18 Haziran 2014 Çarşamba

Hatırla

Bu akşam bir soru geldi aklıma: "Tamamen özgür olmak nasıl bir şeydir acaba?"

Tamamen özgür? Ne demek ki şimdi? İlişkilerden, bağlardan, kurallardan, kurumlardan... Dışımda olan şeylerden kopmak mı? Bununla bitmez ki? Düşüncelerden, sorumluluklardan, bağımlılıklardan, endişelerden, zihnimden, duygulardan...

Tamamen özgür? Acaba gerçekten dilenecek bir şey mi "tamamen" özgür olmak? Ya da "kısmen" özgürlük diye bir şey var mı? Biraz özgür?

Eğer yukarıda saydıklarımın olmadığı bir durumsa bir koma hali midir tamamen özgürlük?

Uçabilmek midir ya da... Mekandan özgürlük...

Tamamen özgür olabilmek için sonsuz ve sınırsız seçenekler nelerdir?

Uçtum mu ben?

16 Haziran 2014 Pazartesi

Kendim İçin Limonlu Kek

Bu sene çok çalıştım, gerçekten çok çalıştım. Hem de sadece bedenimle ve zihnimle değil, yüreğimle de çalıştım. Sanırım bu anlamda, 23 yıllık profesyonel çalışma hayatımın tepe noktasıdır bu sene...

Dün, yani pazar günü, uzun süredir ilk defa çalışmadığım, ama "yapmak zorunda" olduğum şeylerin de olmadığı ilk pazardı. Dışarıdan bakıldığında belki de diğer Pazar'larımla aynı olmuş olabilir, ama benim içimde çok değişik bir pazardı, çünkü yaptığım her şeyi kendim için yaptığım, daha da önemlisi, taaa içimde, yüreğimde bunu HAK ettiğimi düşündüğüm ilk tatil günümdü.

-meli, -malı'ların olmadığı, yapılan her eylemin görev icabı değil de kendim için, içimden geldiği zamanda ve içimden geldiği şekilde yapıldığı bir gündü... Kendim için limonlu, haşhaş tohumlu harika bir kek yaptım, oğlum da severek yedi... Kendim için yemek yaptım, eşim de yedi... Kendim için kitap okudum, film seyrettim... Tam istediğim zamanda ve tam istediğim şekilde...

Bu duyguyu anlatmam çok zor... Sanırım "Kendim için bir şey yaptımsa" yazımda yapmak istediklerime, ancak 3 yıl sonra ulaşmışım... Ne güzel yürümek, yürürken de bir yerlere ulaştığını FARK edebilmek...

Bu küçücük farkındalık AN'ları değil mi bizi YOL'da tutan?

10 Haziran 2014 Salı

Yağmurda ıslanmak

"Hayat, fırtınada sığınak bulup beklemek değil, yağmurda dans etmesini öğrenmektir." demiş, Sherrilyn Kenyon bir kitabında...

Şimdi tabii, hayatta bize öğretilen bazı şeyler var, bazı durumlarda çok doğru ve kullanılması gereken, ama bazı durumlara da hiç uymayan, aslında düşünmeden, sadece öyle öğrendiğimiz için, "zaten hep öyle olduğu için" yaptığımız...

Yağmur yağdığında bir sığınak bulup yağmurun dinmesini beklemek de bunlardan biri... Yıllarca, özellikle öğrencilik yıllarımda uzun otobüs - minibüs yolculukları ve yokuş yukarı yürüyüşlerle okuluma/ evime ulaştığım için en büyük özlemlerimden biriydi, yağmurda kaçmadan, ıslanarak ve bunun keyfini alarak yürümek... Ama ne mümkün... Islanırsanız nerede kuruyacaksınız, ya arkasından sert bir rüzgar da başlarsa, donup üşütmek, hasta olmak gibi bir "lüksümüz" mü var ki? Hiç yağmur yağmasın isterdik onun için... Hele o sucuk gibi ıslandıktan sonra rutubet kokusundan dumanı tüten otobüslerde yolculuk etmek, saçından sular damlarken... Rezalet... Günümüzün kliması had safhada çalışan güneşli günlerde bile adamı donduran otobüslerinden değildiler en azından, buna da şükür :)

Hep özendim yağmur altında rahatça yürümeye de, bir defa olsun bir hafta sonu evde otururken "yağmur başladı" diye sevinip giyinip yürüyüşe de çıkmadım... Nasıl bir özenme ise bu?

