12 Haziran 2013 Çarşamba

Artık hiçbir şey gizli kalmayacak...

Bu sözü yıllar önce ilk defa Nil Hanım'ın bir seminerinde ondan duymuştum: "Artık, geldiğimiz yeni çağda, hiçbir şey gizli kalmayacak." tarzında bir cümle sarf etmişti kendisi... Duyduğumda çok şaşırdığımı ve hafif de tepki verdiğimi hatırlıyorum biraz da alayla...

"Hani telepati mi gelişecek ne olacak da hiçbir şey gizli kalmayacak, nasıl olacakmış bu. Ben söylemezsem, benim dediğimi, yaptığımı, düşündüğümü kim bilebilir?" diye düşündüğümü bugünkü gibi hatırlıyorum. Geçen zaman içinde ise çeşitli internet uygulamaları hayatımıza girdikçe bu sözü daha sık anımsar oldum... Bloglar, Facebook, Twitter, Instagram, Foursquare derken, an be an, fark ettim ki, gerçekten artık hiçbir şey gizli kalmıyor, kalamıyor, üstelik bunlar karşımızdakinin mahareti ile açığa çıkartılan, dedektiflik marifeti falan da değil... Kendi elimizle, kendi cep telefonumuzdan/ bilgisayarımızdan, kendi fotoğraflarımızla anlatıyoruz zaten her şeyi... Neredeyiz, kiminleyiz, ne yiyoruz, ne düşünüyoruz...

Son dönemde yaşanan olaylar da bize bunu bir defa daha net bir şekilde gösterdi. Neyi gizlemeye çalışırsanız çalışın, bir yerinden patlak veriyor, kendini gösteriveriyor... Yalan ister istemez koskocaman gözümüze batıyor ve tabii, bir süre sonra artık fayda etmediği anlaşılarak hayatımızdan çıkacak... Kendi elimizle...

8 Haziran 2013 Cumartesi

Şaşırma Dönemi...

Bir önceki yazımı yazdığım 25 Mayıs'tan beri çok şeyler oldu Türkiye'de... İnanılmaz olaylar yaşandı, inanılmaz insanlar gördük... Anladım ki, ben hiçbir şey bilmesem de akışta kalabildiğim sürece evren beni hazırlıyor gelene...

Olanlardan sonra kendi yazdıklarımı okuyunca en başta kendim olmak üzere her şeye çok şaşırdım... Evren ne kadar hızlı çalışıyor artık, akıl almıyor...

Yaşadıklarımı, gördüklerimi, okuduklarımı sindirip kendi çıkarımlarımı yapmak, kişisel gelişimimin BİR olma yolunda attığı adımları toparlamak istiyorum, ancak henüz yaşananlar kelimelere dökülebilecek idrak noktasına ulaşmadı bende...

Ancak anladığım;
* Öğreneceğim (ve tabii şaşıracağım) daha çok şey var...
* İnsanlara kendimi anlatmaya çalışmaktan çok anlamaya çalışmak işin anahtarı
* Fikirler ve hisler bazında konuşuyorum: Karşı olduklarım değil yanında durduklarım beni aydınlığa çıkartacak, yani savaşa karşı olmak değil, barıştan yana olmak önemli olan mesela...
* Özgür irade, özgür irade, özgür irade...
* Tüm bildiklerini unutmak insanın önünü açıyor...

Daha çok şaşıracağım sanırım bu yeni dönemimde, anladıkça buraya da yazacağım...

Dip: Bu arada sürekli takip ediyorum, akışta kalmama yardım ediyor:
https://www.facebook.com/derKidergi

Dip2: ''Hiçbir şeye şaşmamak, çok akıllı olmanın belirtisidir derler; bence aynı ölçüde ve aynı güçte ahmaklık belirtisidir de.'' Dostoyevski - İdiot (Budala)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Yaşamın hedefi...

Kaç hayat yaşadım ben bu hayatın içinde?

