22 Mayıs 2014 Perşembe

Rekabet, iş yaşamı, işverenlik hakkında


Profesyonel yıllarım boyunca kendi "çalışan/ işçi" olma hallerimi masaya yatırdım, uzun uzun inceledim, derslerimi çalıştım... Zaman geçti, bu hayattan uzaklaşma fırsatı buldum, bir süre serbest çalıştım, 2 yıldır ise artık kendi iş yerimde çalışıyorum...

Ancak 2 yıl sonra bir nefes egzersizi sırasında fark ettim ki, ben artık bir İŞVEREN'im... Yani geçmişte KAPİTALİZM ile ilgili söylemiş olduğum her söz artık bana geri dönüyor...

Tabii ki, kendi çalışma şartlarım ile sağladığım şartlar bir değil. Ayrıca uzaktan ahkam kestiğim konuların iç yüzünü gördüğümde kazın ayağının öyle olmadığını anlamış oluyorum.

Yine de anladım ki bir yandan, henüz iş yaşamı ile ilgili derslerim bitmemiş. Bu içgörü'de katkılarından dolayı sevgili Zeynep Alan Sevil Güven'e, yani Sevil Abla'ma da candan teşekkür ediyorum...

Bugün sordum mesela kendime:

- Ben çalışanken kendime ne gibi sınırlar getiriyordum? Neden kendimi KÖLE gibi hissediyordum? Bu kısıtlamalar gerekli miydi? Ne kadarı işçi-işveren ilişkisinden kaynaklanıyordu? Ne kadarını ben kendim "uydurmuş"tum?
- Hızlı ve kısa çalıştığım zaman gerçekten işin gereğini tam olarak yerine getiriyor muydum? Aynı işi yavaş ve uzun uzun yapsaydım yerine gelmiş olacak mıydı? Yani aslında işe yüreğimi vererek yapıyor muydum? NEDEN?
- Kendi çalışanlarımdan, kendimin yapabileceğim halde yapmak istemediğim neleri yapmalarını istiyorum? Neden bu işleri yapabileceğim halde yapmamayı seçiyorum?
- Bir işi yüreğimle yapmak için gereken nedir? "Para kazanmak için çalışmak" kavramı hayatımızdan çıktığında çalışmak nasıl bir şey olur?

En kolayından başladım cevaplamaya, uzun süredir "Para kazanmak için çalışmak" yok hayatımda... Bu nedenle de sanki PARA ile ilgili konularımın bittiğini varsaymıştım. Biliyorum ki, evren bana istediğim zaman istediğim kadar parayı verir, çünkü evrende her şey BOL.

Artık para için çalışmaya ihtiyacım kalmadığında, ilk tepkim bundan sonra hiç çalışmayacağımı düşünmek olmuştu, oysa ki zaman içinde anladım ki, çalışmak farklı motivasyonlarla da yapılabiliyor, çok da keyif alınıyor bu durumda... Böyle olunca para da kendiliğinden geliyor...

Diğer soruları çalışmam lazım, buradan yazmayacağım... :)

Bir de işin rekabet kısmı var... Hayatım boyunca rakip ile düşman birbirine çok yakın kelimelerdi benim için... Çalıştığım firmanın rakibi ile tüketici olarak bir iş yapmak -abartmıyorum - ahlaksızlık gibi gelirdi, sanki çalıştığım firmaya ihanet ediyormuşum gibi...

Oysa ki BOLLUK bilincini anlamaya başladığımda fark ettim ki, evrende HER ŞEY bol olduğuna göre müşteri de BOL, bu durumda hepimiz için kazanç mümkün... Böylece RAKİP kelimesi de birden anlamını yitirdi kalbimde...

Yaşadıkça çalışıyoruz, çalıştıkça gelişiyoruz... Hayat sürüyor... Ne GÜZEL...

7 Ocak 2014 Salı

Saygı ve tahammül

"İnsanoğlu yaradılışı gereği unutkandır." şeklinde naçizane bir tespit ile başlamak istiyorum yazıya... "Unutkan mı," diye başlayan pek çok antitez geliştirilebilir, tahmin ediyorum...