Yoksa sudan korkuyor muydum aslında? Hani evleri su basması, sel alması falan mıydı acaba bu ıslanma korkusunun altında yatan? Oturduğumuz evlerden biri zemin kattı ve sokakta, tam önündeki gider tıkandığı için sürekli yağmur yağdı mı evi su basardı. Babam gece gece sokağa çıkıp elini mazgaldan sokup giderin içini temizlemek zorunda kalırdı annem kapıların altını havlular ile sağlamlaştırmaya çalışırken...

Sonra çiftçilik yıllarımız başladı... O zaman anladım tabii yağmurun değerini... İlkbahar yağmurları ile doğanın yemyeşil uyanışı, sonbahar yağmurları ile zeytinlerin dolgunlaşması yaşama sevincimi perçinledi... Suyun bolluk demek olduğunu anladım bir yandan... Bu arada evimiz köy eviydi ve yağmur yağdığında çatısı akıyordu... Gece yağmur başladığında kalkıp kovalar koyuyorduk yerlere, ama çok keyif alıyordum bu durumdan... Çok eğlenceli geliyordu bana gece su damlası kovalamacaları...

Yine de su ile tam barışamadığım bir şeyler vardı ki hala, şimdi balkonumdaki lambadan damlıyor su çok yağmur yağdığında, iş yerimde boru patlamış duvarın içinde, tesisat yenilendi yakın zamanda... Anlamadığım ne var diye soruyorum kendime: "Kendi bolluğunu KABUL et." diyor bir yandan, bir yandan da "Kendi yıkıcılığını da KABUL et." Suyun iki yanı bir arada, tıpkı insanlar gibi...

Biri "yaşasın yağmur yağdı, ekinler coşacak" diye sevinirken, bir diğeri "eyvah, bu gece evimi sel basar mı?" diye endişeleniyor aynı anda...

Hem YAPICI hem de YIKICI, tıpkı benim gibi... Önemli olan benim bunu NASIL değerlendirdiğim, NASIL yönlendirdiğim ve NASIL yönettiğim...

Bu nedenle geçen akşam, iş çıkışı eve yürürken başlayan çılgın yağmur çılgınlığını taşıdı bana... Herkes kafasını sokacak bir sığınak bulup beklerken, ben gülümseyerek yürüdüm yağmurun altında, şemsiyem bile yoktu üstelik... Yağmur şiddetini arttırdıkça benim gülümsemem arttı, insanlar bana bakıp şaşırdıkça arttı... Eve donuma kadar ıslanmış ama çok mutlu bir halde ulaştım. HAMD olsun...

22 Mayıs 2014 Perşembe

Rekabet, iş yaşamı, işverenlik hakkında


Profesyonel yıllarım boyunca kendi "çalışan/ işçi" olma hallerimi masaya yatırdım, uzun uzun inceledim, derslerimi çalıştım... Zaman geçti, bu hayattan uzaklaşma fırsatı buldum, bir süre serbest çalıştım, 2 yıldır ise artık kendi iş yerimde çalışıyorum...

Ancak 2 yıl sonra bir nefes egzersizi sırasında fark ettim ki, ben artık bir İŞVEREN'im... Yani geçmişte KAPİTALİZM ile ilgili söylemiş olduğum her söz artık bana geri dönüyor...

Tabii ki, kendi çalışma şartlarım ile sağladığım şartlar bir değil. Ayrıca uzaktan ahkam kestiğim konuların iç yüzünü gördüğümde kazın ayağının öyle olmadığını anlamış oluyorum.

