18 Kasım 2009 Çarşamba

bolluk bereket

Kaç gündür yazacağım, konu aklımda. Ancak bir türlü toparlayamıyorum kelimeleri. Kendimle çeliştiğimden belki de...
İçimdeki yolculuk çalışmalarına başladığım ilk günlerde, bolluk ve bereket tekrarlarını yapmıştım bir süre:
  • Ben kendimi evrenin bolluk ve bereketine açıyorum.
  • Ben bol para kazanmayı hakediyorum.
  • Ben çok paraya layığım.
  • Ben evrenin bana sunduklarını sevgi ile kabul ediyorum.
Ne kadar çok takılıyordum bu cümleleri tekrarlarken. Hatta şaşırdım kendi kendime. "Evet yaaa, ben bu dürüstlükle, bu kadar çok çalışırken, tabii ki çok para kazanmayı hakediyorum". Her ne kadar içimi % 100 inandıramasam da o dönemde önümdeki tıkanıklıkları açtı bu tekrarlar.
Kendimi layık görmediğim pek çok şeyden biri de bol para. Ne enteresan... Söze gelince mangalda kül bırakmayız ama.
Her neyse. Para konusuna geri dönelim.
Para bir akıştır. Gelir ve gider. Akmasına müsaade etmek gerek. Ne çok hızlı, ne de çok yavaş. Kendi ritmini bulmalı. Bunun yolu ise parayı "kendiniz için" harcamak. Bunun anlamı hep kendinize birşeyler almak değil. Aldığınız şeyi bir korkunuzu tatmin etmek için değil de gerçekten yürekten istediğiniz için almak. Diyelim bir çanta gördüm ve beğendim. Sormalıyım kendime. "Ben bu çantayı neden istiyorum?" 100 insan için 100 farklı cevap olabilir.
  • Daha şık görünmek (beğenilmeme korkusu?)
  • Kendimi daha iyi hissediyorum (değersizlik korkusu, eşya ile değerli olma)
  • Başka çantam yok, diğeri eskidi (muhtaç olma korkusu)
Ya da şöyle soralım. O çantayı taktığımda kendimi nasıl hissedeceğim.
  • Güvende
  • Çekici
  • Sağlam (güçlü)
Nasıl da dökülüyor korkular ortaya.
Bir de başkalarına aldığımız şeylere göz atalım. En çok kimin için alışveriş yapıyorsunuz? Ben oğlum için. Onun böyle bir talebi var mı? Genellikle yok. Aldığım şeyler onu mutlu ediyor mu? Nadiren, genel olrak nötr kalıyor. Peki neden durmadan ona birşeyler alıyorum?
  • Giyecek birşeyi kalmadı (emin misin? :P )
  • Okula gidiyor, üzerinde temiz birşeyler olsun. (yargılanma korkusu)
  • Oyuncakları azaldı (direkt sevilmeme korkusu, oyuncak alırsam beni daha çok sever)
Kendimi sorgulamalarım dur-kalk yöntemi ile olduğu için sanırım, oğluma alışverişlerim de bu şekilde devam ediyor. İşin komik yanı nakit akışımız da aynı durumda.
Her ne olursa olsun, şunu biliyorum ki, harcadığınızdan asla pişman olmayın. Herkes kendi rızkını yer. Demek ki sizin harcadığınız o para da birinin hakkıymış. Şu da belli ki, rejim yapmalıyım diyerek kilo verilmediği gibi para biriktirmeliyim diyerek de zengin olunmuyor.
Para gelecek kaygısının hemen yanıbaşında yer alıyor. Parasız kalma korkusu gelecek kaygısını derhal arttırıyor. Bu nedenle para harcamak da anı yaşamak kadar ince bir çizgide... Anlatması zor, anlaması da... Öncelikle korkmamak lazım. :)
Ben evrenin bana gönderdiklerinden korkmuyorum.
Ben evrenin bolluk ve bereketine kucak açıyorum.
Ben hak ettiğim bolluk ve bereketi sevgiyle kabul ediyorum, çünkü ben rahat yaşamaya layığım.

12 Kasım 2009 Perşembe

kalıpları değiştirmek

Ne dediğinize dikkat edin... Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun demek istemiyorum, çünkü maalesef kulağımız zaten duyuyor ve kaydediyor. Mesele ağzımızdan çıkmadan farketmek...
Tüm bunları pot kırmaktan kaçının anlamında söylemiyorum... Kendi kalıplarınıza dikkat edin diyorum.