Oysa ki, hayatımızda bizi en çok etkileyen sorunlar genel olarak güncel sorunlardır, mesela... Birini çok dertli görüyorsanız, "neyin var, anlat" dediğinizde, size bundan 12 yıl önce olan bir olayı anlatmaz genellikle... Güncel sorunları ile ilgilidir, onlar geçmişte yaşadıklarından çok daha hafif bile olsa ŞİMDİnin ağırlığı vardır ne de olsa üstlerinde...

"En yakın arkadaşınız kim?" diye sorsam mesela... Güncel olarak daha sık iletişim içinde olabildikleriniz 3 yıldır görüşmediklerinize göre daha "yakın" gelecektir size... Oysa ki, kimbilir, 3 yıldır görüşmediğiniz o arkadaşınız ile paylaştığınız ANların değeri, şimdikilerden çok daha derin olabilir...

İnsanoğlu, unutkan olmakla birlikte çok çabuk da içine alır, benimser, hatta sahiplenir... 2-3 ay içinde bir insan hayatınızdaki "EN" önemli insan olabilir mesela... Sonraki 3 ay içinde de iletişiminiz tamamen kesilebilir, rüzgar değişebilir, sizin için hergün görseniz de YOK olabilir bir anda...

Akış süreci içinde önemli olan ANı yaşamak ve An geçtiğinde bırakabilmektir... Geçmişte veya gelecekte yaşamak yerine ANda olmak akışı kolaylaştırır.

İşte tam da bu yanılgı üzerine konuşmak istiyorum aslında... ANda yaşamak ile şimdi olanın İLLUZYONuna gereğinden fazla önem atfetmek arasında çok fark var.

Günün telaşı, tasası, kısa sevinç ve kederleri yaşamak değildir ANda kalabilmek. O tamamen unuttuğumuzu düşündüğümüz (kendimle çelişiyorum evet, yazının başında yazdıklarımla yani, ama fikri vermek için bu kurgu gerekiyordu sanırım) alt satırların bizi etkilemesine izin vermemektir. 3 aydır tanıdığım ve şu anda hayatımdaki en "ÖNEMLİ" insan olan kişinin TIPKI geçmiştekiler gibi güvenilmez, satıcı, şımarık, özensiz, önemsemez vb. olduğunu düşünmeden yaşamaktır.

Geçenlerde yolun ortasında durmuş yolcu indiren bir araba ile tıkanan trafikte arkadan korna çalan ve rahatsızlıklarını dile getiren insanların oluşturduğu bir sahne ile karşılaştım... Günlük hayatımızda karşılaştığımız tüm sorunların bir özeti gibiydi. Öndekinde saygı eksikti, arkadakilerde tahammül...

SAYGI ve TAHAMMÜL

İkisinin bir arada bulunmadığı noktalarda Sevgi ve Hoşgörü'de nadir görülüyor demeliyim... İnsan önce kendisini sevmeli ve saygı duymalı, KABUL... Ancak bu kendini geri kalan herkesten daha üstün HAKlarla donatmak anlamına gelmiyor ki... Tıpkı sevginin hoşgörüyü doğurması gibi saygının da tahammülü doğurması kaçınılmaz... Hangisi önce başlar bilemem...  Birinden başlamak lazım... Ama sindirerek... Dişini sıkarak tahammül olmaz... Kendini riske atıp sinir olarak saygının olmayacağı gibi...

Buraya kadar geldik ya... Bir adım daha...

4 Aralık 2013 Çarşamba

inkar, ikna, nefis

"Kendini inkar etmek" dedi, "yasaklar, haramlar, günahlar ve bir sürü kavram kargaşası ile yaşamaktır..."

"Kendini inkar etmek, bilerek yaptığımız bir şey olsaydı, kendini inkar eden, kendini en çok tanıyan olurdu", diye düşündüm bunun üzerine... Oysa aslında kendimizi inkar etmemiz, kendimizi hiç dinlemememizden kaynaklanıyor. Dinlesek, bilirdik, meleğin de şeytanın da içimizde olduğunu... Seslerini duyardık çünkü...

Demiş ki Yaradan, "madem içini dinlemeyeceksin, aynaya bak bari." Bakıyorum, dışarıda karmaşa varsa hala, içimde de karmaşa olduğundandır.

