz yaşananlar kelimelere dökülebilecek idrak noktasına ulaşmadı bende...

Ancak anladığım;
* Öğreneceğim (ve tabii şaşıracağım) daha çok şey var...
* İnsanlara kendimi anlatmaya çalışmaktan çok anlamaya çalışmak işin anahtarı
* Fikirler ve hisler bazında konuşuyorum: Karşı olduklarım değil yanında durduklarım beni aydınlığa çıkartacak, yani savaşa karşı olmak değil, barıştan yana olmak önemli olan mesela...
* Özgür irade, özgür irade, özgür irade...
* Tüm bildiklerini unutmak insanın önünü açıyor...

Daha çok şaşıracağım sanırım bu yeni dönemimde, anladıkça buraya da yazacağım...

Dip: Bu arada sürekli takip ediyorum, akışta kalmama yardım ediyor:
https://www.facebook.com/derKidergi

Dip2: ''Hiçbir şeye şaşmamak, çok akıllı olmanın belirtisidir derler; bence aynı ölçüde ve aynı güçte ahmaklık belirtisidir de.'' Dostoyevski - İdiot (Budala)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Yaşamın hedefi...

Kaç hayat yaşadım ben bu hayatın içinde?

Çocukluğum ayrı bir hayattı, sonra lise dönemim, ev ve okul arasında iki ayrı karakteri olan, biri bastırılarak yükseltilmiş, diğeri yükseltilerek bastırılmış bir başka hayat...

Profesyonel dönem, kariyer hırsları, ayak oyunları, plaza tembellikleri ile hayatın çarkları içindeki hayat...

O sırada başladı hayatı sorgulama dönemi... Neredeyim? Ne yapıyorum ben? Amacım ne? soruları...

Orada aldığım karar ile bir başka dönem başladı... HUZUR'u arıyorum hayatta, evlilikte var oluşta HUZURu, iç huzurunu... Harıl harıl içe dönük çalışmalar dönemi, denge arayışı, iniş çıkışları azaltma dönemi aynı zamanda... Denge halinin iniş- çıkışlardan arınma olduğunu zannetme dönemi...

Geldik nihayetinde, huzura vardık, tadını da çıkarttık...

Ya sonra?

Heyecan dönemi mi demeli, KEYİF dönemi mi bilemedim şimdi.

Huzur bir edilgenlik hali, bir şey yapmama, gözlemleme hali... Keyif dönemi ise daha etkin bir dönemdi... Sevdiğini yap, sevdiğin sürece yap, sonra yola devam et...

Süper bir süreç KEYİF dönemi, iyi ki yaşamışım dediğim bir bilinç hali, AN'da durabilmeyi gerektiren, AN'da oldukça anlamlanan bir durum...

"Şimdi neredeyim?" diye soruyorum kendime ya da "ne yöne gidiyorum?" diye...

Artık ŞAŞIRMAK istiyorum... İki kere ikinin dört etmediğini bilerek şaşırmak. Fıkradaki adam gibi muz kabuğu görünce "eyvah, yine düşeceğim." dememek istiyorum. Daha önce muz kabuğuna bastığımda düştüğüm bilgisini unutmak istiyorum çünkü o dönem kapanıyor artık.

Yeni deneyimlerin dönemindeyiz...

Muz kabuğuna bastığımızda uçacağız belki artık, buna şans tanıma dönemindeyiz.

Tüm biriktirdiklerimi unuttuğum bir döneme girmek amacındayım, tüm deneyimlerimi geride bırakmak. Önyargıları, öğrenilmiş acizlikleri, canımın acıdığını, sevdiklerimi, sevmediklerimi, bildiklerimi unutmak...

ŞAŞIRMAK hayattaki yeni hedefim, her AN'da, her deneyimde, her insanda yeniden, yeniden ŞAŞIRMAK.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Sırtımda Taşıdıklarım...

Çok bilinen bir hikaye var, en azından benim yıllardır bildiğim, arada konuşurken lafı bağladığım ve çok sevdiğim...


İki Zen rahibi, yabani bitki toplamak için tapınaktan ayrılır. Rahipler bir yandan bitki toplayıp bir yandan ormanın içindeki bir köye yaklaşırlarken karşılarına bir kadın çıkar. Kadın, dağdan gelen kar suları ile gürül gürül akan nehirden karşıya geçecek bir yol bulmakta zorlanmaktadır.

Rahiplerden bir tanesi ilerler ve kadını sırtına alıp nehrin daha sığ olan bir yanından karşıya geçer. Kadını karşı kıyıda bıraktıktan sonra teşekkürlere yanıt verir ve yeniden nehrin diğer kıyısına, yabani bitki toplamaya döner.

Geriye döndüğünde diğer rahip kardeşi onaylamayan gözlerle kendisine bakıyordur. Ona hemen bir Budist tapınakta yaşamanın kurallarını anımsatır: Kadınlara dokunmak yasaktır. Dönüş yolu boyunca suratı asıktır.
Tapınağın kapısına geldiklerinde, kadını sırtında nehrin karşısına geçiren rahip durur ve kendini onaylamayan kardeşinin gözlerine bakarak şöyle der:

“Sevgili kardeşim, ben kadını nehrin karşı kıyısında bıraktım. Sen hala taşıyor musun?”
Dediğim gibi hikayeyi yıllardır hikaye gibi bilirim, başkalarına kendimce "ders vermek" için kullanırım da, nedense bugün hikaye tam da benimle konuştu...

Ne enteresanız insan olarak, bir şeyi vakti gelmeden anlamıyoruz işte, bilmek yeterli olmuyor... Onun için "Sen neye hazırsan o da senin için hazırdır." demiş ya Marc Victor Hanson... Hazır değilsen bilmek de duymak da bir işe yaramıyor... Ancak hazır olduğunda...

Bugün kafamda birileri ile kavga ederken ANladım işte...

Bugüne kadar sırtımda taşıdıklarım, hepinizden AF diliyorum. Sokaktaki adam, özellikle senden, beni kıskanan (ya da benim öyle yorumladığım) arkadaşım, elimi tutmayanlar, benim gibi OLmayanlar (al sana BİRLİK bilincinden uzak bir inanç daha), geçmişteki pişmanlıklar, gelecekteki keşkeler... Bugün bu ANda, hepinizi sırtımdan indirmeye niyet ediyorum... Hepinizi SEVİYORUM, çünkü biliyorum ki, sevmediğin şeyi değiştiremezsin... Hepinizi ÖZGÜR bırakıyorum... Bu yolda, yollarımız tekrar kesişebilir, paralel gidebilir ya da bir daha hiç karşıma çıkmayabilirsiniz... Her türlüsü için ne mutlu BİZE... Yolunuz açık olsun...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...