23 Aralık 2014 Salı

Kendine izin vermek

Bugünlerde benim için en önemli konunun "kendine izin vermek" olduğunu düşünüyorum... Bundan önceki evrelerde kendini affetmek, kendini kabul etmek gibi aşamalarım olmuştu... Bu evrenin konusu izin vermek oldu...

Aynalarıma baktığımda kendine, hissettiklerine izin vermeyen insanlar görüyorum...

Sanırım bütün suçluluk hislerinin çözümü bu izin verme durumundan geçiyor...

Ben kendime rahat olma izni veriyorum.
Ben kendime kendim gibi olmama, kendim gibi görünememe izni veriyorum.
Ben kendime kaçma izni veriyorum.
Ben kendime huysuz olma, sinirli olma izni veriyorum.
Ben kendime şikayet etme, elimdekilerden memnun olmama izni veriyorum.
Ben kendime bana verilenleri alma izni veriyorum.
Ben kendime başkalarının yardımına muhtaç olma izni veriyorum.
Ben kendime saygı duyulacak biri olmama/ olamama izni veriyorum.

Ben kendime yaşama, hayatta olma, hayatın bana getirdiklerini alma ve kabul etme izni veriyorum...

Bu da 2015 yılı için kararımdır:
Bu yıl kendime tüm olduğum şeyleri olma ve olmadığım şeyleri de olmama izni veriyorum...

17 Kasım 2014 Pazartesi

Rekabet Faktörü

İktisat dersleri okuyanlar bilirler. Rekabet kapitalist düzenin en önemli parçalarından biridir. Serbest piyasa ekonomileri, arz - talep dengeleri falan filan işte... Hepsinin başı serbest rekabettir...

Tüketici için rekabet arz - talep dengesinin alıcı lehine sonuçlanması için harika bir durumdur... İnsan gelişimi için de biraz rekabetin faydalı olduğunu rahatça söyleyebilirim...

İşimi iyi yapıyorum, severek yapıyorum, paramı keyifle kazanıyorum... Bu konuda bir sıkıntım olmadığını düşünüyordum. Gel gör ki, iş yaptığım sektörde rekabet arttıkça benim iç dünyamın çalkantıları beni yerden yere vurmaya başladı... İlk defa geçen sene fark ettim bu durumu... Oysa ki, piyasada uzun süredir bulunan ve artık marka olan bir işi yürütüyorum ve attığım doğru adımların sonuçlarını da birebir iş hacmimde görebiliyorum. Yine de, hele de insanların rakiplerinin neredeyse tüm adımlarını birebir görebildiği bu dijital çağda rekabetin attığı her adım sanki benim kalbime basılıyor.

Bu konu ile ilgili öncelikle yetersizlik algımı, hatta her kim olursa olsun, rakibin benden daha iyi düşüneceği, benden daha doğru adımlar atacağı inancımı görüyorum... Özellikle yüksek sermaye ile atılmış adımlar beni son derece telaşlandırıyor...

Kendimi yatıştırmak için arzın çok fazla olduğu benzer sektörlere göz atıyorum. Her arzın kendi talebini oluşturacağı, kişilerin tatmin duygularının beklenti ve ihtiyaçları ile doğru orantılı olduğunu kendime hatırlatmama rağmen rekabet korkum ufacık bir kıvılcım ile yeniden ateşleniyor...

İçimin en kötücül parçası bütün rakiplerimin ortadan yok olmasını istiyor. Altında pek çok yaşanmışlıklar, paradigmalar ve beni çok daha huzurlu ve tatmin edici bir iş yaşamına götürecek pek çok farkındalık yatıyor, biliyorum.

Rekabet ile birlikte, herkesin kendini gerçekleştirebileceği, mutluluk ve keyif ile değer üretebileceği, birbirini geliştirerek yaratabileceği bir iş ortamı yaratmak için sonsuz ve sınırsız olasılıklar nelerdir? Böyle bir dünyada yaşamak nasıl olurdu? Ben böyle bir ortamda keyifle yaşayabilmek için neleri anlamalı ve dönüştürmeliyim? Başarı ve tatmin duygusunu birilerini yenmeden yaşamak için nasıl bir dünya yaratmalıyım?

