2 Şubat 2011 Çarşamba

Ölüm haberi

Defne Joy Foster bu sabah ölmüş. Bu yazı çok duygusal bir yazı da olabilirdi, çünkü çoğunluk gibi ben de severdim bu sevimli, kıpır kıpır, muzip hanımı. Ama ne kadar üzüldüğüm değil bu yazının konusu. Ölümün ardından üzülmek ya da üzülmemekle de ilgili değil.

Bu sabah haberi duyunca ilk aklımdan geçen düşünce "Neden ölmüş acaba?" oldu. Farkettim ki, benimle birlikte pek çok tanıdığım da aynı soruyu soruyor: Ölüm sebebi.
Çeşitli spekülasyonlar yapılıyor bu konuda:
- Uyuşturucudur.
- O kadar hareketli yaşama kalp mi dayanır.
- Zaten mutsuzdu, intihar etmiş olabilir.
- Su testisi su yolunda...

Hatta Defne severler ile sevmezler atışmaya bile başladı bu konuda: "Adını lekelemeyelim." ya da "Çamur at, nasılsa cevap veremez artık."

Hikayeye göre, Allah Azrail'e can alma görevini verdiğinde Azrail bu kadar sevimsiz bir görevi istememiş. Allah da ona "Ben insanlara öyle sebepler vereceğim ki, sana kızmak akıllarına bile gelmeyecek." demiş. Tabii bu da insan uydurması bir hikaye, ama ölüm sebebi deyince aklıma geldi işte.

Diyeceğim o ki, Defne oyundaki bu rolünü bir şekilde bitirdi ve selam vererek sahneden ayrıldı, ama biz oyuncular sahnede kendi korkularımızla devam ediyoruz oyunumuza... Bu nedenle her sahne bize kendi korkularımızı (hayatını devam ettirememe korkusu mesela) hatırlatıyor, kendi bağımlılıklarımızı (uyuşturucu), kendi zihin kayıtlarımızı (şöhret beraberinde kötülükleri getirir)...

Bir kez daha teşekkürler sana Defne, ölümünle bize bizi gösterdiğin için... Son sahnende bile koca bir ülkeye ayna tutabildiğin için... Seni sevgi ile uğurluyorum, önünde saygı ile eğiliyorum...

31 Ocak 2011 Pazartesi

Mücadele

"Mücadele özümde yok" dedim. "Olmalı" dediler.
"Durmak akıştır." dedim. "Yürümezsen, nasıl varacaksın?" dediler.
"Öğrenmek yok, hatırlamak var." dedim. "Düşünmeden nasıl hatırlarsın?" dediler.
"Dinlersen, bilirsin." dedim. "Bu da çaba değil mi?" dediler.

"Durmak bile çaba istiyor." dediler. "Çaba değil, kararlılıktır." dedim.
"Bir hedef var, koşuyoruz." dediler. "Hedefsizliktir hedefim." dedim.

Bildiğimiz her şey güce bağlıyor sanki bizi. Bunu anladım bugün. Toplumca değer verdiğimiz insanlar, kahramanlar... Her şey mücadele. O kadar ki, nefes almak bile güç gerektiriyor sanki. Bu bakış açısı ile paradoksa giriyor her şey:
"Hedefimiz AN'da yaşamak."
Bir hedefimiz olduğu sürece AN'da kalabilir miyiz? Eğer AN'da bilir, AN'da olursak bir hedefimiz olabilir mi?

Sadece şunu biliyorum, çabada yorulmak var, AN'da keyif. Eğer yorulmuşsam, AN'da değildim demektir.

Ben mücadeleyi bırakmaya niyetliyim. Ben artık çabalamak, savaşmak, mücadele etmek istemiyorum. Direnç göstermek değil, hayatla akmak istiyorum.

Mücadele ettik de ne oldu, kapılmadık mı akışa onca çabaya rağmen? Hem de en yorgun halimizle? Değiştirebildik mi bir şey? Sürüklendik sadece.

Akmayı hatırlarsak eğer sürüklenmeler bitecek, keyfi başlayacak akışın... Biliyorum.
Yorulur mu nehir akmaktan?

28 Ocak 2011 Cuma

Ambalaj

Ben çalıştıkça Evren'in de enim için çok çalıştığını daha çok fark eder oldum. Bazı dokunuşlar o kadar akıllıca ki, buldukça keyifleniyorum daha çok.

Biz zeytinyağı işi ile uğraşıyoruz birkaç yıldır. Bu sene ilk defa şişeler aldık yağlarımız için, etiketledik, öyle veriyoruz. Çok güzel oldular. Ben de çok sevinçliyim, içim içime sığmıyor, gurur duyuyorum.

