2 Ağustos 2010 Pazartesi

Sosyal hayvan

İnsanlar için sosyal hayvanlardır diye bir tanım var. İnsanın sosyalleşme ihtiyacından bahsediliyor yani. Diğer insanlarla olmak, onlar tarafından kabul edilmek, beğenilmek, sevilmek... Bu ihtiyacımızı karşılayabilmek için de insanlarla etkileşime giriyoruz haliyle.

İnsanlarla birlikteyken beni en çok öfkelendiren, ya da savunmaya geçiren konulara bakıyorum, genel olarak alanıma müdahale edilmesi ile alakalı. Mesela çocuğumla ilgileniş biçimim ya da eşime davranışlarım ya da evimin genel durumu ile ilgili yorumlar... Peki bu durumlar ne zaman oluşuyor? Genellikle sosyal durumlarda, birisi bir "sorununuza" tanık olduğunda örneğin...

Kızıyorum, çünkü sormadığım sorulara cevap veriyorlar. Kızıyorum, çünkü problem olmayan konulara çözüm üretiyorlar. Kızıyorum, çünkü şikayet etmediğim konularda "haklı taraf" olduğumu söylüyorlar.

Ben de diyorum ki, sorulmayan sorulara cevap vermesek?

İkinci bir konu daha var sosyal ortamlarla ilgili... O da yargılamalar... Her türlüsü... Yine alan müdahalesi... Bir kişinin herhangi bir zamanda, herhangi bir durum karşısında nasıl davrandığı sadece onu ilgilendirir, en fazla davranışa maruz kalanları bir de. "Ben olsaydım, öyle yapmazdım." bile bir yargılamadır sonuçta. Çünkü aynı insan, başka bir zamanda aynı durum karşısında farklı davranabilir, daha yaşlı olduğu için, daha çok vakti olduğu için, yanında başka biri olduğu için veya sadece o anda canı öyle istediği için... Bu durumda bütün "Ben olsaydım"lar değişir, çünkü ben olsaydım farklı bir durum olurdu :) Bu uzun ve karmaşık bir olasılık hikayesi, ama özetle, yargılamayı bırakıp "o öyle güzel" demeyi öğrenmemiz gerekiyor. Kendimize söylememize engel olamıyorsak bile, ağzımızdan çıkarken dikkat etsek de yargı cümlelerini çıkartsak hayatımızdan...

Yani diyorum ki, yargı cümlelerini kullanmasak?

Ne olur biliyor musunuz? Sanırım insanın hiç bir sosyal hali kalmaz... Peki o zaman insan kalır mıyız?

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Kelin merhemi

Blogumu okuyanlardan bazı tepkiler geliyor, tek tek söyleyemem, ama özünde "keşke senin geldiğin aşamaya gelebilsek" içeriğinde. Kendime bakıyorum, ben neredeyim diye. En kısa cevap: Daha yolun başındayım.

Sonra kendi feyz aldığım kişilere bakıyorum, onlara gıpta edişime zaman zaman. Ardından bir anda bir tepki veriyorlar, şaşırıyorum. O yükseklerde gördüğüm kişiler bir arpa boyu mesafede gibi geliyor bana.

Demek feyz aldığımız kişiler bizden ileride olmak zorunda değiller. Bazen sadece seçilen kelimeler vuruyor bizi, bazen anlatış biçimi, bazen konu.

Kelin merhemi olsa, kendi başına sürerdi demişler. Geçerli mi acaba bu söz tüm öğretmenler için? Katılmıyorum. Bir şeyi öğretebilmek için onu iyi anlamış olmak gerektiğine de katılmıyorum. Burada 2 husus var sanırım.
* Anlamaya çalışmak
* Öğrenmeye açık olmak
Bu hususlar öğrenen için olduğu kadar öğreten için de geçerli.

Demek isteyip de diyemediğim: öğrenmek isteyene herkes ve herşey öğretmen olabilir. Bu öğretmene bir üstünlük getirmez. Ancak kendine bakan ve kendini sorgulayan her zaman kendine öğretmendir.

Yine de son söz:
Beni takip etme, zaten ben de kayboldum :)

Çalışma:
Ben bilgiyi güç olarak kullanmayı bırakmaya niyet ettim.

Ait olma ihtiyacı

Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde insanın en temel 3. ihtiyacı olarak belirtilmiş ait olma ihtiyacı. Parti tutma, takım tutma, dernek üyelikleri vb. genel olarak bu ihtiyaçtan kaynaklanır, ya da bizim ülkemizde olduğu gibi "memleketlilik" mesela.

Bu temel ihtiyacı yakalayan kurum ve gruplar başarılı olabilirler. Günümüzün mecrası Facebook da bu temel ihtiyaca hizmet eden gruplar baskın olabiliyor. Mesela okul grupları ya da "İddia ediyorum ... konusunda destek veren 1.000.000 kişi bulabilirim." grupları ya da "... beğenenler..."