Farkettim ki, ben isteklerimi bile "...mem lazım" kalıbı ile anlatıyorum...
  • Buraları eşime göstermem lazım.
  • Oğluma güzel bir şemsiye almam lazım.
  • Annemi aramam lazım.
Mecburiyetlerle dolu bir dünya, isteklere yer yok sanki. Oysa bu cümleler aslında istek belirtmek için söyleniyor. Bunun yerine şöyle dense ne kadar güzel olurdu:
  • Buraları eşime de göstermek istiyorum
  • Oğluma güzel bir şemsiye alsam ne güzel olur.
  • Annemi çok özledim.
Yumuşacık. BEN dolu, BİZ dolu, SEVGİ dolu...

çalışma konusu: gelecek kaygısı

Karar vermekte çok zorlandığınız bir konuyu düşünün.
  • Neden zorlanıyorsunuz?
  • Yanlış karar verirseniz neler olabilir?
  • Bunlar sizi nasıl etkiler? Neden?
Üzerimizde endişe yaratan konular genellikle bizim atfettiğimiz öneme ve de o anki ruh durumumuza bağlı. Çok güzel geçirdiğimiz bir an'ı berbat etmek de elimizde, o an'ın verdiği huzurla gelecek kaygısını azaltmamız da...

Gelecek kaygısı

Aslında hepimizin içini yiyip bitiren bir duygu "gelecek kaygısı". Düşünsenize hayatımızdan gelecek kaygısını çıkartsaydık, kim bilir şimdi yapmaya cesaret edemediğimiz neler yapardık?
Soruyu bu şekilde sorduğumda kendimi birden elim kolum bağlı felç olmuş gibi hissettim. Beni yapmak istediklerimden alıkoyan nedir? "Ya yarın bugünden daha kötü bir duruma düşersem" korkusu... "Ya pişman olursam bugün yaptıklarım/ yapmadıklarım yüzünden" kaygısı.
Bu korku verdiğimiz her kararı o kadar ağırlaştırıyor ki... Sanki her an'ı kaçırıyoruz. Sanki her günümüz bir öncekinin kaybı ile yaşanıyor.
Ben artık hayatta yapmak istediği pek çok şeyi gerçekleştirmiş biri olarak yüzeyde çok fazla gelecek kaygısı duymadığımı düşünüyorum. Ama bu, kaygımı bitirmiş değil. Sadece yön değiştirdi. Şimdilerde oğlumla ilgili verdiğim kararları ağırlaştırmakla meşgulüm. Sanki onun hangi anaokuluna devam ettiği 35 yaşına geldiğinde hayatta istediği yerde olması ile birebir ilişkili, hatta sanki tek değişken bu. Aman Allah'ım ağırlığa bak. Hep ikilemler, hep şüpheler...
Gelecek kaygısı bize akışı unutturan en önemli etkenlerden biri. Oysa ki zaten hep seçtiğimiz hayatı yaşıyoruz. Geleceğin ağırlığını bugünden kaldırabilsek anımız ne kadar da hafifler oysa.
Ben bugünde yaşamayı seçiyorum.
Ben AN'da güvendeyim.
Ben kendimi gelecekle ilgili düşüncelerin ağırlığından azat ettim.

Boyun tutulması 2

Nihayet fırsat buldum... Louise Hay kitaplarından baktım. Aynen alıntılıyorum...

"Kararından dönmez, boyun eğmez bir inatçılık"

Olumlaması: Başka bakış açılarını da görmez yararlı ve güvenlidir.

"Soruna bir başka açıdan bakmayı reddetmek, esnek olmamak."

Olumlaması: Kolaylıkla ve esneklikle konuyu her açıdan görebiliyorum.
Bir şeyi yapmanın ve görmenin birçok yolu var.

Benim bir süredir boynum tutulmuyor :)

31 Ekim 2009 Cumartesi

Boyun tutulması

Çevrenizde sık tekrarlanan, başınıza sık gelen olayların altında bir "Hayır", bir bit yeniği vardır mutlaka. Benim de bu aralar başımda boyun tutulması. Bu gibi durumlarda her zaman başvurduğum Louise L. Hay'in kitabı maalesef yanımda değil. Üstbenime soruyorum, o da bu aralar pek açık konuşmuyor benimle. Ben de yazmaya, yazarak açılmaya karar verdim.