Sordum içime: "Şimdi benim hangi korkum mutlu oldu?"

- Ambalajlar beğenildi ya, başarılı oldum. (Başarısızlık korkusu)
- Başarılı olursam bana ne olur? Değerli olurum.

Birleştirdim: Ambalaj ile değerli olmak.

Birden jeton düştü. "Ambalaj", yani dış görünüş, yani paketimiz...

Ohooo, neler var içinde neler...
- Giyim
- Aksesuar
- Eğitim
- Vücut
daha neler neler...

Ben ambalajımla değerli olmayı bırakmaya niyet ettim. Ben zaten değerliyim. Ben ambalajım güzel olmasa da değerliyim.

Bu hoş bir keşifti, ama yeterli değil. Evren bu kadar zahmet etmiş, böyle bir metafor kullanmış, üstüne bir kahve içip geçmemek gerekir. Biraz bilinçaltı kayıtlarına bakalım:

- Ambalajı güzel olan satar. (Tercih edilmeme)
- Malı ambalajı gösterir. (Dikkat çekmeme)
- Ambalaj koruma amaçlıdır, ürün zarar görmez. (Güven, zarar görme korkusu)
- Ambalaj sağlam olmalıdır. (Güven, zarar görme korkusu)
- Tam paket (whole package) - (Ambalajla tam olma)

Sanırım dersim sadece değersizlik ile ilgili değil, güvensizlik de var çalışılması gereken. Bir sonraki adım vücudumla barışma, onu tam olduğu hali ile kabul etme.

Daha telaşsız, daha sakin atıyorum sanki artık adımlarımı, yol sanki daha keyifli...
Yolumuz açık olsun.

6 Ocak 2011 Perşembe

Kendim için bir şey yaptımsa...

Siz hiç kendiniz için bir şey yaptınız mı? Sadece kendiniz için, başka hiçbir şey düşünmeden, sadece istediğiniz için...

Ben yapmadığımı fark ettim. Yok, öyle bilinen şeylerden bahsetmiyorum, onlar cepte zaten:
- Yemek yapıyorum - kocam için
- Çamaşır yıkıyorum - oğlan temiz giyinsin diye
- İşe gidiyorum - para kazanmak için
- Bilgisayarda oynuyorum - vakit geçirmek için
- Akrabalarımı arıyorum - aklımda olduklarını bilmeleri için
- Alışveriş yapıyorum - yemek için
- Okudum - güvenlik için
- Okuyorum - bilgi/ güç için

Bugün sordum içime, neden hala mutsuz hissediyorum diye. "Kendin için bir şey yapmıyorsun ki" dedi. Fark ettim ki, kendim için ne yaparım onu bile bilmiyorum, ya da unutmuşum. Koşmadan, durarak, bir sonraki adımı planlamadan, sınır koymadan, sadece istiyorum diye bir şey yapmayı...

Bol bol kahve içiyorum mesela, sözde kendime zaman ayırıyorum, korkularımla sohbetle geçiyor zaman, kahve ne zaman bitmiş, içtiğimden ne anlamışım belli değil ya da tam tersi, fincanı ortada bırakıp dalmışım başka işe, soğumuş gitmiş...

Genellikle suçlanma korkum ayartıyor beni andan... Sıradaki "yapmam gereken"leri saymaya başlıyor, vazife listesi. Öyle alışmışım ki bu vazife işine oyun oynamak, TV seyretmek bile "lazım" kelimesi ile ifade ediliyor artık.

Anahtar yaptığınız şeyi severek yapmak, orada olmak sanırım. Yemek yaparken kafanın "kocam bu yemeği çok beğenecek" tarafına kaymaması, sadece yemek yapmak, istediğin zaman yapmak. Aksi takdirde TV seyrederken yemek yaparsınız, yemek yaparken kahve içer, kahve içerken oğlunuzla kavga eder, alışveriş yaparken oyun oynarsınız kafanızda... Aynı benim gibi...

Ben bugün kendim için bir şey yapmayı başlatıyorum.
- Yemek yapacağım
- Çamaşır asacağım
- Kahve içeceğim
- Oyun oynayacağım

İstediğim zaman, istediğim gibi yapacağım. Severek yapacağım, sevdiğim gibi yapacağım, sevdiğimi yapacağım.

31 Aralık 2010 Cuma

Yeni yıl yazısı

İtiraf ediyorum, yeni yıl bana hiçbir şey ifade etmiyor. Ne 2011 için umut doluyum, ne de 2010'dan sıkıldım gitsin artık diye bir durumum var. Yepyeni bir başlangıç yapmak istemiyorum hayata. Statükoyu korumaktan yana tercihim bu sene...