Çocukluğum ayrı bir hayattı, sonra lise dönemim, ev ve okul arasında iki ayrı karakteri olan, biri bastırılarak yükseltilmiş, diğeri yükseltilerek bastırılmış bir başka hayat...

Profesyonel dönem, kariyer hırsları, ayak oyunları, plaza tembellikleri ile hayatın çarkları içindeki hayat...

O sırada başladı hayatı sorgulama dönemi... Neredeyim? Ne yapıyorum ben? Amacım ne? soruları...

Orada aldığım karar ile bir başka dönem başladı... HUZUR'u arıyorum hayatta, evlilikte var oluşta HUZURu, iç huzurunu... Harıl harıl içe dönük çalışmalar dönemi, denge arayışı, iniş çıkışları azaltma dönemi aynı zamanda... Denge halinin iniş- çıkışlardan arınma olduğunu zannetme dönemi...

Geldik nihayetinde, huzura vardık, tadını da çıkarttık...

Ya sonra?

Heyecan dönemi mi demeli, KEYİF dönemi mi bilemedim şimdi.

Huzur bir edilgenlik hali, bir şey yapmama, gözlemleme hali... Keyif dönemi ise daha etkin bir dönemdi... Sevdiğini yap, sevdiğin sürece yap, sonra yola devam et...

Süper bir süreç KEYİF dönemi, iyi ki yaşamışım dediğim bir bilinç hali, AN'da durabilmeyi gerektiren, AN'da oldukça anlamlanan bir durum...

"Şimdi neredeyim?" diye soruyorum kendime ya da "ne yöne gidiyorum?" diye...

Artık ŞAŞIRMAK istiyorum... İki kere ikinin dört etmediğini bilerek şaşırmak. Fıkradaki adam gibi muz kabuğu görünce "eyvah, yine düşeceğim." dememek istiyorum. Daha önce muz kabuğuna bastığımda düştüğüm bilgisini unutmak istiyorum çünkü o dönem kapanıyor artık.

Yeni deneyimlerin dönemindeyiz...

Muz kabuğuna bastığımızda uçacağız belki artık, buna şans tanıma dönemindeyiz.

Tüm biriktirdiklerimi unuttuğum bir döneme girmek amacındayım, tüm deneyimlerimi geride bırakmak. Önyargıları, öğrenilmiş acizlikleri, canımın acıdığını, sevdiklerimi, sevmediklerimi, bildiklerimi unutmak...

ŞAŞIRMAK hayattaki yeni hedefim, her AN'da, her deneyimde, her insanda yeniden, yeniden ŞAŞIRMAK.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Sırtımda Taşıdıklarım...

Çok bilinen bir hikaye var, en azından benim yıllardır bildiğim, arada konuşurken lafı bağladığım ve çok sevdiğim...


İki Zen rahibi, yabani bitki toplamak için tapınaktan ayrılır. Rahipler bir yandan bitki toplayıp bir yandan ormanın içindeki bir köye yaklaşırlarken karşılarına bir kadın çıkar. Kadın, dağdan gelen kar suları ile gürül gürül akan nehirden karşıya geçecek bir yol bulmakta zorlanmaktadır.

Rahiplerden bir tanesi ilerler ve kadını sırtına alıp nehrin daha sığ olan bir yanından karşıya geçer. Kadını karşı kıyıda bıraktıktan sonra teşekkürlere yanıt verir ve yeniden nehrin diğer kıyısına, yabani bitki toplamaya döner.

Geriye döndüğünde diğer rahip kardeşi onaylamayan gözlerle kendisine bakıyordur. Ona hemen bir Budist tapınakta yaşamanın kurallarını anımsatır: Kadınlara dokunmak yasaktır. Dönüş yolu boyunca suratı asıktır.
Tapınağın kapısına geldiklerinde, kadını sırtında nehrin karşısına geçiren rahip durur ve kendini onaylamayan kardeşinin gözlerine bakarak şöyle der:

“Sevgili kardeşim, ben kadını nehrin karşı kıyısında bıraktım. Sen hala taşıyor musun?”
Dediğim gibi hikayeyi yıllardır hikaye gibi bilirim, başkalarına kendimce "ders vermek" için kullanırım da, nedense bugün hikaye tam da benimle konuştu...