Yine de anladım ki bir yandan, henüz iş yaşamı ile ilgili derslerim bitmemiş. Bu içgörü'de katkılarından dolayı sevgili Zeynep Alan Sevil Güven'e, yani Sevil Abla'ma da candan teşekkür ediyorum...

Bugün sordum mesela kendime:

- Ben çalışanken kendime ne gibi sınırlar getiriyordum? Neden kendimi KÖLE gibi hissediyordum? Bu kısıtlamalar gerekli miydi? Ne kadarı işçi-işveren ilişkisinden kaynaklanıyordu? Ne kadarını ben kendim "uydurmuş"tum?
- Hızlı ve kısa çalıştığım zaman gerçekten işin gereğini tam olarak yerine getiriyor muydum? Aynı işi yavaş ve uzun uzun yapsaydım yerine gelmiş olacak mıydı? Yani aslında işe yüreğimi vererek yapıyor muydum? NEDEN?
- Kendi çalışanlarımdan, kendimin yapabileceğim halde yapmak istemediğim neleri yapmalarını istiyorum? Neden bu işleri yapabileceğim halde yapmamayı seçiyorum?
- Bir işi yüreğimle yapmak için gereken nedir? "Para kazanmak için çalışmak" kavramı hayatımızdan çıktığında çalışmak nasıl bir şey olur?

En kolayından başladım cevaplamaya, uzun süredir "Para kazanmak için çalışmak" yok hayatımda... Bu nedenle de sanki PARA ile ilgili konularımın bittiğini varsaymıştım. Biliyorum ki, evren bana istediğim zaman istediğim kadar parayı verir, çünkü evrende her şey BOL.

Artık para için çalışmaya ihtiyacım kalmadığında, ilk tepkim bundan sonra hiç çalışmayacağımı düşünmek olmuştu, oysa ki zaman içinde anladım ki, çalışmak farklı motivasyonlarla da yapılabiliyor, çok da keyif alınıyor bu durumda... Böyle olunca para da kendiliğinden geliyor...

Diğer soruları çalışmam lazım, buradan yazmayacağım... :)

Bir de işin rekabet kısmı var... Hayatım boyunca rakip ile düşman birbirine çok yakın kelimelerdi benim için... Çalıştığım firmanın rakibi ile tüketici olarak bir iş yapmak -abartmıyorum - ahlaksızlık gibi gelirdi, sanki çalıştığım firmaya ihanet ediyormuşum gibi...

Oysa ki BOLLUK bilincini anlamaya başladığımda fark ettim ki, evrende HER ŞEY bol olduğuna göre müşteri de BOL, bu durumda hepimiz için kazanç mümkün... Böylece RAKİP kelimesi de birden anlamını yitirdi kalbimde...

Yaşadıkça çalışıyoruz, çalıştıkça gelişiyoruz... Hayat sürüyor... Ne GÜZEL...

7 Ocak 2014 Salı

Saygı ve tahammül

"İnsanoğlu yaradılışı gereği unutkandır." şeklinde naçizane bir tespit ile başlamak istiyorum yazıya... "Unutkan mı," diye başlayan pek çok antitez geliştirilebilir, tahmin ediyorum...

Oysa ki, hayatımızda bizi en çok etkileyen sorunlar genel olarak güncel sorunlardır, mesela... Birini çok dertli görüyorsanız, "neyin var, anlat" dediğinizde, size bundan 12 yıl önce olan bir olayı anlatmaz genellikle... Güncel sorunları ile ilgilidir, onlar geçmişte yaşadıklarından çok daha hafif bile olsa ŞİMDİnin ağırlığı vardır ne de olsa üstlerinde...

"En yakın arkadaşınız kim?" diye sorsam mesela... Güncel olarak daha sık iletişim içinde olabildikleriniz 3 yıldır görüşmediklerinize göre daha "yakın" gelecektir size... Oysa ki, kimbilir, 3 yıldır görüşmediğiniz o arkadaşınız ile paylaştığınız ANların değeri, şimdikilerden çok daha derin olabilir...