Ne kocaman kocaman güzellikler istiyorum hayatımda, ne başarı, ne ev, ne araba... Sadece olduğum gibi kalmak istiyorum. Artık koşmak istemiyorum, düşmek, kalkıp yarışa devam etmek istemiyorum. İlerlemek, engebeli hayat yolunda tırmanmaya devam etmek istemiyorum.

Sadece durmak istiyorum, sadece huzur istiyorum.

Değişmek istemiyorum, sadece kendimi ve dünyayı olduğu hali ile KABUL edebilmek istiyorum.

Mücadele için güç, tahammül için sabır istemiyorum, OL'AN'ı tam olduğu haliyle KABUL etmek istiyorum.

Aramak istemiyorum, aradığımın zaten içimde olduğunu bilmek istiyorum.

Sevdiklerimle olmak istemiyorum, tüm sevdiklerimin zaten içimde olduğunun farkındalığına geçmek istiyorum.

Para, mal, mülk istemiyorum, evrenin bolluğuna kucak açmak istiyorum.

Herşey için yeterli olduğumun, olduğum halimle eksiksiz TAM olduğumun bilincine varmak istiyorum.

Zenginliğin, eğlencenin, başarının, çarenin zaten ben olduğumu hatırlamak istiyorum.

Ölmeden ölmek, yeniden doğmak istiyorum.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Söz vermek

Çocuk sahibi olanlar bilirler, çocuklarımıza söz vermek konusunda son derece ketum davranırız, yani en azından eşim ve ben öyleyiz, çünkü çocuklar verdiğiniz sözü asla unutmaz... Genellikle evde diyaloglar şu şekilde gelişir:
- Anne bana ... alır mısın?
- Bilmiyorum, bakarız.
- Ama çok istiyorum, eğer şöyle şöyle olursa alır mıyız?
- Söz vermeyim şimdi, o anda durum müsait olursa belki alırız.

Hatta çok basit konularda bile, unuturum kaygısıyla kesin bir söz vermemeye gayret ederim, aksi takdirde yalancı olmaktan başlayıp uzunca devam eden ithamlar silsilesi ile karşılaşmak var.

Söz çok önemlidir, söz taahhüttür... Oysa gündelik hayatta, tutamayacağımız demiyorum, tutmayı asla düşünmediğimiz ne sözler veriyoruz.
- Bize de bekleriz.
- Tabii, neden olmasın, geliriz.

- Aaaa, hani beni terfi ettirecektiniz?
- Bu sene kısmet olmadı, seneye inşallah...

- Bizim markanın ürünlerinden almaz mıydınız?
- Şimdi var evde, bir dahaki alışverişte alırız...

Daha neler neler...

Evren de küçük çocuklar gibidir aynı. Bahaneleri anlamaz, şartların değiştiğini, kibarlık için o anda öyle söylediğinizi, karşı tarafı üzmek istemediğinizi anlamaz. Sözleri bilir sadece, o sözlere göre hazırlığını yapar...

Asıl soru şu, neden tutamayacağımız sözleri veriyoruz? Neden kısaca "Hayır" diyemiyoruz?
- İçim şu anda oraya gitmek istemiyor.
- Şu anda seni dinlemek istemiyorum.
- O marka peyniri almayı hiç düşünmüyorum.
- O terfiyi ben burada olduğum sürece ... alırsın.

O sözleri vermesek bize ne olacağını zannediyoruz?

Hangi korkularımızı mutlu etmek için veriyoruz tutmayı bile düşünmediğimiz bunca sözü?

Söz ağızdan bir kere çıkar...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Duraklamalar

Bir an geliyor ki, "yeter artık," diyorum, "daha fazla çalışmak istemiyorum. Oyuna geri dönmek istiyorum ben." Yine bildik korkularıma sarılıp yatayım biraz daha. "Yeterince temizlemedik mi içimizi? Yetmez mi?" diyorum bir an.

O sırada bir arkadaş içimdeki sesin yerine geçiyor, bir satırla yolumu hatırlatıveriyor bana:
"Mevlana der ki: Kötü bir döneme girdiğinde ve herşey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde sakın pes etme, çünkü işte orası gidişatın değişeceği yer ve zamandır..."

Biliyor içim aslında, duvara dayanmış gibi olsam da biliyorum, tam da bir sıçramanın arefesinde olduğumu, atacağım adımla biraz daha değişeceğimi, özümdeki sevgiyi biraz daha net hatırlayacağımı.

Duraklıyorum, çünkü eskiler daha tanıdık geliyor, ne de olsa yıllarca onlarla yatıp onlarla kalktım. Oyun tatlı geliyor. Ama oyunu biliyorum, sonu yok.

Sıkılmadık mı hep aynı oyunu oynamaktan?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...