Ne enteresanız insan olarak, bir şeyi vakti gelmeden anlamıyoruz işte, bilmek yeterli olmuyor... Onun için "Sen neye hazırsan o da senin için hazırdır." demiş ya Marc Victor Hanson... Hazır değilsen bilmek de duymak da bir işe yaramıyor... Ancak hazır olduğunda...

Bugün kafamda birileri ile kavga ederken ANladım işte...

Bugüne kadar sırtımda taşıdıklarım, hepinizden AF diliyorum. Sokaktaki adam, özellikle senden, beni kıskanan (ya da benim öyle yorumladığım) arkadaşım, elimi tutmayanlar, benim gibi OLmayanlar (al sana BİRLİK bilincinden uzak bir inanç daha), geçmişteki pişmanlıklar, gelecekteki keşkeler... Bugün bu ANda, hepinizi sırtımdan indirmeye niyet ediyorum... Hepinizi SEVİYORUM, çünkü biliyorum ki, sevmediğin şeyi değiştiremezsin... Hepinizi ÖZGÜR bırakıyorum... Bu yolda, yollarımız tekrar kesişebilir, paralel gidebilir ya da bir daha hiç karşıma çıkmayabilirsiniz... Her türlüsü için ne mutlu BİZE... Yolunuz açık olsun...


13 Mayıs 2013 Pazartesi

Kendimi Seviyorum

Gözlerim ufaktan sinyal verdi, "ben artık eskisi kadar net değilim hayata bakışında" diye...İğneye ipliği geçiremez oldum geceleri, bulutlanıyor sanki lambanın ışığında kitap sayfaları... Bir göz doktoru, ufak çaplı bir "dinlendirici" gözlük reçetesi elimde buldum kendimi...

"Alsam mı, yoksa hayata hafif flu bakmaya devam mı etsem" derken, içimdeki o gözlüğe özenen ufak kız çocuğu dürttü, "hadi bir gözlük de ben alayım" dedim...

Dedim, ama çerçeve seçiminde çok güldüm kendime... Meğer yüzümü o kadar severmişim ki, çerçeve yakıştıramadım yüzüme... Denediğim her çerçeve, bir şeyler eklerken yüz hatlarıma, "tamamlamadı" da fazla oldu sanki... Sonunda "yok gibi" bir çerçeve ile çıktım gözlükçüden... Anladım ki, ben yüzümü seviyorum...

Sonra (ya da biraz daha önce, emin değilim) şeytan dürttü, saçımı boyayıverdim siyaha bir gece... Evde vardı, canım istedi boyadım... Yıllarca saçını renkten renge sokan, sarıdan kızıla, oradan siyaha bir çırpıda geçiveren ben, KENDİ saçımı özler buldum kendimi... Yok gün saymak ya da beğenmemek değil de, "o değişikliğe gerek yoktu" gibi bir duygu... Bu istekle aktı tabii boya kısa sürede... Kendi rengime, sarılarıma, beyazlarıma, küllü kumralıma (biraz alaca da orijinal saç rengim) dönmeye başladı bile... Anladım ki, ben saçımı seviyorum...

Yaz geldi, şortlar, t-shirtler çıktı ortaya... keza bacaklar, kollar da birlikte... Örtülerin altından çıkınca parça parça, anladım ki, ben vücudumu seviyorum...

Yeni işim bana çok şey öğretti, ama en önemlisi hatalarımı affetmeyi öğretti. Bir hatanın dünyanın sonu değil, bir sonraki gün için bir kazanım olduğunu öğretti. "Yaptımsa ben yaptım, bir daha yapmam" demenin hafifliğini öğretti... Anladım ki, ben hatalarımı seviyorum...