"Asıl kaçınılması gereken, dışarda karmaşa olmadığını sandığımız sahte huzur zamanları" demek istedim, yerim dar geldi... Buradan düşüneyim, buradan söyleyeyim dedim...

Adım adım ilerlerken düşülen tuzaklardan biri bastırma... Bakmayarak görmeme, görmeyerek yok sayma...

Yine de bir adım daha atabilmek için bu noktadan da geçmek gerekiyorsa, ne mutlu orada olana. Yeter ki, sorgulamaya devam etsin... Şarkıdaki gibi "bir tatlı huzur" alıp devam etsin küreğe asılmaya...

Aslında "yasaklar, haramlar, günahlar ve bir sürü kavram kargaşası ile" yaşıyorsam, biliyorum ki huzurda değilim... ve tam da burada çelişki işte.

Artık huzuru aramıyorum, çünkü yolcuyum... Yolun sonunda karşıma ne çıkacağını düşünmeden, beklemeden yürüme aşamasındayım. Beklentim oldukça, sahte duraklarım olacak çünkü... Yaşıyorsam, yanılacağım, yanılıyorsam yaşıyorum... Önemli olan bir adım daha atabilmek, o cesareti ve sebatı gösterebilmek...

Boşalmadan dolamazsam, beklenti kuyumu da boşaltacağım demektir... Ne aradığımı bilmeden yürüyeceğim, nereye varacağımı düşünmeyeceğim demektir... Asıl şeytanım şu ANda burada sanki, beklentilerde...

Beklentilerimi her bir adımda bıraktıkça daha çok şaşırıyorum, ne mutlu bana...

Sevgidir önemli olan, yoldur önemli olan... Ne aşığın, ne maşukun, ne de yolcunun tek başına bir önemi yoktur. Yolun varış olduğunu bilmektir, yol olmaktır... İster yanarak gideriz, ister donarak... OL-AN herşeyin AN'da OLup bitmesidir ÖMÜR.

4 Ekim 2013 Cuma

Kıskançlık, Nazar ve Diğer Ölümcül Şeyler

Pek çok duygumuzu bastırmayı çocukluk çağında öğreniyoruz, diye düşünüyorum. İnsani duyguların pek çoğu ayıp, günah ya da yasak sayılıyor yetiştirilirken. Bunlardan biri de kıskançlık... Yaşanması ayıp olan, bu nedenle en derinlere sürülen bir duygu... Kardeşler arasında ya da okul çağında arkadaşlar arasındaki kıskançlık... En doğal duygulardan biri oysa ki...

Bir yandan kıskançlığın ne kadar "kötü" bir şey olduğunu öğrenirken, diğer yandan başımıza gelen türlü türlü kötü şeyin arkasında da "nazar"ın varlığı çıkıyor karşımıza... Yani hem biz yaptığımızda/ hissettiğimizde çok ayıp hem de etrafımız bunu yapanlarla sarılı... Ne yaman çelişki... Yerli yersiz başımıza gelen herşey için de nazarı suçlamayı öğreniyoruz böylece...

Kıskanma duygumuza gem vuramıyorsak eğer, yeni kelimeler icat ediyoruz maskelemek için, gıpta ediyoruz mesela... Özünde ne fark varsa? Sonra kendi kötücüllüğümüzden korumak için başkalarını "Maşallah"lar ekliyoruz sözlerimizin sonuna...

Bu gece kıskançlığım ile barıştım ben. Onu KABUL ettim öncelikle... Daha önce de dönüştürdüğüm bazı kıskançlık sahnelerim olmuştu, ama altında yatan "kıskanmak kötüdür." kaydı aynen duruyordu. İnsanın içinde olan, doğuştan olan bir şey nasıl kötü olabilir? Herkes birbirini kıskanıyorsa, herkesin kötü olduğu bir dünyada nasıl yaşanabilir? Kimseyi kıskanmamak için kendini nereye koymalı ki insan? Taa tepeye mi? En derinlere mi? Hangisi daha sağlıklı ki?