Hemen elimiz gidiveriyor, okuldaşlarımızla beraber (!) olmak için basıveriyoruz o tuşlara ya da semt komşularımızla... Ne geçiyor elimize? Buluşup 2 kelam ediyor muyuz? ya da bir destek veriyor muyuz belli bir davaya? Sadece bir tuşa basıyoruz işte... Odamızdan, güvenli ortamımızdan çıkmadan, popomuzu kaldırmadan "ait" oluveriyoruz.

Birlikten kuvvet doğar.

İşte, bir güç alma kaynağı daha...

Ben zaten tam olduğum halimle güçlüyüm.
Ben güçsüz olmasam da değerliyim.

"Ben bir grupla birlikte bütünüm" hissi de alıyorum bu aidiyetin altında.

Oysa ben tam olduğum halimle tam ve bütünüm.
Benim tam olmak için bir gruba ihtiyacım yok.
Ben zaten tamım.

Peki ya var olmak? Grup varsa ben de varım, grup ne kadar büyükse o kadar varım?

Ben her halimle varım.

Peki yok olmayı nereden biliyorum?

1 Haziran 2010 Salı

Sevgiyle kucaklamak

Çok sık söylenen bir laf vardır: "Paylaşıldıkça artan tek şey sevgidir." Kucaklamak, sevgiden doğan bir eylemdir. Çocuğumuzu sevgi ile kucaklarız, annemizi, eşimizi... Dostlarımızı sevgi ile kucaklarız...

Peki ya düşmanlarımızı? Onlara karşı ne yapmalıyız? Onlara taş mı atmalıyız? Nefret mi etmeliyiz? Öfke ile kalkmalı mıyız?

"Sana taş atana sen ekmek at." kimin sözü? Ya "biri siz bir tokat atarsa yüzünüzün diğer yanını çevirin" diyen kim?

Sizi seveni sevgi ile kucaklamak kolaydır. Zor olan "asla sevemeyeceğinizi düşündüğünüzü" kabul etmek, onu sevgi ile kucaklayabilmektir. Asıl erdem budur.

Bunun altında sabır vardır. Hayır ve Şer'in kaynağının BİR olduğunu bilmek vardır. Kabul vardır. Dışardaki kavganın, içimdeki kavganın aynası olduğunu bilmek vardır. Nefretle ancak nefretin besleneceğini bilmek vardır.
Çok zor, hem de çok zor, ama eminim ki, sevgi ancak sevgi ile çoğalır...

16 Mayıs 2010 Pazar

Gıdalara kızmak

Sevgili ZSG, gıdalar konusundan dem vurmaya başladı son zamanlarda... Eski, kaybolmaya yüz tutmuş adetlerimizden biri sofra duaları mesela... onun sözlerinden aktarmak gerekirse: "Yemeği yemeden önce dua etme alışkanlığını yitirdik. Hayvan kesme konusunda şeriatın anlattıklarını hiçe sayıyoruz. Kendimizi herşeyin önünde ve hatta üstünde görüyoruz, sonra da tartışıyoruz.Yemekten önce verilen nimetlere kendilerini bizim bedenimize katkıda bulunmak için feda eden tüm besin maddelerine teşekkür etmek, başka yollar biliyorsa enerjisini temizlemek gerçek bir çözümdür. Ben Ho'oponopono eğitimi'nden önce şöyle dua ediyordum: Yüce Yaratan soframızı bereketli kıldın. Bizlere bunca bolluk ve bereket sunduğun için hamt OL'sun. Sevgili besin maddeleri sizler de tekamülünüzün kalan kısmına bizim bedenimizde devam etmeyi seçtiniz. Sizlere sonsuz teşekkürler. Sevgili su zerrecikleri, soframıza geldiniz ve bizleri şifalandırıyorsunuz. Teşekkür ediyoruz, varlığınızı onurlandırıyoruz, dünyamıza gereğince ve kesintisizce gelmeye devam ettiğiniz için minnet duyuyoruz. İsteyen herkesin sofrası bereketli OL'sun, ve ÖYLE'dir, afiyet OL'sun. Çok işe yarıyordu."

Ben bunu çok mantıklı buldum ve yemek hazırlarken uygulamaya karar verdim. Ancak farkettim ki, hiç hatırlamıyorum bunu yapmayı, her defasında unutuyorum. Sordum neden olabilir diye, "onlara kızgın olabilirsin" demiş ZSG. Olabilir.

İçime sordum: "ben neden unutuyorum sofra duasını?" diye:
"Utanıyorsun" dedi, "eski fikirli görünmekten, tutucu algılanmaktan..."
Ben kendime tutucu algılanma izni veriyorum. Ben kendime yargılanma izni veriyorum.
Ben kimseye kendimi açıklamak zorunda olmadığımı kabul ediyorum.
- Peki gıdalara kızgın olabilir miyim?
- Kilo verme işini gıdalara fazla bağladın dedi.
Ben gıdaları "kilo aldırıcı materyaller" olarak görmeyi bırakıyorum.
Ben gıdaları besin maddeleri olarak kabul ediyorum. Onları görüyorum ve seviyorum. Gıdaların varlığına şükrediyorum, onları onurlandırıyorum. Ben her türlü gıdaya izinliyim. Yüksek titreşimli gıdaları içime almayı tercih ediyorum. Yediğim her türlü gıdayı sevgiyle kabul ediyorum. Ben şişman olmaya izinliyim, formda olmayı ve formda kalmayı tercih ediyorum.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Anneler günü