27 Ekim 2014 Pazartesi

Bağışladım ben hepsini, hem seni, hem de kendimi...

Bağışla, beni affet, kusura bakma, özür dilerim, hatta pardon... Aslında affetmek ile ilgili epey sözcük var dilimizde...

Affetmek  ile ilgili çok yazıp düşündüm, düşünüp yazdım, ama bugün Reyhan'ım kırmızım "Bağışla"yı yazmış 6 dakika yazılarında... Öncelikle fark ettim ki, bağışlamak kelimesi benim neredeyse hiç kullanmadığım bir kelime... Sanırım tek istisnası "Allah bağışlasın." Neden kullanmadığıma takıldı kafam... Beni rahatsız eden bir şey var bu sözcükle ilgili... Hemen ilk adrese uğradım tabii TDK.

Kelimenin 2. anlamı imiş beni rahatsız eden... Hemen aktarıyorum:

"Herhangi bir kötü davranış için ceza vermekten vazgeçmek, affetmek"

Ceza vermekten vaz geçmek anlamına geliyor aslında bağışlamak... Ben kimim, ne haddime düşmüş birine ceza vermeyi düşünmek? Bu nedenle "bağışlama" kelimesini kullanmaktan imtina ediyorum...

İyi hoş da, gerçekten ceza vermiyor muyuz acaba kimseye? Ona küserken, ilgimizi geri çekerken, surat asarken, hatta hayatımızdan çıkartırken... Altında yatan ince amaçlardan biri de cezalandırmak değil mi? En azından yokluğumuzda değerimizi anlaması olamaz mı gizli amacımız? İçin için haddini bildirmek istemiyor muyuz acaba?

İşte böyle, "bağışladım ben kendimi" diyebilecek miyim acaba günün birinde? Ne güzel oturdu, değil mi? Günün birinde kendimi cezalandırmaktan vazgeçebilecek miyim?

Görsel: The Far Voices Of The Whales by Marta Bevacqua

24 Ekim 2014 Cuma

Paran Kadar Konuş

Para ile ilgili çok çalıştım... Para ile ilgili içimdeki pek çok kayıt/ paradigma konusunu fark etmeye uğraştım. Para kazanmak, kazanamamak, bolluk, parasızlık korkusu, para - güç ilişkisi, para - başarı ilişkisi...

Paranın nefes gibi olduğunu, ihtiyacımız olduğunda bizim için yeterli miktarda para olacağını, biriktirme, saklama çabalarının para akışını tıkadığını...

Dediğim gibi, para konusunda çok çalıştım...

Yine de bugün oğlumun okul seçimi konusunu kafamdan tekrar geçirirken kendimi beğenmeyen yanım içimden "Paran kadar konuş" dedi bana...

Yolun ne kadar başında olduğumu anladım bir daha... Son derece "aşağılayıcı" bir kayıt daha içimden çıkan...

PARAN KADAR KONUŞ.

Demek ki, paran yoksa konuşamazsın, hakkını savunamazsın... Paran yoksa talep edemezsin.

Para sadece güç değil yani... Özgürlüğe açılan kapı imiş zihnimde... Sadece, "çalışarak para kazanmak" zorunda olmanın getirdiği "günü kaybetme" mecburiyetinden de değil... Günün geri kalan zamanlarında da paran yoksa yoksun...

Oysa ki, benim konuşmam, haklarımı savunmam, özgürlüğüm param ile ilgili değil. Ben her halimle istediğim kadar konuşabilirim, sadece konuşmakla kalmam içinde bulunduğum ve beğenmediğim bir durumu değiştirebilir ya da kabul edebilirim.

Sevgili "Paran kadar konuş" kaydım, seni görüyorum. Bugüne kadar bana hizmet ettin, teşekkür ederim. Artık sana ihtiyacım kalmadı... Seni hiç yaratılmamış hale gelene kadar ışıkla yıkıyor ve uğurluyorum.

1 Ekim 2014 Çarşamba

İnanç, batıl inanç, saygın inanç...


İnanç özgürlüğü, son yılların önemli konu başlıklarından biri... Kelime daha fazla kullanıldıkça, benim de kafamın içinde yuvarlanıp dönmesi arttı. En başta da inanç kelimesinin içinde barındırdıkları...