İnsanoğlu, unutkan olmakla birlikte çok çabuk da içine alır, benimser, hatta sahiplenir... 2-3 ay içinde bir insan hayatınızdaki "EN" önemli insan olabilir mesela... Sonraki 3 ay içinde de iletişiminiz tamamen kesilebilir, rüzgar değişebilir, sizin için hergün görseniz de YOK olabilir bir anda...

Akış süreci içinde önemli olan ANı yaşamak ve An geçtiğinde bırakabilmektir... Geçmişte veya gelecekte yaşamak yerine ANda olmak akışı kolaylaştırır.

İşte tam da bu yanılgı üzerine konuşmak istiyorum aslında... ANda yaşamak ile şimdi olanın İLLUZYONuna gereğinden fazla önem atfetmek arasında çok fark var.

Günün telaşı, tasası, kısa sevinç ve kederleri yaşamak değildir ANda kalabilmek. O tamamen unuttuğumuzu düşündüğümüz (kendimle çelişiyorum evet, yazının başında yazdıklarımla yani, ama fikri vermek için bu kurgu gerekiyordu sanırım) alt satırların bizi etkilemesine izin vermemektir. 3 aydır tanıdığım ve şu anda hayatımdaki en "ÖNEMLİ" insan olan kişinin TIPKI geçmiştekiler gibi güvenilmez, satıcı, şımarık, özensiz, önemsemez vb. olduğunu düşünmeden yaşamaktır.

Geçenlerde yolun ortasında durmuş yolcu indiren bir araba ile tıkanan trafikte arkadan korna çalan ve rahatsızlıklarını dile getiren insanların oluşturduğu bir sahne ile karşılaştım... Günlük hayatımızda karşılaştığımız tüm sorunların bir özeti gibiydi. Öndekinde saygı eksikti, arkadakilerde tahammül...

SAYGI ve TAHAMMÜL

İkisinin bir arada bulunmadığı noktalarda Sevgi ve Hoşgörü'de nadir görülüyor demeliyim... İnsan önce kendisini sevmeli ve saygı duymalı, KABUL... Ancak bu kendini geri kalan herkesten daha üstün HAKlarla donatmak anlamına gelmiyor ki... Tıpkı sevginin hoşgörüyü doğurması gibi saygının da tahammülü doğurması kaçınılmaz... Hangisi önce başlar bilemem...  Birinden başlamak lazım... Ama sindirerek... Dişini sıkarak tahammül olmaz... Kendini riske atıp sinir olarak saygının olmayacağı gibi...

Buraya kadar geldik ya... Bir adım daha...

4 Aralık 2013 Çarşamba

inkar, ikna, nefis

"Kendini inkar etmek" dedi, "yasaklar, haramlar, günahlar ve bir sürü kavram kargaşası ile yaşamaktır..."

"Kendini inkar etmek, bilerek yaptığımız bir şey olsaydı, kendini inkar eden, kendini en çok tanıyan olurdu", diye düşündüm bunun üzerine... Oysa aslında kendimizi inkar etmemiz, kendimizi hiç dinlemememizden kaynaklanıyor. Dinlesek, bilirdik, meleğin de şeytanın da içimizde olduğunu... Seslerini duyardık çünkü...

Demiş ki Yaradan, "madem içini dinlemeyeceksin, aynaya bak bari." Bakıyorum, dışarıda karmaşa varsa hala, içimde de karmaşa olduğundandır.

"Asıl kaçınılması gereken, dışarda karmaşa olmadığını sandığımız sahte huzur zamanları" demek istedim, yerim dar geldi... Buradan düşüneyim, buradan söyleyeyim dedim...

Adım adım ilerlerken düşülen tuzaklardan biri bastırma... Bakmayarak görmeme, görmeyerek yok sayma...

Yine de bir adım daha atabilmek için bu noktadan da geçmek gerekiyorsa, ne mutlu orada olana. Yeter ki, sorgulamaya devam etsin... Şarkıdaki gibi "bir tatlı huzur" alıp devam etsin küreğe asılmaya...