Kendimi çok daha net ortaya koyabiliyorum. Bu BENim diyebiliyorum, daha rahat... Benim tarzım, benim hatam, benim görüşüm, benim duruşum, benim hayatım... Anladım ki, ben kendimi SEVİYORUM...

21 Nisan 2013 Pazar

Güven Meselesi...

Geçen hafta BBOM - İzmir tanıtım toplantılarından birine katıldım. Kendi adıma çok bilgilendim, derin derin düşünmek için konularım oldu...

Bu okulların temel aldığı 3 unsurdan biri ise bu yazıya adını verdi, uzun süredir evirip çeviriyorum kafamın ve yüreğimin içinde çünkü...

Önce o 3 temel unusuru belirteyim:
- Merak
- Yaparak/ yaşayarak öğrenme
- Güven

Tanıtım toplantısı bile başlı başına pek çok soruya neden oluyor ebeveynlerin kafasında, bunlardan en önemlisi ise "çocukların mecbur tutulmadıkça öğrenmeyecekleri" algısı...

Hani biz "bize değil, topluma güvenmeyen" bir neslin elinde büyüdük ya... İşte aynen bu konuyu döndürüyorum kafamda...

Yine geçenlerde Jou Jou'da "Çocuğum Yemek Yemiyor" semineri düzenlendi. Orada dinledik, daha da ufak bebeciklerin yaşama içgüdülerine güvenmemiz gerektiğini...

Konu çocuklarımız olunca hepten çığırından çıkıyor bu güven konusu anladım ki... Çocuklarımızın;

- Ne kadar yemek yiyeceklerine,
- Ne çeşit yemek yiyeceklerine,
- Ne zaman acıktıklarına karar veremeyeceklerini düşünyoruz, hatta daha da ileri gideyim, bundan eminiz.

Daha sonra oyuncak ve arkadaş seçimlerine geliyor sıra:
"Bak arkadaş, oyna."; "Sana ne güzel oyuncak getirmiş baban, yüzüne bile bakmadın." Herşeylerini onlar için yapıyor, seçiyor, alıyoruz... Kendi adımıza onlar için hayatı kolaylaştırmaya çalışıyoruz belki... Bizim yaşadığımız (ya da yaşayabileceğimiz) zorlukları yaşamalarını önlemek istiyoruz.

Bu arada öğrenme ne oluyor? Ya merak nereye gidiyor? Hani o kumandanın tuşlarını kurcalayan minik parmaklar, neden hiçbir şeyi merak etmez oluyorlar birden? Paytak paytak ilk adımlarını atarken yürümeye duyulan, öğrenmeye duyulan o ilgi hangi AN'da yitiriliyor tam olarak?

Mecburiyet mi sadece acaba engel olan?

Tekrar soruyorum kendime, neden güvenmiyorum? Çünkü hatırlamıyorum... Kendi çocukluğumu, kendi duygularımı, kendi merakımı hatırlamıyorum... Kendime güvendiğim o günleri, dünyayı değiştirecek enerji ve kudretimi hatırlamıyorum...

Kendime güvenmiyorum... Geçmişteki kendi seçimlerimi beğenmiyorum belki...

Oysa onlar tümü ile bana ait olan nadir şeylerden... Beni bugüne taşıyan AN'lardan...

Ben kendime güvenmeyi başlatarak topluma GÜVENmeyi de başlatıyorum, çünkü herkes BEN...

13 Nisan 2013 Cumartesi

Değişimin kendisi


"Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi siz olun..." demiş Mahatma Gandhi.

Yani demiş ki, eğer etrafınızda dürüst insanlar görmek istiyorsanız, önce kendinize dürüst olun, yani kendinizi bilin, tanıyın...

Yani bolluk ve bereket görmek istiyorsanız, önce üretin...