Öncelikle Türk Dil Kurumu'na bakmak lazım, inanç ne demek?

1. isim Bir düşünceye gönülden bağlı bulunma
"Bilhassa kadınlar arasında hurafeye inanç fazla buralarda." - F. Otyam
2. Birine duyulan güven, inanma duygusu
3. İnanılan şey, görüş, öğreti
"Kendi getirdikleri inançtan başka her şeye kapalıdır zevkleri." - N. Ataç
4. din b. (***) Tanrı'ya, bir dine inanma, akide, iman, itikat
"Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir." - Anayasa
Tabii aslında bir kelimeyi türediği kelime ile açıklamak sözlüklerin içinde düştüğü önemli hatalardan biri... "İnanç, inanılan şeydir." nasıl bir tanım ki... Bu durumda "inanmak nedir" diye baktım haliyle...

Aklımdakine en çok uyan tanım şu oldu:

3. Bir şeyin varlığını, doğruluğunu kabul etmek
"Bu başın bir kadına değil, bir hamala ait olduğuna inanmak zor değildi." - P. Safa

Aslında inanç kelimesinin anlamı için de kafamda kurcaladıkça en çok oturan husus, inanma objesinin yani inanılan şeyin ispatlanamaz olması... Bir şeye inanabilmek için, o şeyin pozitif bilim, somut olaylar vb. tarafından kesinliğinin olmaması gerekiyor her şeyden önce... Yani hiç kimse yağmura inandığını söylemiyor ya da "kapının varlığına inanıyorum" diyen birisine hiç rastlamadım.

Çünkü somut olan zaten vardır, en azından içinde yaşadığımız dualite dünyasında varlığının ispatı gerekmez, çünkü 5 duyumuzla anlarız varlığını... Demek ki, bir şeye inanmak için 5 duyumuz ile varlığını anlayamamamız da gerekiyor.

Bu durumda inandığımız şeylerin varlığını aslında ispatlayamıyoruz, ancak sezebiliyor, hissedebiliyor ya da mantık yürütme ve benzetme yolu ile bulabiliyoruz...

Bu durumda, algının kapılarındayız demektir... Bu kapıdan herkes kendi şekli ile ve kendi hazır oluşluğu ile geçer, herkes hazır olduğu kadarını görür ve anlar...

Fuzûlî'nin çok sevdiğim bir dörtlüğü var... İnanç özgürlüğü hakkında düşündükçe o söz daha sık geliyor aklıma:

"Karıncayı bile incitmem” deme! 
Bile’den incinir karınca; 
Söz söylemek irfan ister 
Anlamak insan...

Oysa biz inanç özgürlüğünü savunurken bile inançları kategorize edebiliyoruz güzelce... Boş inanç, batıl inanç, hak inanç, genel olarak kabul gören inanç...

Eğer inanç özgürlüğünden bahsediyorsak, herkesin inancına eşit derecede saygı göstermemiz gerekiyor... İlkel kabilenin inancının benim inancımdan daha az doğru olduğuna inanmama sebep olan boş inançlarım... Hepinizi görüyorum... Bu inançlarıma bugüne kadar sarılırken altında sakladığım büyüklenmelerim, kibrim, eğitimin, bilginin, medeniyetin beni diğer insanlardan üstün kıldığı sanrılarım... Hepinize teşekkür ediyorum, artık size ihtiyacım kalmadı...

Ben her insanın birbirine eşit olduğunu ve dolayısı ile her insanın inancının eşit derecede saygıya layık olduğunu kabul etmeyi seçiyorum...

17 Ağustos 2014 Pazar

Tüketmek



Tüketim falan dedim, kafama takıldı tabii...

"Evrende hiçbir şey vardan yok olmaz, yoktan da var olmaz." demiş Lavoisier, enerjinin korunma yasalarını sayarken... Genel olarak kabul gören bir teoridir, çünkü enerjinin yok olmayıp dönüştüğü ispat edilmiştir...

Bu kanun sanırım "tüketim" dediğimiz süreç için de uygulanabilir. Ne de olsa o ANda "tüketmek" kelimesini kullandığımız her ne ise onu bir şeylere dönüştürme prosesindeyiz aslında...