Nazara inanmam ben. Nazar sandığın "iyiliğin" seni esiri ettiğine inanırım... Bana ne için nazar değeceğine inanıyorsam, onun altına bakmam lazım sanırım... Başarı mı? Sağlık mı? Eş ve çocuklar mı? Onlarsız ne yaparım? Bu başka bir konu...

Ben kendime kıskanç olma izni veriyorum. Ben kendimde başkalarında olan bazı şeylerin olmadığını düşünme izni veriyorum kendime... Ve sonra da bu hissi serbest bırakıyorum. Artık bastırmayı bırakıyorum, çünkü bu hisse artık ihtiyacım kalmadı... Neysem O'yum... Bunu saklamaya ihtiyacım yok...

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Saklamanın Dayanılmaz Cazibesi

Eskiden cilt cilt ansiklopedilerimiz vardı evde... Kütüphanelerimizin baş köşesindeydiler, çünkü bilgiye ulaşmak hiç de kolay değildi... Daha sonraları üniversite kitaplarım aldı onun yerini, bilimsel dergilerdeki yayınlar... Uzunca bir süre onları sakladım evde... Araştırma sonuçlarımı, eski raporlarımı...

Koca koca dolaplarımız vardı evde... "Belki birgün ihtiyacım olur"larımızı depoladığımız... O arada Feng Shui ile tanıştım... İhtiyacınız olmayan şeyleri evinizde tutmayın diyordu özetle... O dolapları boşaltın, giymediğiniz kıyafetlerinizi paylaşın, dağıtın... Nefes alsın eviniz... Güzelce boşalttık dolaplarımızı, çekmecelerimizi... Verdik, verdikçe ferahladık...

Sonra sanal ortam çıktı karşımıza... Bu defa fark ettim ki, evde depolayamadığım ne varsa bilgisayarımın sabit sürücüsünde depolanıyor... Eski fotoğraflar, belki hiç okumayacağım e-kitaplar, günün sözü tadında paylaşımlar... Onlarla olan bağlarımı da bıraktım...

Ama bitmiyor işte, saklamanın dayanılmaz cazibesi hala oralarda bir yerde duruyor... "Facebook'ta paylaştıklarımı kaçırıyorum zaman geçtikçe" düşüncesi giriveriyor bir anda aklıma... "Hepsini ayrı bir dosyada saklamalı" diye çıldırıyor zihnim... "Ya blog yazılarım? O değerli konuşmalar?" hepsi tek tek kayıt altına alınmalı gibi geliyor... Arşivlenmeli... Ya daha sonra ihtiyacım olduğunda bulamazsam?

Ya daha sonra ihtiyacım olduğunda bulamazsam?

Sanki evrenin her AN bize sadece ihtiyacımız olanı verdiğini bilmiyormuş gibi oluyorum bazen... Evrende olan her şeyin tam YERİ ve tam ZAMANInda olduğunu bilmiyormuşum gibi...

Herşeyi bir yerlerde saklamak ve onların arşivini de başka bir yerde saklamak... Eski ile yeni arasındaki AN'da, bildik bir yerlere tutunmak... Tırnaklarını geçirmek hatta... Ya daha sonra ihtiyacım olursa?

OLMAZ kardeşim, olursa da o zaman düşünürsün... Başka bir çözüm bulursun, daha UYGUN bir çözüm...
Bırak gitsin...

Fotoğraf: http://taika-kim.deviantart.com/

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Sınırlar kimin?

Dün kitap kulübümüzün toplantısı vardı... Hoş bir mekanda, hafif esintili tatlı bir havada, keyifli bir sohbet toplantısı... Tüm buluşmalarda olduğu gibi bu defa da konu kitaptan çıkıp derin mevzulara aktı, bir kısmı konuşuldu, bir kısmı "kendimle sohbet" kıvamında evde devam etmek üzere yüreğe kaydedildi... Yeliz'ciğim durmamış yazmış kendinde kalan esintileri... Ben de tembelliği bırakayım yazayım istedim gecenin tortularını...