Boyun tutulması, ne ola ki? Yüreğim, yardımcı ol bana, bulalım çalışma konumuzu. Bir defa boyun, bedenimizi yönetir aslında. Başımızı ne yana çevireceğimize o karar verir. Bu durumda birinci soru:
  • Nereye bakmak istemiyorum?

Aynı zamanda esnek bir organdır, pek çok yöne çevrilebilir, pek çok hareket yapabilir, tutulma da bu hareket kabiliyetinin sınırlanmasıdır.

  • Ben hangi konuda esnek değilim?
  • Neden hareket kabiliyetim sınırlanmış gibi hissediyorum? Ya da
  • hareket kabiliyetimin sınırlanması bana ne kazandıracak? Neden kaçıyorum? (Bu soru da aslında ilk soru ile birleşiyor)

Bir başka boyut da bu sorunla ilk ne zaman, hangi durumda karşılaştığım olabilir? Benim ilk ne zaman boynum tutuldu? Şimdi hangi anım tekrar ediyor ya da benzeşen ne yaşadım?

Aklıma ortaokul yıllarım, hatta beden eğitimi dersleri geliyor. O zaman sanırım o derslerden kaçmaya çalışmışım bu tutulmalarla. Ne hoş bir ipucu. Tekrar eden döngüyü buldum. Son 15 gündür sabahları Pilates yapmaya başladım. Çok güzel.

Peki şimdi ne yapacağım? İlk önce, ortaokul yıllarındaki anıların temizlenmesi gerekiyor. O zaman yaşamış olan kıza, onun bir oyun olduğu ve onun ve beden eğitimi öğretmeninin rolünü çok iyi oynadığı açıklanmalı. Bedensel sınırların başarısızlık olmadığı anlatılmalı. Bu öğreti için şükredilmeli. Sonra şimdiye gitmeli, aynı konularda şahsım ikna edilmeli... :)

Pilates, esneklik, tutulma... Ne güzel bir sembolizm... Teşekkürler...

22 Ekim 2009 Perşembe

Güleryüz ve sadakat

Bazı meslekler vardır, müşterileri müdavim olurlar. Kuaförler mesela. Genel olarak birini seversiniz ve hep orada yaptırırsınız saçlarınızı, ya da restaurantların bazıları, cafeler... Sürekli gidersiniz ve sizi tanırlar, yalnız gitseniz eşinizi çocuklarınızı sorarlar. Bu tanıdıklık sizi o mekana bağlar bir yandan da...
Bir de bunun tam tersi vardır. Devamda kusur (!) edersiniz bazen. Aylarca uğramazsınız, ya da aldatırsınız bu yeri (kişiyi) tabir caizse. Saçınızı başka bir kuaföre kestirirsiniz bir defalığına...
Sonra işte o yüzleşme anı çatar. Aylardır uğramadığınız cafeye gidersiniz, ya da kuaförünüze tekrar.
Ayrım benim için işte tam o anda başlar. Kimi yerler vardır, hiç ayrılmamışsınız gibi karşılar sizi. Sanki dün çıkmışsınızdır o dükkandan. Aynı mutluluk verici tanıdıklık hissi, sıcak bir geridönüş sarmalar sizi.
Bazen de buz gibi bir sitem... "Saçını da başka yerde kestirmişsin, berbat olmuş." şeklinde çamur atmalarla bile karşılaşılır zaman zaman.
İşte kimi zaman sadece bu yüzleşme anından kaçmak için bile gitmek istemezsiniz aşina olduğunuz o dükkana bir daha, o cafenin önünden bile geçmek istemezsiniz.
Çok tanıdık hisler değil mi?
Ticari hayatta güleryüz ve sıcaklık esastır, hele de böyle entim ilişkileri olan işlerde.
Ama özel hayatımızda da farklı değil aslında.
Yakınlarınızı, dostlarınızı kimi zaman aylarca aramazsınız, bir türlü denk gelmez. Sonra bir gün aradığınızda, aynı sıcaklığı, dostluğu seslerinde duymak ne güzeldir...
Sanki hiç ayrılmamış, daha dün konuşmuşsunuz gibi, kaldığınız yerden...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...