Yediğiniz bir yemeği alalım, bu yemeği tüketmiyoruz aslında... Kimimiz (yeme iç motivasyonuna göre) vücudunda yağa dönüştürüyor, kimimiz karın ağrısına (gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş), kimimiz endişe ve vesveseye (ya yarın bunu bulamazsam), kimimiz de mutluluğa, neşeye, keyfe dönüştürüyor...

Eğer ANda değilsek yaptığımız eylemin adı TÜKETİM olarak kalmaz sadece, iyi bir şeye dönüştürmemiz zor bu enerjiyi...

Keyfe...

Bir fincan kahvenin düşündürdükleri ya da tasarruf var mıdır?

"Hayat kısa, kahvenin keyfini çıkart."
Fikir Sahibi Damaklar bugün bir durum güncellemesi paylaşmış Facebook'ta, üzerinde düşündüğüm hatta daha önce yazdığım konulardan birine parmak basmış:

"kahve dedik, hatırlayacaksınız, ne kadar içiyorsunuz diye sorduk (http://goo.gl/MhVCMH). zira derdimiz ‪#‎dikkatli‬ bir usulse, zira derdimiz üreticisine de tüketicisine de adil yaklaşımları desteklemekse, hele kahve de elzem olan değil de, lüks kategorisinde olansa... pratiğimize onu katmamak, ‪#‎dikkat‬'e onunla başlamamak kabil değil.

şimdi diyoruz ama acaba ne dersiniz: bu ‪#‎dikkatliPazar‬ kahvemizi içerken bir dursak ve hesaplasak, en fazla ne kadar tüketiyoruz ve en az ne kadar tüketmeye razıyız?
bu hesabı yaparken hangi kahveyi nasıl bir durma/yavaşlama anında içeceğimizi de düşünsek. yani yolda bir yerden bir başkasına yetişirken ya da koşturma arasında yudumlarken değil de, lüks bir ürün olduğunun idrakıyla her yudumunun hakkını vereceğimiz saatlerimizi... bir plan yapsak. ne dersiniz? ve bu ‪#‎dikkatliPazartesi‬'den başlayarak uygulamaya koysak.
ne dersiniz? başlasak mı?"

Şimdi gelelim yazının çağrışımlarına ya da başka bir deyişle tasarruf konusuna... Aslında bu konuda da daha önce yazmıştım, ama yıllar içinde hep değişiyor insan, bakalım şimdi nereye götürecek bu sohbet bizi...

Tasarruf eylemi "tehlikeli" bir konu, çünkü altında ciddi korkular barındırıyor:
- Kıtlık
- Aç kalma
- Biriktirme/ AN'ı erteleme/ yarına saklama, yani bugünü yaşayamama eylemi

ve tabii egosal bazı alanları da bol bol besliyor:
- bilinçli, kültürlü, ileri görüşlü vb. olarak "diğerleri"nden üstün olma halini mesela...

Bu durumda ne yapacağız peki, deli gibi tüketime mi saracağız kendimizi? Günde 8 fincan kahve içip bütün ışıkları ve muslukları açık mı bırakacağız?

Her şeyden önce ilk aklıma gelen dilimizi düzenlemek yeniden... Tüketmek kelimesini kaldırmak hayatımızdan... Onun yerine tadına varmak kelimesi uygun olabilir belki? Kahve tüketmek başka bir şeydir, kahvenin tadını çıkartmak bambaşka... Her zaman olduğu gibi AN'larımızı taçlandıracağız yaptığımız eylemlerle... En basit işlerimizi TUTKU ile yapacağız... ve açık büfeden ayrılacağız yavaş yavaş, özellikle de alışkanlıklarımızın açık büfesinden... Hep öyle yaptığım için yapmayı bırakıyorum ben işleri yavaş yavaş... O ANda ihtiyacım olduğu için/ istediğim için/ gerekli bulduğum için yapıyorum. O AN karar alarak ve farkında olarak yapıyorum... Kullanmadığım aletin fişini pirizden çekerek tasarruf yapıyorumdur belki, ama o alete aslında ihtiyacım olmadığının farkına varıp onu satın almayarak çok daha büyük bir tasarruf yapmış olabilirdim... Ne dersiniz? Alet işler el övünür, ama bazı şeyler emek ile daha güzel sanki?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...