Bir anneler günü daha geçti. Benim 4. anneler günüm. Bu yazımın içinde "anneler kutsaldır." tarzında birşey bulamayacaksınız. Her anneler günümde düşünürüm, anneliğe yüklediğimiz yükleri. Şöyle bir tarayalım lügatımızı... Anneleri nasıl tanımlamışız yıllarca:
  • Anneler kutsaldır.
  • Anneler fedakardır.
  • Yemez yedirir.
  • Annenin gönlü geniştir.
  • Anneler en iyisini bilir.
  • Anneler herşeyi görür.
  • Anneler sabırlıdır.
Özetle anneler insan değildir, süper bir varlıktır. Eh, tabii, bir anne olarak çok da yalanlayamayacağım bunu, ama yine de üzerimize büyük bir yük aldığımız kesin. Her an tetikte olacaksın, çocuğunu herşeyden, ama özellikle de kendinden önde tutacaksın. Hele herşeyin en iyisini bileceksin... Aman Allah'ım... Ya bilemezsem, ya yanlış düşünüyorsam, ya sezgilerim beni yanıltıyorsa...
Ne büyük bir suçlanma korkusunu tetikliyor bu zihin modelleri...
Ben herşeyin en iyisini bilemeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her zaman herşeyi öngöremeyeceğimi kabul ediyorum.
Ben her durumda çocuğum da olsa en güzel hisleri hissedemeyebileceğimi kabul ediyorum.
Ben kutsal olmak yerine sıradan olmayı kabul ediyorum.

Annelik klişelerinin bir başka boyutu da tabii ki çocuğumuza yüklediklerimiz... Ben seni büyüttüm, yemedim yedirdim, geceleri başında nöbet bekledim... onun için bana borçlusun... Çocuk olarak çoğumuzun (özellikle de genç ergen yaşlarımızda) söylediğimiz de bu değil midir?
"Yapmasaydın..."

Herkes gibi oğlumun da kendi seçimlerini yapma özgürlüğü var. Bana rağmen. Ben ona bu izni vermeye niyet ediyorum. Daha doğrusu kendime oğlumun özgürlüklerini görme izni veriyorum.
Herkesin kendi seçimini yaşayacağını kabul ediyorum. Kendimi ve oğlumu annelik adı altında gizli yüklerden serbest bırakıyorum.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yaşamın Merkezi

Takıldı kafama? Yaşamımızın merkezinde ne var? Düşündüm taşındım, arkadaşlara danıştım. Halka açık mecralardan derin yanıtlar beklemiyorum tabii, ama en azından ideal'i yakalarım diye düşünmüştüm. Pek çok arkadaşım yaşamının merkezinde çekirdek ailesinin olduğunu ya da olması gerektiğini belirtmiş. Bir adım ileri gidenler, yaşamlarının merkezinde "Ben"in olması gerektiğini söylemişler... Tatmin olmadım.

Önce "yaşamın merkezi nedir?" onu tanımlamaya çalışalım. Hayatınızı yöneten, eylemlerinizin amacı, günlük düşünce enerjinizin büyük yüzdesini harcadığınız yerdir? Bilemiyorum doğru oldu mu bu tanımlama?

Hemen şu soru geliyor aklıma. Eğer yaşamımızın merkezinde çocuğumuz varsa, o birşey istediği zaman, önemli olmayan, ama onu mutlu edecek birşey, işi kırıp onun o isteğini yerine getiriyor muyuz? Ya da biz varsak merkezde, kendimize kaç defa canımız yataktan çıkmak istemediği için işe gitmeme izni veriyoruz mesela? Ya da bütün gün hiçbir şey yapmayıp sadece kitap okumak ya da maniküre gitmek?

"Ama sorumluluklarımız var." dediğinizi duyar gibiyim. "Acil bir durum olsa, tabii ki çocuğumun yanında olurum, ama öylesine birşey için..." falan... Öyle tabii... Ama neden? Neden işe gitmek daha gerekli?
- Çünkü para kazanmam lazım
- Çünkü çocuğumun geleceğini garanti altına almam lazım
- Çünkü para kazanmazsam aç kalırım
- Çünkü işe gitmezsem patrondan azar işitirim...

Evet, bir sürü "geçerli" nedenimiz var yaşamımızın merkezinde olduğunu iddia ettiğimiz çocuğumuzun/ ben'in yanında olmamak için... Peki aslında bu nedenler nedir?
KORKULARIMIZ... KORKULARIMIZ... KORKULARIMIZ...

Farkettim ki, benim yaşamımın merkezinde korkularım var. Beni onlar yönetiyor, hayatıma onlar şekil veriyor, görünürde "en çok istediklerimi" onlar engelliyor.

Peki korkularımı temizlersem yaşamımın merkezinde ne olacak?
SEVGİ ve AN sanırım... Sevgili Ayşe'nin öngördüğü gibi AN olacak yaşamımızın merkezinde...
Hadi hayır OL'sun.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...