Savaş görmek istemiyorsanız, savaşmayı bırakın demiş mesela... Bu bana çok sevdiğim bir grafitiyi hatırlatır yıllar öncesinden: "Düşün ki, savaş çıkmış ve hiç kimse gitmemiş..." Oysa hepimiz bir mücadelenin içindeyiz gün boyu, "beğenmediğimiz" her şeyle savaş halindeyiz... Hastalıklarla savaş halindeyiz, haşerelerle savaş halindeyiz, çocuklarımızla savaş halindeyiz... Hatta kendi alışkanlıklarımızla savaş halindeyiz, sigarayla savaş, alkolle mücadele...

Örnek bir insan olmak için kendimizi zorlayalım anlamında bir yazı yazmaya çalışmıyorum... "Ne olduğumuzu bilebiliyor muyuz?" diye soruyorum...

Bugün dahil olduğum bir grupta "Annelikten ne öğrendik?" konuşuldu...

Kendime bakıyorum, ben neler öğrendim diye:

- Sabrımın sınırlarını öğrendim evet, cinnet geçirmeme nasıl ramak kaldığını biliyorum artık... İnsanlar sokak ortasında çocuklarına nasıl bağırabilirler anladım anne olunca...

- Koşulsuz sevgiyi bilmem ama "ya sevilmezsem" korkusunu öğrendim...

- İçimdeki "mal sahibini", diktatörü, "ben dedim oldu"cuyu tanıdım...

- Her ne karar verirsem vereyim “yanlış olacağını” bilmenin ağırlığını ve aynı zamanda hafifleticiliğini öğrendim... Kendi ebeveynlerimiz de en doğrusu için kafa patlatıp saysak roman olacak bir dolu yanlış yapmadılar mı bizi büyütürken ne de olsa?

Hadi artık kendimizi kandırmayı bırakalım, annelik yüce bir makam değil, ayaklarımın altında cennet falan da yok, boşuna aramayın...

Annelik dediğin biraz sorumluluk, biraz suçluluk duygusu, biraz görev bilinci, bol bol bağımlılık, bir tutam da pişmanlık…

Yok öyle koşulsuz sevmeler falan… Dürüst olun, siz annenize ne kadar kızıyorsanız, sizin çocuğunuz da en az o kadar kızacak size…

Kendi annelerimiz nasıl terliği fırlattıysa kafamıza, biz de o kadar istedik aynı terliği fırlatmayı çocuğumuzun kafasına, en doğal dürtü bu… Kızmak...

Değişimin kendisi olmak demek önce kendine karşı dürüst olmak demek, artık hayal dünyasından çıkmak, gerçekleri kucaklamak demek…

Sevmediğin şeyi değiştiremezsin. Önce kendini sevmek demek değişim, tam olduğun halinle sevmek, kucaklamak, KABUL etmek demek… Sonra da bırakmak demek… Akışına bırakmak…

Artık kızdığım zaman kendime kızma izni veriyorum, en büyük ilerlemem bu son zamanlarda… Ne çok yasak varmış içimde kızmakla ilgili:
  •         Aileme/ büyüklerime kızamam
  •         Sevdiklerime kızamam
  •         Müşterilere kızamam
  •         Basit konulara kızamam
  •         Fani şeylere kızamam…

Kızıyorum işte… Beni kızdıran her şey kızıyorum:
  •         Aptallıklara
  •         Mantıksız/ cevabı belli sorulara
  •         Küstahlığa
  •         Dikkatsizliğe
  •         Kendini her şeyin üstünde görenlere
  •         Bilmeden konuşanlara
  •         Parayla her şeyi satın aldığını sananlara
  •         Karşısındakini aptal sananlara

Kızıyorum. Ama beni kızdırmayan bir şey var ki, buna çok çok seviniyorum: “Artık kızdığım için kendime kızmıyorum.”

Yaşamadığım bir duygu bu işte… Tam olarak deneyimlenen her şey hayatımızdan çıkıp gidiyor… Bu gece hissediyorum içimde bir değişim var… Akıp giden bir şeyler var… Veda zamanı…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...