Aslında "yasaklar, haramlar, günahlar ve bir sürü kavram kargaşası ile" yaşıyorsam, biliyorum ki huzurda değilim... ve tam da burada çelişki işte.

Artık huzuru aramıyorum, çünkü yolcuyum... Yolun sonunda karşıma ne çıkacağını düşünmeden, beklemeden yürüme aşamasındayım. Beklentim oldukça, sahte duraklarım olacak çünkü... Yaşıyorsam, yanılacağım, yanılıyorsam yaşıyorum... Önemli olan bir adım daha atabilmek, o cesareti ve sebatı gösterebilmek...

Boşalmadan dolamazsam, beklenti kuyumu da boşaltacağım demektir... Ne aradığımı bilmeden yürüyeceğim, nereye varacağımı düşünmeyeceğim demektir... Asıl şeytanım şu ANda burada sanki, beklentilerde...

Beklentilerimi her bir adımda bıraktıkça daha çok şaşırıyorum, ne mutlu bana...

Sevgidir önemli olan, yoldur önemli olan... Ne aşığın, ne maşukun, ne de yolcunun tek başına bir önemi yoktur. Yolun varış olduğunu bilmektir, yol olmaktır... İster yanarak gideriz, ister donarak... OL-AN herşeyin AN'da OLup bitmesidir ÖMÜR.

4 Ekim 2013 Cuma

Kıskançlık, Nazar ve Diğer Ölümcül Şeyler

Pek çok duygumuzu bastırmayı çocukluk çağında öğreniyoruz, diye düşünüyorum. İnsani duyguların pek çoğu ayıp, günah ya da yasak sayılıyor yetiştirilirken. Bunlardan biri de kıskançlık... Yaşanması ayıp olan, bu nedenle en derinlere sürülen bir duygu... Kardeşler arasında ya da okul çağında arkadaşlar arasındaki kıskançlık... En doğal duygulardan biri oysa ki...

Bir yandan kıskançlığın ne kadar "kötü" bir şey olduğunu öğrenirken, diğer yandan başımıza gelen türlü türlü kötü şeyin arkasında da "nazar"ın varlığı çıkıyor karşımıza... Yani hem biz yaptığımızda/ hissettiğimizde çok ayıp hem de etrafımız bunu yapanlarla sarılı... Ne yaman çelişki... Yerli yersiz başımıza gelen herşey için de nazarı suçlamayı öğreniyoruz böylece...

Kıskanma duygumuza gem vuramıyorsak eğer, yeni kelimeler icat ediyoruz maskelemek için, gıpta ediyoruz mesela... Özünde ne fark varsa? Sonra kendi kötücüllüğümüzden korumak için başkalarını "Maşallah"lar ekliyoruz sözlerimizin sonuna...

Bu gece kıskançlığım ile barıştım ben. Onu KABUL ettim öncelikle... Daha önce de dönüştürdüğüm bazı kıskançlık sahnelerim olmuştu, ama altında yatan "kıskanmak kötüdür." kaydı aynen duruyordu. İnsanın içinde olan, doğuştan olan bir şey nasıl kötü olabilir? Herkes birbirini kıskanıyorsa, herkesin kötü olduğu bir dünyada nasıl yaşanabilir? Kimseyi kıskanmamak için kendini nereye koymalı ki insan? Taa tepeye mi? En derinlere mi? Hangisi daha sağlıklı ki?

Nazara inanmam ben. Nazar sandığın "iyiliğin" seni esiri ettiğine inanırım... Bana ne için nazar değeceğine inanıyorsam, onun altına bakmam lazım sanırım... Başarı mı? Sağlık mı? Eş ve çocuklar mı? Onlarsız ne yaparım? Bu başka bir konu...

Ben kendime kıskanç olma izni veriyorum. Ben kendimde başkalarında olan bazı şeylerin olmadığını düşünme izni veriyorum kendime... Ve sonra da bu hissi serbest bırakıyorum. Artık bastırmayı bırakıyorum, çünkü bu hisse artık ihtiyacım kalmadı... Neysem O'yum... Bunu saklamaya ihtiyacım yok...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...