"Rahat insan" konusu her türlü zihin kaydını açığa çıkartmak için nefis bir materyal... Bir defa "rahat" kelimesi tek başına ne kadar olumlu, taptaze, iç açıcı ise de yanına "insan" kelimesini alıp da bir sıfat tamlaması yapar yapmaz müthiş bir yargılama cümleciğine dönüşüveriyor... Bu cümlecikte, bencillik gizli, sorumsuzluk, umursamazlık ve daha niceleri... Hele de o "sen biraz rahatsın galiba!" cümlesini yedin mi, o nasıl bir ağırlıktır, hiç rahatlıkla ilgisi olmayan...

İçimden geçen şudur... O "rahat insan" tanımlamalarımız var ya... Onların hepsi, tek tek ve top yekun bizim "rahat" olamamamızın nedenleridir işte...

Kendime bakıyorum, ben rahat mıyım diye... Evet, sanırım çoğu insana (en azından anneme) göre çok daha rahatım... Üstelik 10 sene önceki halime göre de daha rahatım... Bunun belki de bir sebebi içimdeki yargılayan yanımı biraz görmem, onu sevmem ve dönüştürmeye niyet etmem... Dışarıyı yargılarken insan kendi sınırlarını çiziyor çünkü aslında...

Bir insan ile ilgili kullandığınız/ düşündüğünüz/ içinizden geçen her yargılama cümlesi sizin sınırınız oluveriyor ister istemez... Herhangi bir kıyafet, tutum, davranış, yaklaşım, seçim... Bir defa yargıladığınız zaman onu ya yapmıyor/ yapamıyorsunuz... Ola ki, gün ola devran döne, yaptınız, o zaman da içinizde sizi kemiren bir suçluluk hissi oluşuveriyor... Sadece bilinç üstünde hatırlamanız gerekmiyor bu hissin oluşması için... Bilinç dışı bir iç sıkışması olarak o sınırı hatırlatıyor aslında size...

Nasıl mı kurtulacağız bundan? Aslında çok kolay... Her bir iç sıkışması işaret değil mi bizim için? Fark edeceğiz, anlayacağız... "Haaa, böyle de oluyormuş demek ki" deyip yüreğimizde yer açacağız o davranışa/ tutuma/ söze/ her neyse ona... Affedeceğiz, seveceğiz, anlayacağız ve barışacağız... Barışa barışa büyümüyor mu yüreğimiz...

Oooooh, rahatladım vallahi...


Dip: Bu yazı ile beraber Ezginin Günlüğü'nü dinliyorum, siz de dinleyin istedim...

12 Haziran 2013 Çarşamba

Artık hiçbir şey gizli kalmayacak...

Bu sözü yıllar önce ilk defa Nil Hanım'ın bir seminerinde ondan duymuştum: "Artık, geldiğimiz yeni çağda, hiçbir şey gizli kalmayacak." tarzında bir cümle sarf etmişti kendisi... Duyduğumda çok şaşırdığımı ve hafif de tepki verdiğimi hatırlıyorum biraz da alayla...

"Hani telepati mi gelişecek ne olacak da hiçbir şey gizli kalmayacak, nasıl olacakmış bu. Ben söylemezsem, benim dediğimi, yaptığımı, düşündüğümü kim bilebilir?" diye düşündüğümü bugünkü gibi hatırlıyorum. Geçen zaman içinde ise çeşitli internet uygulamaları hayatımıza girdikçe bu sözü daha sık anımsar oldum... Bloglar, Facebook, Twitter, Instagram, Foursquare derken, an be an, fark ettim ki, gerçekten artık hiçbir şey gizli kalmıyor, kalamıyor, üstelik bunlar karşımızdakinin mahareti ile açığa çıkartılan, dedektiflik marifeti falan da değil... Kendi elimizle, kendi cep telefonumuzdan/ bilgisayarımızdan, kendi fotoğraflarımızla anlatıyoruz zaten her şeyi... Neredeyiz, kiminleyiz, ne yiyoruz, ne düşünüyoruz...

Son dönemde yaşanan olaylar da bize bunu bir defa daha net bir şekilde gösterdi. Neyi gizlemeye çalışırsanız çalışın, bir yerinden patlak veriyor, kendini gösteriveriyor... Yalan ister istemez koskocaman gözümüze batıyor ve tabii, bir süre sonra artık fayda etmediği anlaşılarak hayatımızdan çıkacak... Kendi elimizle...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...